Costomiru köyü haftalardır kar altında. Yollar bir arabanın geçeceği kadar açılmış yeni yeni. Bir karış toprak görmek mümkün değil. Yol kenarındaki tabelaların uçları zar zor kendini belli ediyor, ağaçlar ilk bakışta kar tepeciklerini andırıyor. Güneş parlak yüzünü haftalar sonra nihayet gösteriyor da bir adam boyundaki beyaz örtü hafif hafif gevşiyor. Güneş az daha gülse belki ağaçlar sırtlarındaki yükü tamamen atıp hafifleyecekler.

Köye umut taşıyan araba, soğuk bir havada, yalpalayarak ilerliyor.

“Lastik zincirleri var mı yok mu belli değil mübarek” diye mırıldandı Ahmet Bey.

“İyi ki rüzgâr yok, fırtına yok” dedi yol arkadaşı Necdet Bey.

Bükreş’ten kuzeydoğuya, karlı dağların arasından 170 kilometre yol kat eden Tuna gönüllüleri, navigasyonun sesli uyarısıyla köye girdiklerini anlıyor. Gökteki bulut parçacıkları artık kocaman bir hâleye dönüşüyor. Karlara saplana saplana koşan çocukların sesleri kendilerinden önce karşılıyor genç öğretmenleri. Lumina (Işık) Eğitim Kurumları’nın genç öğretmenleri, öğretmenlikle beraber okullarının her türlü işini fedakârca yapıyor.

Costomiru bayram yeri… Çekine çekine gülümseyen güneş, gökyüzünde asılı kaldı. Arabanın etrafını saran çocuklar, “buna ziua” (iyi günler) “bine ați venit” (hoş geldiniz) derken o kadar mutluydular ki! Çocukların gülen yüzleri, zor ve zahmetli geçen yolculuğu unutturmaya yetmişti.

Kamyonlar geldi gelecek. Romanya’da kazandıklarını yine zor günlerinde Romen halkı ile paylaşmayı prensip edinen Anadolulu hayırsever işadamlarının erzakla doldurduğu iki kamyon… Her birinde üçer ton temel gıda ve eşya… Kar sebebiyle mağdur olan insanlara hiçbir ayırım yapmadan yardım ve dostluk eli uzatan Tuna gönüllülerine bir de askerî araç eşlik ediyor. Uzaklardan belli belirsiz mavi far ışıklarını gören köyün erkekleri, köyün girişine doluşuyorlar. Kadınlar ise evlerinin önünde, gelen arabaları daha iyi görebilmek için ellerini alınlarına siper etmiş, öylece bekliyor.

Costomiru, şehirden epeyce uzak, dağların arasında sıkışıp kalmış bir köy. Erzurum’un, Kars’ın bir köyü gibi. Camisi yok sadece… Uzaktan zar zor seçilen küçük bir kilise, Romanya’da olduklarını hatırlatıyor öğretmenlere. Bu arada Ahmet Bey’in cep telefonu öğleyi haber veriyor. Öğretmenler bakışıyorlar, yutkunuyorlar. Abdest ve namaz için müsait bir yer arayıp duruyorlar gözleriyle bir müddet. Vaktin darlığı, kucaklarındaki paketleri iyice ağırlaştırıyor. Bu durum, erzak paketlerini dağıtmaya yardım eden Maura isimli gencin dikkatini çekiyor.

Maura, “Bir şey mi kaybettiniz” diye soruyor. “Hayır, ama bulmamız gereken bir şey var” diyor Ahmet Bey.

Maura, “Yardımcı olayım” diyor.

Rugaciune” (ibadet) diyor Ahmet Bey ve abdest almaları gerektiğini izah ediyor Maura’ya.

Maura onları köyün kuyusuna götürüyor. Tahta bakracı halatıyla beraber hızla kuyuya bırakıyor Maura. Az sonra buz parçacıklarıyla dolu suyu görünce öğretmenler seviniyorlar. Titreye titreye abdest alıyorlar. Namazı herkesin gözü önünde kılmalarının doğru olmayacağına hükmeden öğretmenler bir kez daha Maura’ya durumu izah ediyorlar.

Maura, “Ben biliyorum sizi nereye götüreceğimi” diyor.

Minnettarlık abidesi genç, karlara bata çıka koştu, bir evin önünde durdu. Az ötede bir kar yığınının önünde kollarını bağlamış bekleyen bir kadınla konuştu. Çok geçmedi kuyunun yanında titreyen öğretmenleri uzaktan bir el işaretiyle yanına çağırdı. Öğretmenlerin yüzü güldü. 79 numaralı, kül renkli ahşap evin kapısından tek tek içeri girdiler. Yaşlı kadın misafirlerinin yüzüne bakmadı, selamlarını da almadı. Memnuniyetsizliği her hâlinden belliydi. Yine de misafirlerine yol gösterdi. Başını hiç kaldırmadı. Titreyen elleriyle buyur işareti yaptı ve önden gitti. Bir odadan diğerine, sonra bir başka odaya geçtiler. Üçüncü ve son odada durdular. Romenlerin köy evleri böyle oluyordu zira. Yılın büyük bir kısmını kar altında geçiriyordu köylüler. Terakota adı verilen, duvara monte edilen tuğla bir sobayla evler ısıtılmaya çalışılıyordu. Maura, ikinci odanın kapı eşiğinde çömeldi. Ellerini henüz ateşi tutuşmayan terakotaya uzatıp ovuşturdu. Yaşlı kadın öğretmenlere sırtını döndü, sedirin önünde durdu, eğildi ve sedirin altında bir şey aradı.

Ahmet Bey, gözleriyle yerleri işaret ederek “Temiz midir acaba?” diye mırıldandı Necdet Bey’e. “Paltolarımızı sersek mi acaba?” sorusuna cevap bulmalarına fırsat bile kalmadı. Yaşlı kadın seccade büyüklüğünde bir hasır uzattı öğretmenlere. Uzatırken de hiç konuşmadı.

Hasır belli ki hiç kullanılmamış, alındığı gibi katlanmış, sedirin altına atılmış. Sorular sıraya girmiş cevap beklerken Ahmet Bey’in telefonun pusulası hasıra yön belirledi. Hasır Anadolu’dan, bilindik etiketli… Kökboyası, Anadolu el işi… Sade sazlar kurumuş, uç vermiş, çatallanmış sedir altında. Bir alttan bir üstten atılan lifler rutubete yenik düşmüş belli. Katlanmış, katlanırken çatlamış.

İlk secdede alınlarına bir Osmanlı eli değmişti sanki. Hasırı işleyen el miydi bu? Ahmet Bey, ellerinin ayasına çıkan desenleri yanaklarına götürdü. Hasırı eskisi gibi katladı ve yaşlı kadına uzattı ve sordu: “Hasır nereden geldi?”

Kadının önce gözleri, sonra titreyen elleri cevap verdi. Belli ki soruyu beğenmedi. Yol yorgunu onlar değildi de bu yaşlı ev sahibesiydi sanki. Dizlerini sedire yanaştırdı, yan dönüp oturdu. “Anlatsam mı anlatmasam mı” diye düşündü bir müddet. Maura kapı ağzındaki yerinde durdu ve şaşkın bakışlarını büyütüp bekledi. Necdet Bey merakını Ahmet Bey’in merakına ekledi:

“Acaba bizimle ilgili bir sıkıntı mı var?” der gibi oldu Ahmet Bey, diyemedi. Terakotadaki ıslak odunların ilk çıtırtısıyla birlikte yaşlı kadın da içindeki ateşe bir odun atmış gibiydi. Bekleyip bekleyip kendini çoğaltan birkaç damla yaş, buruşmuş yanaklarını yıkadı sonra. Ne olduğunu anlamamıştık. Maura kapı eşiğini bırakıp misafirlerin yanına sokulmuştu.

“İşte bu yüzden buraya getirdim sizi. Bu köyde Türkleri tanıyan tek ev bu evdir çünkü.”

Peki, bu hasır buraya nereden gelmişti ve kim getirmişti? Yaşlı kadın, inci tanesi gibi gözyaşları yanaklarına doğru süzülürken iç çeke çeke anlatmaya başlamıştı:

“Yıllar önce kızım işyerinde bir Türk’le tanışmıştı. Birbirlerini çok sevmiştiler. Evleneceklerdi. Bu hasır da ondan hediyeydi… Kızım çok mutluydu. Bir gün, iki gün, günler geçti, müstakbel damattan haber alamadık. Meğer başka bir ülkeye gitmiş, üstelik haber vermeden terk etmiş kızımı. Böyle vefasızca terk etmesi, kızımı ve bizleri perişan etti. Kızım kahroldu, içine kapandı. O günden sonra ‘Türkler böyle midir?’ deyip durdum yıllarca.”

Genç öğretmenlerin yüzü yere düşmüştü. Kim olduğu bilinmeyen bir vatandaşlarının yaptığı hatadan dolayı son derece mahcup olmuşlardı. Yaşlı kadının ihtiyacı olduğu hâlde yardım kamyonunun yanına gelmeyişi, misafirlerine somurtması, hatta Maura’nın genç öğretmenleri bu eve getirişi meğer bu yüzdenmiş. Ancak yaşlı kadın, uzun zamandır misafir yüzü görmeyen bakımsız evin kapısını açan öğretmenleri dikkatlice süzmüş ve hafıza eleğinden geçirmişti belli etmeden… Hasır üzerindeki huzurlu duruşları, alınlarındaki hasır izleri, gökten bir şeyleri tutup koparırcasına uzanan elleri, iç okşayan mırıltılar eşliğinde parlak yüzleriyle buluşan avuç içleri… Hepsi ama hepsi bu yaşlı kadının gönül kamerasına çoktan kaydedilmişti. Bakışlarındaki temizliği, dillerindeki yumuşaklığı, oturmalarındaki mahcubiyeti, kalkmalarındaki nezaketi tablo yapıp asmıştı evin duvarına sanki.

Kapı önünde yaşlı kadın, genç öğretmenlere sanki evladı gibi sarıldı ve şöyle dedi: “Bir daha gelin. Ne olur, bir daha gelin.”