Jeremy Bentham 1789 yılında, sağlığı “hastalığın olmaması hali” olarak tarif etmiştir. 1958’de Dünya Sağlık Teşkilatı,“Sağlık, yalnızca hastalık veya sakatlığın olmaması değil, fizikî, zihnî ve içtimaî olarak tam bir iyilik halidir”şeklinde yeni bir tarif yapmıştır. Dünya toplumunun içinde bulunduğu şartlar düşünüldüğünde, bu tanımın ideali yansıtmakla beraber bazı belirsizlikler taşıdığı da söylenebilir. Bu belirsizliğe, sağlık kavramının tarifindeki genişliğin sebep olduğu bir gerçektir. Temizlik ve beslenme başta olmak üzere, ekonomik seviye, eğitim, aile ve sosyal çevre gibi alt seviyedeki birçok faktör, sağlık hususunda değişik derecelerde etkilidir.

Zihin ve beden sağlığının ayrı ayrı ele alınmaları, teknolojik gelişmeler, sağlık hizmetlerinin çeşitlenmesi ve istihdam alanlarının artışı, gelir ve eğitim seviyelerindeki farklılıklar, sağlık problemlerinin toplumdan topluma değişiklik göstermesine yol açar. Mesela geri kalmış ülkelerde bulaşıcı hastalıklar, beslenme zorlukları, yüksek ölüm hızları ve sağlık konularında eğitimsizlik gibi hususlar, önemli sağlık problemleri olarak gözükürken; gelişmiş sanayi toplumlarında zihnî rahatsızlıklar, trafik ve iş kazaları, madde bağımlılıkları, cinsî yoldan bulaşan hastalıklar ve intiharlar gibi problemlerde artış görülmektedir.

Modern tıp, insanı sinir, sindirim, solunum, dolaşım gibi organ sistemlerine ayırır ve en küçük yapı birimine kadar giderek organ sistemlerinin işleyişlerini, yapı ve fonksiyon bozukluklarının sebeplerini anlamaya çalışır. Hastalık yapıcı faktörler günümüzde tam olarak tespit edilememiş, belirlenmiş olanların çoğunun karşılıklı sebep-netice münasebetleri tam olarak aydınlatılamamıştır. Hastalıkların ölçülebilir işaretleri olabileceği halde teknolojik gelişmeler, yaratılmış her canlıyı anlamada, hastalıklarını tespit etmede yetersiz kalmaktadır.

Ekonomik olarak gelişmemiş ülkelerin sağlık standartlarını, gelişmiş ülkeler seviyesine çıkarmak, Dünya Sağlık Teşkilatı gibi milletlerarası kuruluşların hedeflerinden biridir. İklimlerin, coğrafî şartların, canlılardaki genetik değişim ve varyasyonların getirdiği çeşitlilikle beraber, teknolojik gelişmelerin her gün ortaya koyduğu yenilikler ışığında hastalığın ve tedavinin belirlenip ortaya konulması için, modern bilim-tıp yoluyla insanlığın fayda göreceği, kuşatıcı reçeteler sunulmaya çalışılmaktadır. Ancak laboratuvara ve delile dayanmasına rağmen, modern tıbbın çalışma ve uygulamaları her zaman kesin ve düz bir çizgi izlemez ve sunulan her tavsiye, herkese aynı faydayı sağlayamaz. Yeni geliştirilmiş bir ilaç, bazı toplumların genetik yapı ve şartlarında uygulandığında iyi neticeler verebilir, ama bu durum, bütün toplumlar için geçerli değildir. Geliştirilen aşı ve ilaçlar ile bulaşıcı ve ölümcül bazı hastalıkların azaltılması, teknolojik araçlar ile hastalıkların teşhisi ve bakım imkânlarının artması, genetik çalışmalarla ortaya konulan, özellikle koruyucu hekimlik alanındaki başarılar azımsanamaz. Ancak bütün bunlar yeterli değildir. Çünkü bazı gelişmeler, bazı hastalıklar için kaçınılmaz sebeptir. Mesela bilgisayar, akıllı telefon ve internet, kullanım tarzına göre, bir nimet de olabilir, bir bağımlılığa da dönüşebilir.

İnsanların uzun ve sağlıklı yaşaması modern tıbbın en önemli hedefidir. Onca gayret, yatırım ve yeni gelişmelere rağmen toplum sağlığı istenilen ölçüde düzeltilememiştir. Bulaşıcı hastalıklar yüzünden tahmin edilen ortalama hayat süresini bile tamamlayamadan ölen yüzbinlerce insan mevcuttur. Geçmişteki popüler tavsiyeler, 30–40 yıl sonra yanlış, hatta zararlı görülebilmektedir. Doğru bilinen yanlışları düzeltmek de bilimin bir görevdir.

Geçmişteki acı tecrübeleri, bir yük olarak taşıyoruz. Geleceğe dair endişeler, hayattan tam manasıyla zevk almamıza engel oluyor. Yaşadığımız şimdiki an ise elimizden kayıp gidiyor. Akıl bunları bir arada düşünebildiği için bir azap aleti gibi huzurumuzu kaçırabiliyor. Nasıl yaşarsak yaşayalım bizi bekleyen ve değiştiremeyeceğimiz bir ölüm hakikati önümüzde duruyor. Herkesin yaratılış gayesi doğrultusunda değerlendirmesi gereken sadece bir dünya hayatı var. Sağlığımızın korunması ve devamı için sadece modern bilim ve tıbbın tavsiye ve gelişmelerine bağlı kalarak, farklı çözümlere kulakları tıkamak, İlahi Kudretin insan ile ilgili beyanlarını ve Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) her biri altın değerindeki tavsiyelerini dikkate almamak, ne kadar doğrudur ve mantıklıdır? Bu çerçevede düşünerek sağlık nimetinin korunması ve devam ettirilmesinde Nebevî öğretilerin insanlığa ne vadettiğine kulak verelim.

 

Nebevî Tıp Nedir?

İnsanın maddî ve manevî sağlığını koruması için Kur’an ve Sünnette yer alan prensip ve uygulamalar ile ilaçların bütününü Nebevî Tıp (İslam Tıbbı) olarak tarif etmek yerinde olur. Nebevî Tıp, hastalıklardan korunmaya dair tedbirler ve tedavi edici uygulamalar şeklinde iki ana bölümde incelenebilir. Bu konudaki hadis-i şeriflerin yaklaşık %70 kadarı koruyucu hekimlik, %30 kadarı ise tedaviye yöneliktir. Ayrıca nesillerin sağlıklı devamı adına, genetik ve psikolojik hastalıkların tedavisine ait tavsiye ve uygulamalar da İslam tıbbının ilgi alanındadır.[1] Bütün bunlar, ferdin sadece beden ve ruh sağlığıyla alakalı değildir, onun davranışları, aile içindeki sorumlulukları, beslenme, uyku, giyinme, evlenme, eşiyle münasebeti ve iş hayatına dair birçok prensibi de kapsar.

“Tıp” kelimesinin kökündeki yumuşak ve merhametli olma mânâsı, tıp ilminin temel unsurlarından birisidir. Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) tıp konusuna ilgi göstermesinin en önemli sebeplerinden birisi de O’nun insanlara olan merhameti ve şefkatidir.[2] Allah (celle celâluhu) bir âyet-i kerimede, “O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir” buyurarak O’nun bu yönüne vurgu yapmıştır.[3] Resûlullah’ın (aleyhissalâtü vesselâm) tıp alanındaki tavsiyeleri zamanla müstakil kitaplarda bir araya getirilmiş ve Tıbb-ı Nebevî ilmi ortaya çıkmıştır.[4] Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), tedavinin gerekli olduğunu, her hastalığın şifasının bulunduğunu ve bazı hastalıkların nasıl tedavi edileceğini ümmetine öğretmiştir. Koruyucu hekimlik kavramını ciddi mânâda ilk defa O (aleyhissalâtü vesselâm) gündeme getirmiş ve temel düsturlarını belirlemiştir.4 İslam tıbbını Yunan, Hint ve İran gibi geleneksel tıp uygulamalarından ayıran en önemli hususlardan biri de koruyucu hekimliğe verilen önemdir.[5]

Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), kendi devrindeki uygulamaları aynen benimsememiş, bazı hususları tashih etmiştir. Bilinen tedavi usullerinin bir kısmının Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) tarafından tavsiye edilmesi, diğer bir kısmının değiştirilmesi ise Allah Teâlâ’nın vahyiyle gerçekleşmiştir. Zira yapılagelen hataların düzeltilmesi Resûlullah’ın (aleyhissalâtü vesselâm) en önemli vazifelerinden biri olmuştur.[6] Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) tıpla ilgili açıklamaları, yalnızca toplumdaki bazı hatalı uygulamaları düzeltmekle kalmamış, birtakım tedavi şekillerini de ilk defa kendisi açıklamıştır.[7] Bu alanda araştırma yapmış çok sayıda ilim adamı ve hekim, nebevî tıbbın bir kısmının doğrudan vahiy kaynaklı olduğunu, bir kısmının da O’nun (aleyhissalâtü vesselâm) tertemiz vicdanındaki, vahyin denetiminden geçmiş ilhamlara dayanan gerçekler olduğunu itiraf etmişlerdir. Şayet bu tavsiyeler doğru olmasaydı, 1400 yıldan fazla bir süredir bir kısım hastalar oyalanmış ve belki de bu uygulamalardan zarar görmüş olacaklardı. Bu durumda bu tavsiyeleri yapan kişi hakkında şüphelerin ortaya çıkmasına sebep olunacak ve böylece insanların O’nun (aleyhissalâtü vesselâm) sözlerine olan güveni sarsılacaktı. Bu da “Peygamberlik Makamına” uygun düşmeyen; O’nun (aleyhissalâtü vesselâm) ismetini zedeleyecek bir durum olurdu.[8] Fakat böyle bir şey asla olmamış, aksine bu tavsiyeler her geçen asırda daha da değer kazanarak kuvvetlenmiştir. Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) yepyeni bir anlayışla ortaya koyduğu tıbbî uygulama ve tavsiyeleri, mevcut bazı hatalı tıbbî uygulamaların düzeltilmesi ve yeni uygulamaların da ilavesiyle, Ortaçağa hâkim bir İslam tababetinin doğmasına vesile olmuştur.[9]

Tıp ilminin çok hızlı ilerlediği, tedavi metotlarının, tıbbî teorilerin ve ilâçların çok çabuk değiştiği bilinmektedir. İslam, sıhhatin korunması ve hastalıkların giderilmesinin genel prensiplerini belirlemiş; tafsilini ise sahih akla ve fıtrat-ı selimeye bırakmıştır.[10] Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) sünnetini anlamak ve açıklamak için akla ihtiyaç vardır. Fakat O’nun sözlerinin doğruluğunu test etmek için aklı kullanmak tek ölçü kabul edilmemelidir. Çünkü O, vahye muhatap bir peygamberdir. Tarihte görülmüştür ki fen bilimlerinin ve ilim adamlarının keşifleri, O’nun sözlerindeki bazı hakikatleri çok geriden takip etmektedir.[11] Resûlullah’ın (aleyhissalâtü vesselâm), en hızlı ilerleyen ve değişen ilim dallarından tıp konusunda, günümüz ilim adamları tarafından bile hayranlıkla karşılanan tıbbî bilgileri ve hakikatleri 14 asır önce söylemesi, ancak onun peygamberliği ile alâkalandırılarak açıklanabilir. Nitekim İbn Kayyim (ö.751/1350) “Tabiplerin tıp anlayışları ile dinin bildirdiği tıbbın ne kadar birbirine yakın olduğunu böylece göstermiş olduk”demektedir.[12] Bugün alternatif bir tıp anlayışının geliştirilmesi için Tıbb-ı Nebevînin yeniden ele alınmasına her zamankinden daha çok ihtiyaç vardır.

 

Dipnotlar

[1] Muhammed b. el-Kâsım el-Enbârî, Kitâbu’l-Ezdâd, Kuveyt 1960, s. 231–233.

[2] Dr. Ali el-Mü’ennis, Et-Tıbbu’n-Nebevî, 2. baskı, Beyrut 1992, s. 11.

[3] Et-Tevbe, 9/128.

[4] Ayhan Tekineş. Alternatif İslami Tıp “Tıbb-ı Nebevî”. Divan 1998/1.

[5] Dr. Mahmûd Nâzım en-Nesîmî, Tıbbü’n-Nebevî ve’l-İlmü’l-Hadîs, I, 5.

[6] A.g.e., III, 41.

[7] Dr. Muhyiddîn Tâlû el-Alebî, Et-Tıbbu’l-İslamî, s. 241.

[8] Aynı gerekçelerle zayıf hadislerin tıbb-ı nebevî içinde değerlendirilmesi de uygun görülmemiştir. Bkz. Dr. Mahmûd Nâzım en-Nesîmî, a.g.e., I, 114.

[9] Ataseven, “Tıbb-ı Nebevî”, s. 5.

[10] İbn Kayyim, Et-Tıbbu’n-Nebevî , s. 324.

[11] Bu konuda örnekler için bk. Said Havva, Er-Rasûl, s. 47–57.

[12] İbn Kayyim, a.g.e., s. 324.