Rükünlerin hakkını vererek namazımızı ikame edebilme gayreti ve hâli, bizim için ruhumuzun derinliğini yansıtan bir boy aynası da olur aynı zamanda. O aynaya bakınca Rabbimizle irtibatımızın ve O’na karşı duruşumuzun kıvamı hakkında fikir sahibi olmaya çalışırız. Hiç gören olmasa da her an “Biri” görür ve bilir. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) rivayet ediyor: “Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) mescitte iken bir adam geldi ve namaz kıldı. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), adama: ‘Dön ve namazını tekrar kıl; sen namaz kılmış sayılmadın!’ buyurdu. Adam namazını yeniden kıldı. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha sonra namazı şöyle anlattı: ‘Namaza durduğunda tekbir al. Sonra Kur’ân’dan Ümmü’l-Kur’ân’ı (Fatiha’yı) ve sana kolay geleni oku. Sonra mutmain oluncaya kadar rükû yap. Sonra rükûdan dimdik oluncaya kadar kalk. Sonra secdeye var. Mutmain oluncaya kadar secdede kal. Sonra doğruluncaya kadar kalk. Bundan sonra bütün namazlarında böyle yap.’ Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ‘Namazdan çalanlar hırsızlık bakımından insanların kötüsüdür’ buyurmuştu. Ashab-ı Kiram, ‘Ya Resûlallah, insan namazdan nasıl çalar?’ diye sorunca, Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), ‘Namazda rükû ve secdeyi tam olarak yapmazsa namazdan çalmış olur!’ buyurmuştur.” Anlıyoruz ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) namazın içindeki her rüknün hakkını vererek namazı ikame etmemizi istiyor. Rükünlerin aceleyle geçiştirilmesini istemiyor. Her rüknün manasını hissederek, her rükne yeterince vakit ayırarak ve rükünler arasındaki beklenmesi gereken süreye hassasiyet göstererek; namazımızı samimî bir hâlde ihya etme gayreti içerisinde olmamız gerekir. Rabbimizin rızasının olmadığı bir tarzda namaza durmak ve şeklen icra etmek “akıntıya karşı kürek çekmek” gibi maalesef beyhude hareketlerden ibaret kalabilir.

Namazın rükünlerini anlamaya çalışalım:

İftitah Tekbiri

Namazı ikame etmeye giriş kapısını “Allahu ekber!” nidasıyla açmak ve dünyaya ait her şeyi elimizin tersiyle geriye atmak derin hâlidir. Allah’a (celle celâluhu); “Rabbim Sen’den gayri her şeyi arkada bırakarak sana geldim” iç yakarışı ve “O’na verilen sözle” namaza başlamanın açık ve net ifadesidir. İşin acı tarafı ise bu sözden hemen veya kısa bir süre sonra, namaz devam ederken, sözümüzü unutup dünyamıza dönmemizdir… Sadece dünya işlerini değil, dini meseleleri, hayırlı işleri düşünmek de bu gaflet hâline dâhildir.

Kıyam

Allah (celle celâluhu), insana biyolojik olarak dimdik durabilme nimetini vermiştir. Ayağa kalkıp saygı duruşuna geçmek; bazen elleri yana indirerek bazen de bağlayıp büyük zatların huzurunda saygıyla kıyam etme hâli insanın fıtratına konulmuştur. Bazen bir Hak dostunun karşısında, bazen bir komutanın huzurunda, bazen de bir devlet adamının önünde cebrî veya iradî ayağa kalkılmıştır ki çoğu zaman da caizliği tartışılabilecek hâllerdir. İnsan, bütün makamların ötesinde (krallar, kraliçeler, devlet başkanları, komutanlar, Hak dostları, hepsinin üstünde) en büyük ve tek büyük olan Rabbinin huzurunda kıyam hâlinde durmayı namazdaki kulluğunu ifade etmenin olmazsa olmaz bir gereği bilir ve icra eder. “Ey Rabbim, en yücelerden yüce olan, Senin huzurunda maddeten ve manen elif gibi dosdoğru durmak, boynumun borcu ve sana verilmiş sözümdür” hâlini haykırır ve duruşunu sergiler Rabbine.

Kıraat

Bizler namazda okuduğumuz ayetlerle adeta Rabbimizle konuşur, içimizi dökeriz. Kulluğumuzun gereği Kur’ân’ı, O’nun huzurunda dosdoğru kıraat etme gayreti içinde olduğumuzun tekmilini veririz. Ey Rabbim, Senin huzurunda kelamını okuyup fehim ufkuna yaklaşma gayretimizi dilimizle ve gönlümüzle arz ederiz. Allah Teâlâ Hazretleri (celle celâluhu) (bir hadis-i kudside) buyurdu ki:“Ben kıraati kulumla kendi aramda iki kısma böldüm, yarısı bana ait, yarısı da ona. Kuluma istediği verilmiştir: Kul: ‘Elhamdülillahi Rabbi’l-alemin, (Hamd alemlerin Rabbine aittir)’ deyince, Aziz ve Celil olan Allah, ‘Kulum Bana hamdetti’ der. ‘Er-Rahmanirrahim’ deyince, Allah, ‘Kulum Bana senada bulundu’ der. ‘Maliki yevmiddin (hesap günün tek Hâkimi)’ deyince, Allah, ‘Kulum beni tebcil ve ta’ziz etti’ der. ‘İyyakena’budü ve iyyakenestain (yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım isteriz)’ deyince, Allah, ‘Bu Benimle kulum arasında bir (taahhüddür). Kuluma istediğini verdim’ der. ‘İhdina’s’sırata’l-müstakim, sıratallezine en’amte aleyhim gayr’il-mağdubi aleyhim ve la’d-dallin. (Bizi doğru yola sevket, o yol ki kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoludur, gadaba uğrayanların ve dalalete düşenlerin değil)’ dediği zaman, Allah, ‘Bu da kulumundur, kuluma istediği verilmiştir’ buyurur.” (Müslim, Salat 38; Muvatta, Salat 39). Kıraat, insanı namaz ufkunda öyle bir buuda taşır ki insan kıraatin hakkını verdiğinde ala-yi illiyyine yükselebilir, Allah’ın (celle celâluhu) açık lütuflarıyla…

Rükû

Kıraatten ve kıyamdan sonra eller dizlere erişecek şekilde eğilmek ve Rabbimizin huzurunda belimizi kırarak, iki büklüm olmak… Rabbim huzurunda elif gibi durma hâlini bana lütfettin; verdiğin sınırsız nimetleri, mükemmel hâllerimi bana bağışladın. Bu kadar güzellikler karşısında iki büklüm oluyor ve “Rabbim, her türlü noksan sıfatlardan uzaktır” diyerek bütün eksiklerden münezzeh olduğunu iliklerime kadar hissediyorum. Bu çerçevede namazlardaki rükû da bir rükün olduğundan farzdır. Kıraatten sonra eğilerek rükȗya varılır. Baş ile sırt düz bir doğrultuda bulunur. Eller dizlere kadar uzatılıp dizler kavranır. Ayakta namaz kılan kimsenin rükû için yalnız başını eğmesi kâfi gelmez. Arkasını da eğerek doğru bir çizgi gibi düz bir durum almış bulunur. Bu tam bir rükûdur. Rükȗya giden kimse böyle bir vaziyet almaz da kıyama daha yakın bir şekilde eğilirse, rükû sahih olmaz. Fakat rükû vaziyetine daha yakın eğilmiş ise, rükû sahih olur. Rükûu sıhhatle yapabilmek de şükür içinde şükür, rükû üstüne el hak rükû ister.

Secde

Rükû ve secde çoğu zaman birlikte zikredilir. Müslümanlar, rükû ve secde edenler şeklinde tanımlanmış; Allah’a (celle celâluhu) yaptıkları secde nedeniyle yüzlerinin nurlandığı ve alınlarındaki secde izlerinden tanınacakları bildirilmiştir. Diğer yandan, secdenin, Müslümanların namaz kılarken alınlarını yere koymaları dışında, aslında O’nun emirlerine uymak, O’nun kâinattaki düzenine riayet etmek anlamına geldiği şu ayet-i kerimeyle daha iyi anlaşılmaktadır: “Göklerde ve yerde olanların, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların çoğunun Allah’a secde ettiklerini görmüyor musun? (Hac, 22/18). Dolayısıyla secde, Allah’ın (celle celâluhu) buyrukları dışına çıkmamak anlamına gelirken; namazda yapılan secde ise O’na itaatin bir sembolü, bir göstergesidir. Secde aslında Rabbimize verdiğimiz en içten bir kul olma sözü ve fırsatıdır. “Yüce olan Rabbim, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir” diyerek secdeye sadece bedenimizle değil, ruhumuzla da kapanırız. Namazda gerçek manada secdenin hakkını veren insan; hayatının diğer zamanlarında da O’na boyun eğiyor, buyruklarından dışarı çıkmıyor samimi duruşunu sergiliyor demektir. İnsan manen Allah’a (celle celâluhu) en çok secde hâlindeyken yaklaşır. Secde yapmaktan çok zevk alan Peygamber Efendimiz, “Kulun rabbine en yakın olduğu an secdeye vardığı andır; secdede duayı çokça yapın’’ buyurmuştur. Günde beş vakit namaz kılan bir mü’min, onlarca defa secde yapma şerefine kavuşur, eğer bu hallerde hakikî anlamda secde yapıyorsa bu hâl hayatının her hâline yansıyacak, hatalarımızı silip süpürecektir. Secdelerle hatalar birlikte yürümez ki! Yanlışlara devam ediyorsak sadece şeklen secde yapıyoruz demektir. Rabbimiz bizlere hayatımızı dupduru yaşayabileceğimiz “gerçek secdeler” nasip etsin.

Ka’de-i Ûlâ ve Ka’de-i Âhire

Teşehhüt miktarı oturuşta; Miraçtaki tahiyyat selâmlaşmasını idrak ve ifade etmeye çalışır, Cibril’in (aleyhisselâm) şehadetine katılarak bir nevi kendi kulluk miracımızı ihya etmeye gayret ederiz. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kâinattaki canlı ve cansız bütün yaratılmışların kendilerine has dilleriyle; zihayat, ziruh ve zişuur seviyelerinde ibadet, zikir ve selâmlarını arz eder, Rabbimiz de bu selamı kabul ve mukabele eder. Cibril (sallallâhu aleyhi ve sellem) Rabbimizden başka ilah olmadığına, Peygamberimizin O’nun kulu ve resulü olduğuna şahadetini ifade eder. İşte bu miraç ufkunu zikir, fikir, şükür ve salat ü selamlarla Rabbimize her tahiyyatta arz ederiz.

Namaz, müminin miracı olarak, Rabbimiz tarafından lütfedilmiş bir saadet ve kurtuluş tacı ise biz kullara düşen Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) rehberliğinde rükünlerin hakkını vererek namazlarımızı ikame ve ihya etmektir.