Günümüzde özgüven ve kişisel gelişim telkinlerine maruz kalan insanlar, bir virüs saldırısı altında kalmış bünyeler gibi, hızla bireysellik hastalığına yakalanıyor ve bu hastalığa yakalanmış kişilerin teşkil ettiği toplumlarda ise bireyselleşme, adeta bir “sanem” hâline getiriliyor. Gerçekten bireyselleşme memduh bir şey midir? İslam’a göre bireyselleşme nerede başlar ve nerede biter? Eğer bireyselleşmeden kast edilen kişinin düşünce ve fikirlerinin örgülenmesi ile oluşan imanının ikame edilmesi ise, bu bizim literatürümüzde, insanın “ruhunun heykelini dikmesi” demektir, tergib ve teşvik görür. Ama bireyselleşmeden murad, sınırları belli olmayan, Hobbes’un dikkat çektiği gibi, insanı insanın kurdu yapan ve birlikte hareket etmeyi tamamen menfaat ilişkisine bağlayan, şahsı putlaştırma ise, bu bireyselleşme ne insanî ne de İslamîdir. Doğu ve batı toplumlarında kültürel farklılıklar bireyselleşme konusunda geniş aralıklı bir skala oluştursa dahi, sosyal hayat reddedilemez bir olgudur. Bütün milletlerin üzerine titrediği aile kavramı toplumun en ufak yapıtaşıdır, aileyi korumak ise milletlerin geleceğe sağlıklı yürüyebilmesi demektir.

Pekâlâ, milletleri parçalayan bireyselleşme girdabından nasıl kurtulacağız, nesillerimizi ve ailemizi nasıl koruyacağız? Aileyi korumak ferdin kendisinden başlar. Kişi, dünyasını insani değerler ile yeniden inşa etmeli, heva ve hevesinin esiri olmamalıdır. Fert, bireyselleşmenin sınırlarını iyi belirleyemez ise, nefis ve şeytanın ağına düşer, şirk çukuruna yuvarlanır. Eğer bizler bu tehlikeden azade olmak istiyor isek, özgüven yerine Allah’a güveni, kişisel gelişim yerine insan-ı kâmil olmayı hedeflemeliyiz. En güzel rehberler peygamberler olduğuna göre, Kur’ân-ı Kerim asırlar öncesindeki kıssaları bize aktarmışsa; “Bundan murad-ı ilahi nedir?” diye düşünmemiz gerekmez mi? Elbette bu kıssalar bize insan-ı kâmil olmanın yollarını gösteriyor. Hz. Yusuf (aleyhisselâm), “Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis şiddetle kötülüğü emreder” (Yusuf, 12/53) diyerek, benlik girdabının kurban adayları olan bizlere, temkin ve teyakkuz ile hareket etmeyi asırlar öncesinden telkin ediyor. Kur’ân bizlere sağ ve sol yolun yolcularının durum ve akıbetlerini resmeder, Hz. Âdem (aleyhisselâm) ile Şeytan, Habil ile Kabil, Hz. Musa (aleyhisselâm) ile Firavun, Hz. İbrahim (aleyhisselâm) ile Nemrut; bunlardan hangisine benzeyeceğimize kendimiz karar vereceğiz.

Elimizde şahsî, ailevî ve içtimaî problemleri çözecek bir iksir var; Din! “Din, hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhyâ-i dinle olur, şu milletin ihyâsı.” (Lemeât). İster ferdî, ister millet olarak dirilmek emelinde isek, hayatımızın canı ve kanı mesabesinde Muhammedî (aleyhissalâtü vesselâm) duygu ve düşünceyi ihya etmek ve hayata hayat kılmalıyız ki şirk, fısk ve küfür karanlıkları, o nur ile izale olsun, iki cihanımız bu nur ile aydınlansın, şiddetli fırtınalar ve sarsıntılar karşısında sarsılmaz ve yıkılmaz yeni bir dünya inşa etme istikametinde adım atmış olalım.

Bireyselliğin Panzehiri Sofra

Sofra yeryüzü demektir, nimet, birlik, bereket ve sevgi gibi birçok güzelliği çağrıştıran bir kavramdır, aile olmanın ve sosyalleşmenin ilk tohumlarının atıldığı yerdir. Sofra, bireyselleşmenin de sağlıklı noktada tutulabilmesi için önemli bir panzehirdir, sofrayı korumak bu yüzden çok önemlidir, küreselleşen dünya da çocuklarımızı bireyselliğin büyüleyici ağına kaptırmamak için evlerimizde sofrayı kurmak ve aile fertlerini en azından günde bir kaç kere bir sofra etrafında toplamalıyız. Bizim nesil bu yönü ile bugünün nesillerinden daha talihli idi, çocukluğumuzda günde iki üç defa ailemiz ile aynı sofrada bir araya gelirdik, bu hem aile bağlarını güçlendirir hem de şuuraltı dünyamıza eneden nahnüye geçiş tohumları serperdi. Allah (celle celâluhu) kullarından ben değil, biz kelimesini duymak istediğini Kur’ân’da bildiriyor; “Ben deme, biz de.” diyor. Bizler de bu emre itaat ederek günde en az 40 defa “Allahım! Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz” (Fatiha, 1/5) diyerek, mübarek bir halkanın fertleri olarak, O’na (celle celâluhu) arz-ı hâl de bulunuyoruz, Allah (celle celâluhu) bizler için ferdiyetin sınırını çizdikten sonra, hemen bir halkaya dâhil olmamızı ve cemaat bereketinden istifade etmemizi bu ayet ile salık veriyor.

Anadolu içlerinde seyahat ederken yol kenarlarındaki tarlalar dikkatimi çekerdi. İçlerinde tek tük gölgesinden istifade adına dikilmiş ağaçlar olurdu. Yılda üç beş gün yağmur ile buluşan bu ağaçları her gördüğümde aklıma şu misal gelirdi: Karadeniz’de veya sair yerlerde cemaat halinde bir araya gelen bu ağaçlar bir orman teşkil ediyor ve oraların iklimlerini değiştiriyor, kurak yerleri bahara taşıyor ve yağmuru celp ediyorlar. Yağmurun bir ismi de rahmettir ve Allah (celle celâluhu), birlikte hareket edenler şuursuz bile olsa tepelerinden sağanak sağanak rahmet yağdırıyor. Aklı olmayan odunlar bile bir araya gelerek bir sofra teşkil ettiğinde, oraya rahmet yağıyor. Bu düşünceler içinde kendi kendime şöyle derdim; insan olan insan buradan ders almalı değil mi! Niye birlik olamıyoruz? Neyi paylaşamıyoruz? Odunlardan bari ders alsa idik!

En Güzel Sofra

“Nebiyy-i Zîşân’ın (aleyhisselam) makam-ı mahmûdu İlâhî bir mâide ve Rabbânî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzi edilen lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor.” (Mesnevi-i Nuriye) Yukarda ifade ettiğimiz gibi, sofra ikram demektir, birlik ve beraberlik demektir, birlik ve beraberlik ise bereketin kaynağıdır: “Yemeği toplu olarak yiyin; bereket topluluktadır.” (İbn-i Mace).

Yeryüzünde birlik ve beraberliğin sağlanacağı en güzel sofra ise Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) sofrasıdır. Nebiyy-i Zîşân bitmez tükenmez mübarek bir sofradır. Bediüzzaman Hazretleri risalelerinde enfes bir teşbih ile Efendimiz’i sofra ve akarsuya benzetmiş, sofra nimetleri, akan bir su kaynağı ise hayatı çağrıştırıyor. O zaman ebedi nimet ve hayat isteyenler, bu dünya çölünde nefsin elinden yananlar, bireysellik girdabında kavrulanlar, O’na (aleyhissalâtü vesselâm) koşmalı ki ebedi bir hayat ve nimete mazhar olsunlar. Sünneti seniyeye ittiba ve O’na (aleyhissalâtü vesselâm) iktida eden insanlar sadece bu dünya da değil, ahirette de liva-ül hamd sancağı altında toplanmaya ve ebedi kevser havuzunun suyundan içmeye namzet hale geleceklerdir. Onun için bu yolun yolcuları, Muhammedi sofranın müdavimleri, dünyada da ukbada da feyiz ve berekete mazhar olurlar.

Peki, bu sofranın adabı nedir? Bu sofra kul olma, benlikten sıyrılma eneyi yırtıp nahnüye, oradan da hüveye taşınma rampasıdır. Yükselmenin şifresi ise hamddir. Makam-ı Mahmud bu noktaya işaret etmektedir, Bizlere düşen Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)nimeti de dahil olmak üzere, nimeti verene yönelmek, Mün’im-i Hakikiyi tanımak ve ebediyetin melik ve malikinin bize sunduğu bu sofraya koşmaktır. Bir buz parçası hükmünde olan enelerimizi bu sofrada eritmek, nahnü yolundan Hüve’ye yürümektir.

“Evet, bahtiyar odur ki, kevser-i Kur’ânîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nev’indeki şahsiyetini ve enâniyetini o havuz içine atıp eritendir.” (Yirmi Birinci Lem’a).

İşte o zaman dünyada bu sofra vasıtasıyla maddî ve manevî nimetlere mazhar olduğumuz gibi, ahirette de kevser ve şefaat nimetine (Buhârî, Tefsîr, 17/5) mazhar oluruz inşallah.