Daha hayata yeni alışmaya başlamış bir çocuktu Betül Seda. On yaşındaydı. Babası ve annesi onun elinden tutacaktı. O bir fidandı, annesi ve babası onun can suyuydu. Suçsuz babasını ondan koparmışlardı. İçinde kopan fırtınalar da olsa, fidan dimdik durmalıydı… Bekledi, bekledi, bekledi…

Kalbler yan yana olsa da arada kilometrelerce uzayan mesafe vardı. Anılar biriktirme vaktiydi, ama babası eksikti. Resim çizecekti, ama kalemleri eksikti. Derdini anlatacaktı, ama dert ortağı eksikti. Yaslanacaktı, ama ağacı eksikti.

 Günlerden mutluluktu, barıştı, huzurdu, sevinçti, güzellikti; günlerden bayramdı… Sabah belki babasının o sevgi dolu busesi ile uyanacak iken, o babasını görme arzusu ile gözlerini açtı. Giyindi, kuşandı, süslendi. Biricik annesinin elini tuttu. O, babasından geriye kalan en güzel emanet, en güzel hatıraydı… 

 Babası için belki de her şey daha bir zordu. Babalık… Babaların haricinde başkası için anlaşılması zor bir duyguydu. Emanetti onlara evlatları ve can yoldaşı, ama o baba emanetlerinin yanından uzak olmak zorunda bırakılmıştı. Can parçası ondan çok uzaktaydı ve o demir gibi gözüken ama asıl adı “firak” olan parmaklıkların arasında hasret ile hemdem olmaktan başka bir şey yapamıyordu. Geçen her bir dakika ona bir ömür gibiydi. Babalık duygusu kelimelere dökülmekte bile zorlanıyorken, bu acıyı yaşamak daha da zor olsa gerekti. 

 Bir bayram sabahıydı, ama onun için yavrusundan ayrı bir gün daha idi. Herkesin evladını öpüp kokladığı gün, onun kızını öpemediği bir gündü. Kimsenin bitmesini istemediği o gün onun için hızlıca geçmeli idi belki de… Acıtıyordu sonuçta. Annesi artık sadece anne değil, bir baba gibiydi. Annelik işte… Hissettirmek istemezdi baba eksikliğini, ama onun için daha da zordu. Eşi eksikti, can yoldaşı eksikti, hayatını bölüştüğü insan eksikti. Evladının babası yoktu. Eşinden emanetti yavrusu ona.

 Türkiye’nin batı ucunda olan Kocaeli’nden, diğer ucundaki Elâzığ’a ulaşmak için bin yüz kilometre gitmişlerdi. Herkesin sevinçle kutlamalar, ziyaretler yaptığı o gün, onlar suçsuz babasının yanına, hapishaneye ziyarete gideceklerdi. Yavaş yavaş engeller aşılıyordu. Her bir metre babasını ona daha yakın kılıyordu, her geçen dakikayla babasına daha da yaklaşıyordu.

 Kilometrelerle kıyaslayacak olursak, karşı sokak o kadar da büyük bir engel gibi görünmüyordu. Artık özlemin verdiği sabırsızlık onu daha da bir heyecanlandırmış ve sabırsızlandırmıştı. Babasına olan özlemi onu kör etmiş ve bir hışımla arabaları görmeksiniz caddeye atılmıştı. Dünyada geçireceği vakti işte o zaman dolmuştu küçük Betül Seda’nın. Kalbinin burukluğuyla kapanmıştı gözleri şimdi ve ebediyete uçmuştu. Babası için artık sadece hapis değil, belki dünya da parmaklıklar arasındaydı. Şimdi ne heyecanı kalmıştı tahliyenin ne de sevinci vardı bayramın. Dört duvar, artık parmaklıklar arasında değil, bu dünya hayatının da arasındaydı.

          Annesi dokuz ay karnında taşıdığı evladıyla on yılını bitirmişti ve onun evladı özeldi, onun evladı daha bir güçlüydü, çünkü onun babası eksikti. Annesi bir nebze olsun mutluluğu gözetiyordu. Mutlulukla adım atılan yolda, hüzünle durdular öylece. Her şeye rağmen, bütün bu sıkıntılara Allah için göğüs gerdiler. Bu insanlar dün özgürlüklerinden, bugün babalarından, eşlerinden ve evlatlarından oldular, ama hiçbir engel onları durdurmaya yetmedi, çünkü davaları hak olunca, yardımcıları da Allah oldu. Annesinin elini bıraktığı gibi kavuşma adımları attığı o yolda, vuslatın noktası firak olmuştu, ebedi bir hayatta buluşmak üzere…