Güneşin ısıtması ile bir manada enaniyeti bırakamamış zührenin üzerindeki katre, reşhaya dönüşür; çiçeğin üzerindeki damla buharlaşır.

Mevlana, “Hamdım, piştim, yandım” der. Hamdım, yani zühre halinde idim. Her şeyi kendimde zannediyordum. Hamlığımdaki enaniyet elbisesi, Allah’ın fıtratımda yarattığı güzelliklerin dışarı çıkmasına mâni oluyordu. Enaniyet elbisesini çıkarmamla birlikte fıtratın güzellikleri etrafa yayılmaya başladı. Her yeri güzel kokular sardı. Zührenin içinden çıkan katreye döndüm. Nihayet yandım, buharlaştım, artık bana dair hiçbir şey kalmamıştı. Görüldüğünde Allah’ı hatırlatan reşhaya döndüm. Güneş’in parlak bir aynası oldum.

Bediüzzaman Hazretleri zühre, katre ve reşha safhalarını enfes bir üslupla anlatır.[1] Bu konu, Risale-i Nurda Külli Kaideler eserinde şu şekilde şerh edilmiştir:

 

Cenab-ı Allah’a ulaşma veya yakınlık kazanmada üç grup ve üç yol vardır:

  1. Enaniyeti bırakmayan, eserlere dalan, dolayısıyla akıl, fikir ve istidlâl (delilden neticeye yürüme) yolunda yürüyen bilim ve tefekkür ehli, imanlı filozoflar ve bunların yolu
  2. Aklı da kullanmakla birlikte, nefsin arındırılması, ilim ve hikmet yolu ve bunu tercih eden ehli velâyet veya Tasavvuf
  3. İman, teslimiyet, fakr, kulluk ve kalbin tasfiyesini esas alan peygamberler ve peygamberlik yolu.

Bu üç yola ve yoldakilere, güneşle olan münasebetleri açısından zühre, katre ve reşha misal teşkil edebilir. Zühre, katre ve reşha ile temsil edilen Allah’a ulaşma ve O’nunla münasebet yollarında yolcuların istidat ve mizaçlarına göre yolcular, hattâ yolun mertebeleri sayısınca farklılıklar görülür.[2]

Zührenin üzerindeki katrenin reşha olma seyahatinin her safhası bize dersler verir. Reşha, yani çiğ tanelerinin milyarlarcası semaya yükselir ve bakmaya doyamadığımız o güzel bulutların yaratılmasında istihdam edilir.

Rabbimizin yarattığı her şeyin bir seyahati ve menzili vardır. Her şey hareket halindedir. Mahlûkatın en şereflisi olarak yaratılan insan da bu yolculukta kendisine layık olan yere doğru gitmektedir.

Reşhaların da gitmesi gereken, Rabbimizin tayin ettiği bir menzili vardır. Bir kısmı tekrar katre olarak arza düşer. Bir kısmı ise dolu ve kar olarak geri gelir. Kar bir yorgan gibi arzı kaplar, ayıpları örter. Karın, dolunun ve yağmur damlasının hususi bir vazifesi vardır. Emir dairesinde hareket ederler ve menzillerine ulaşırlar.

Bazen bir çiseleme, bazen şakır şakır rahmet pınarları açılır. Yağmura da rahmet denilmesi bundandır. Katre haline dönüşmüş olan binlerce reşhanın yukarıdaki görevleri tamamlanmış, artık arza avdet etmişlerdir.

Bir kısmı tuzlu sularla arkadaşlık yapmak zorunda kalır, denizlere düşer. Diğerleri göllere ve tatlı sulara kavuşur. Bir kısmı da mahzenlerde ve mağaralarda Ashab-ı Kehf gibi beklerler.

İlahî Beyanda suyun dinlendirildiğine dikkat çekilir:

Biz gökten belirlediğimiz bir ölçüye göre su indirir ve onu yerde dinlendiririz. Ama dilersek onu yerden gidermeye de kadiriz.” (Mu’minûn, 23/18).

Bazen insanlar da kaderin hikmetli cilveleriyle dinlendirilir. Her türlü kirden temizlenirler. Fıtrata aykırı halleri istihalelerle aslına rücu eder.

İstihalelerden geçtikten sonra içilebilecek hale gelen su, insan için bir manada ilaçtır. Ancak o saflaşmış hâli ile insandaki bütün toksinleri ve üreyi kendine kehribar gibi çekebilir. Üstadımızın Otuz İkinci Söz’de anlattığı gibi,[3] oksijen ile karbon arasındaki aşk-ı kimyevî, toksinlerle su arasında da vardır. Su birilerine hayat verme adına kendi zehirlenecek, ama bu sayede hayat sahiplerine hayat olacaktır.

Fethullah Gülen Hocaefendi, reşha olmadan sonsuzun kıymetini kavrama ufkuna ulaşamayacağımıza dikkatlerimizi çeker:

Önemli olan tezkiye-i nefs etmemek suretiyle tezkiyeye ulaşmaktır. Nefsi sıfırlamak suretiyle, sıfırın kıymetsizliğini, sonsuzun kıymetini kavrama ufkuna vasıl olmaktır. Zira hiçbir insan, kendini sıfırlamadan sonsuza açılamaz. Sonsuza açılanlar ise kendilerini sıfırlamış, Hak karşısında bir hiç olduklarının idrakine varmışlar demektir. Dolayısıyla bunlar mü’minlere karşı tevazu, mahviyet ve hacâlet ufkuna çok daha çabuk ulaşırlar. Tersinden ifade edecek olursak, insan, Allah’ın ihsan buyurduğu mevhibelerden en küçüğünü dahi nefsine isnat ettiği zaman, yüksek bir kulenin başından çok derin bir kuyuya düşer. Bu duygu ve düşünceye sahip birisinin terakki etmesi mümkün değildir. Evet, bu tip insanlar başlarını kaldırdıklarında İsrafil’in azametli heykelini bile müşâhede etseler, kendilerini bir kuyunun dibinde sukut etmiş olarak kabul etmiyorlarsa baş aşağı düşmüşler demektir.

İnkâr edenlere karşı aziz olmaya gelince; her şeyden önce inkârcılar karşısında zillet gösterme, insanın Allah ile olan nispetine ve münasebetine dokunur. “Allah’ın kulu ve kölesiyim.” diyen bir insan başkaları karşısında zillet göstermemelidir. Kaldı ki bu zillet, onun şahsıyla sınırlı kalmaz; Efendimiz’e de (sallallâhu aleyhi ve sellem) râci olur. Öyleyse, O’na intisabı olan herkesin O’ndan başkasına karşı başının dik, alnının açık olması lazım. Bu sebeple hiçbir Müslüman, sırtında taşıdığı Müslümanlık hamulesinden utanmamalı. Onun hayata taşan görünümünden sıkılmamalı. Dinin emirlerini yerine getirmekten, Kur’ân ve sünnetin emrettiği, selef-i sâlihînin tutup gittiği caddenin hayatına hayat olmasından endişe duymamalıdır.”[4]

Sonsuz Nur adlı eserinde ise peygamberlerin reşha gibi olduklarını vurgular:

Bütün peygamberler (aleyhimüsselâm) masumdur. Onların hayatında kasdî herhangi bir inhiraf söz konusu değildir. Onlar, seçkin ve kudsî olarak yaratılmış müstesna insanlardır. Sadece hayırlı değil, hayırlılar içinde de en seçkinlerinden daha seçkindirler. Ve onlar bütün bir hayat boyu da bu seçkinlik ve kudsiyetlerine zerre kadar gölge düşürmemişlerdir.

Nebilerin fıtratları sâfi, ruhları ulvî, iradeleri sağlam ve gönülleri de pırıl pırıldır. Allah’tan (celle celâluhu) gelen tecellîler onlarda, geldiği keyfiyet üzere tebellür eder ve kendi buudlarıyla görülür ve sezilir. Onlar güneş şualarını aksettiren ve aynen yansıtan bir sızıntı, bir reşha gibidirler; onların gönüllerinde ışık kırılması veya renk istihalesi olmaz!

Allah, insanlar içinden bir insanı seçiyor ve her şeyi reşha gibi kusursuz ve arızasız aksettirecek nezih bir Ruh’u intihap edip insanlara mesajını O’nunla gönderiyor; O da, getirdiği bu mesajı yorumlarıyla açıklıyor, önümüze seriyor.”[5]

Reşha Olmak

Zühre yüzünde gösterir kendini
Katre ise içine almıştır Güneş’in timsalini
Reşhaya gelince, Güneş’e parlak bir ayna olur
Aslında bunların hepsi de Allah’ın işleri

Zühre yansa da reşhaya olmaz tebdil
Katre yanmadan olmaz reşhaya tebeddül
Enaniyeti terk etmeden insanlık olmaz mutedil
Sünnetullah ne tebdil olur ne de tahvil

Toprak zühreye dâyelik yapsa da
Hep arzular katreyi kendi yuvasında
Reşhaya dönüşmek için çırpınan katre de
Eneden sıyrılırsa eğleşir menzilinde

Kar, ana gibidir, sarmalar toprağı
Dolu, baba gibidir, tasfiye eder zemini
Katre kardeş gibidir, paylaşır derdi tasayı
Hepsi beraber seyreyler hikmetli eserleri

Reşhanın inişi de çıkışı gibi mutedil
Sünnetullah bize gösterir itidal
Şayet böyle olmasaydı inzal
Görülürde her katreyle izmihlal

Katre çıkmak için insanî mertebeye
Geçmesi gerek menzilleri hatve hatve,
Menzillerin en mühimi de fecve[6]
Ashabı Kehf de geçti ceste ceste

Dipnotlar

[1] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2014, s. 358.

[2] Ali Ünal, Risale-i Nurda Külli Kaideler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2013, s 72.

[3] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2014, s. 646.

[4] M. Fethullah Gülen, Sohbeti Canan, Kırık Testi-2, İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 140–141.

[5] M. Fethullah Gülen, Sonsuz Nur, İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 360–361.

[6] fecve: Mağara.