1964 yılında Niğde Lisesinde birinci sınıfta okuyordum. İkinci yıl aramıza, bir albay kızı olan Dilek katıldı. Ailesinden dolayı özgüveni yüksek birisi idi ve kısa süre içinde sınıftaki arkadaşların dikkatini kendine celp etmeyi başardı. Teneffüslerde, bir öğrenci kantinden çay, diğeri gazoz getiriyor, bir başkası da kendisine simit ikram ediyordu. Dilek çaydan ve gazozdan birer yudum alıyor, simidin ucundan bir parça koparıp yiyor ve öğrencilerle sohbet ediyordu. Bu sırada öğrencilerin ellerini sehpa gibi kullanıyordu.

Dilek’e diğer arkadaşların göstermiş olduğu teveccüh bende yoktu; yani, herkesin etrafında dört döndüğü Dilek, aynı ilgiyi benden göremiyordu. Diğer öğrencilerle münasebetim nasılsa Dilek ile de sınıf arkadaşı olarak ilişkim farklı değildi. Bu tutumum Dilek tarafından yanlış anlaşıldı ve bana tavır alıp farklı davranmaya başladı.

Dilek, sadece öğrencilere değil hocalara da tesir etmeye başlamıştı. Özellikle coğrafya hocamız, Dilek’in etkisine girmişti. O kadar ki sözlü imtihan ettiği öğrenciye not verirken Dilek’e sormaya ve Dilek ne derse onun söylediği notu vermeye başlamıştı. Bir gün, beni de sözlüye kaldırdı ve “Dilek, bu arkadaşa kaç verelim?” diye sordu. O da “Üç” dedi ve sözlü notum üç oldu.

Hâlbuki diğer derslerimin hepsinden en yüksek notları almıştım. Hatta, bir önceki sene okul idaresi tarafından iftihar belgesi ile ödüllendirilmiş ve okulun örnek ve başarılı öğrencisi seçilmiştim.

O sene, Coğrafya dersinden dolayı ilk dönem iftiharı kaçırdım. Bu durum ikinci dönemde de devam ettiği için ne yazık ki coğrafya dersinden bütünlemeye kaldım ve coğrafya hocası beni, bütünlemede de bıraktı.

Öğretmenler Kurulunda diğer hocalar, “Bu öğrencinin diğer bütün notları yüksek. Geçen sene de okul birincimiz. Sen bütünlemede bile onu bırakıyorsun. Bu nasıl olur?” diye coğrafya öğretmenini uyarınca coğrafya hocamız, “O bana çok saygısız davrandı. Onu tek ders imtihanında geçireceğim” demiş. Hâlbuki ona karşı saygıda kusur etmemiştim. Diğer arkadaşların gösterdiği teveccühü Dilek’e göstermememin neticesinde başıma bunlar gelmişti.

Aksaklıklar üst üste geldi ve Milli Eğitim Bakanlığı o yıl, tek dersten geçme hakkını kaldırıverdi ve coğrafya dersinden sınıfta kaldım.

Ali ağabeyim, “Benim iftiharlık kardeşime bu nasıl yapılır?” diye sinirlenmişti. Benim öksüz yetişmiş, okuma yazması dahi olmayan, hayat okulundan mezun, vicdan sahibi rahmetli babam ise, “Oğlum, Allah’ın yarattığı her hayır ve şerde bir hikmet vardır. O’nun yaptığı işlerden sual edilmez. Sen O’nun işine karışma” demişti.

Ben sınıfta kalınca, arkadaşlarım benden bir yıl önce, 1966 yılında mezun oldu ve Ankara’daki saygın üniversitelerin önemli bölümlerini kazandılar.

Üniversitelerin açılışından bir gün önce, 20 öğrenci, davul zurna eşliğinde Niğde’den Ankara’ya uğurlandı. Öğrenciler bir otobüsün sol tarafındaki koltuklarda oturmuştu.

Otobüste bir de siyasetçi vardı. Yolda, toplantısının olduğunu ileri sürerek otobüsün hızlı gitmesini isteyip şoförü sıkıştırmış ve maalesef otobüs de hız yapmış. Keskin ve dar bir virajı alırken yan yana geldiği ve yine kendisi gibi hızlı giden bir kamyondan dışarı çıkan çelik saçlar, otobüsün sol tarafını bıçak gibi biçmiş ve 20 öğrencinin ölmesine sebep olmuş.

Cenazelerini Niğde Kığılı Camiine getirdiler. O gün Niğde’de gözyaşı sel olmuştu.

Cenaze namazları kılınırken, müezzin şöyle duyuru yapmıştı:

“Muhterem cemaat! İsmini okuduğum gencimizin cenaze namazı kılınacak; cenaze sahiplerine yer açın.”

Ciğerparelerini kaybeden yakınlar bu ikazları dinlemiyor, cenazelerin başından ayrılamıyorlardı.

Cenazeler yakınlarının omuzlarında mezarlığa kadar götürüldüler. O gün kalabalığın bir ucu camide, diğer ucu kabristandaydı.

Bu kazada sınıf arkadaşlarımdan 20 kişi ölünce rahmetli babam, “Bak oğlum! Eğer sen sınıfta kalmasaydın, bu öğrencilerle birlikte o otobüse binip gidecektin ve sen de ölecektin; şer gibi görünen şeylerde işte böyle hayırlar olur” demişti.

Maalesef hadiseleri değerlendirirken çoğu zaman, takdir-i ilahiyi unutuyor ve zahiri duruma göre karar veriyoruz. O’nun izni olmadan bir şeyin olmayacağını düşünemiyoruz.

Bugün de öyle. Zulümlere maruz kalanlar, Peygamberlerin yolunda gittiklerini kabul ederek, hadiseleri de güzel neticelerine bakarak değerlendirmelidirler.

Hocaefendi, “Bugün size bunca zulmü yapanlara geçmişte bazı tavizler verseydiniz dahi bu Câmia’ya hasetleri yüzünden bugün sizi yok etme adına yaptıkları bu zulümlerden geri durmayacaklardı. Yapacaklarını yine yapacaklardı”1 diyor.

Üstad da hepimizi ikaz ediyor: “Biliniz; en esaslı kuvvetimiz ve nokta-yı istinadımız, tesânüddür. Sakın sakın bu musibetlerin verdiği asabîlik cihetiyle birbirinizin kusuruna bakmayınız. Kısmet ve kadere itiraz hükmünde olan şekvâlar ve ‘Böyle olmasaydı şöyle olmazdı’ diye birbirinizden gücenmeyiniz. Ben anladım ki; bunların hücumundan kurtulmak çaremiz yoktu, ne yapsaydık onlar hücumu yapacak idiler. Biz sabır ve şükür ve kazaya rıza ve kadere teslim ile mukabele ederek tâ inâyet-i ilâhiye imdadımıza gelinceye kadar, az zamanda ve az amelde pek çok sevap ve hayrat kazanmaya çalışmalıyız.”2

Hatta Müslüman olmanın bir neticesi olarak daha öteye geçmeli ve buna sebebiyet verenleri affedebilmeliyiz. Hocaefendi, “Toplum çok kamplaştırıldı, birbirinden koparıldı. Günümüzde öyle ayrışmalar oldu ki -hafizanallah- eğer bir taraf bir yerde durmazsa, mukabele-i bilmisil kaide-i zâlimanesiyle hareket ederse, yani affa yanaşmazsa ve tokada tokatla, çirkin lafa çirkin lafla mukabelede bulunursa, toplumda kâbil-i iltiyam olmayan yaralanmalara, parçalanmalara sebebiyet verilmiş olur. Arkadan gelen nesillere de kin ve nefret miras bırakılmış olur”3 diyor.

Buna rağmen bugün birçok kimse, “Bu kadar zulmü bize yaşatanları nasıl affederim?” diye düşünebiliyor.

Sınıfta kalmama sebep olan Dilek’i affettim bile…

 

Dipnotlar

  1. twitter.com/DrKudret/status/11701989 244 57644032
  2. Bediüzzaman Said Nursi, Şuâlar, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 300.
  3. www.herkul.org/herkul-nagme/471-nagme-affetmeye-hazir-olun-tenbihi/