Edebiyat duygu, düşünce ve hayallerin okuyucuda heyecan, hayranlık ve estetik zevki uyandıracak şekilde ifade edilme sanatıdır.[1] Daha kuşatıcı bir ifade ile, nazım ve nesir yoluyla hâle göre söylenen ya da yazılan zarif, ölçülü, âhenkli, dil kurallarına uygun sözler veya bu çerçevedeki sözlerden bahseden ilimdir.[2] Tasavvufî düşünce de mevcûdiyetini belli ölçüde edebiyatın bu güzelliğinden istifâdeyle sürdürmüş ve devamlılığını bu şekilde muhafaza etmiş gibi gözükmektedir.

Kâinatın İftihar Tablosu Efendimiz Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselam), Arap Dili ve Edebiyatı içinde –daha doğru bir ifade ile üstünde– Kur’ân-ı Hakîm’den sonra en müstesna konumu hâiz olan vecîz ve belîğ ifadelerinden başlayarak, “İnsanlığın Efendisi’nin mübarek beyanları, beyanların da efendisi konumundadırlar.” sözü bu hakikati ne kadar da güzel anlatır. Tasavvufun bir müessese haline geldiği zaman dilimlerine ve günümüze gelinceye kadar olan vetirede mutasavvıfların ifadelerine bakılacak olursa, onların nesir ve nazımlarında edebiyatın bu büyüleyici güzelliği apaçık görülecektir. Resûlüllah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz şiirle iştigal etmemiş olsa bile, hak düşünceye hizmette bulunan ve “güzel”i tasvir eden şiire sahip çıkmıştır. Ayrıca şiirin nesirden de öte ayrı bir câzibesi ve tesiri olduğundandır ki sûfilerin pek çoğu hislerini öteden beri şiirle dile getirmişlerdir.

Anadolu’da her sesi samimiyet gamzeden Yunus Emre’yle başlayan Tasavvufî Halk Edebiyatı’nın gelişmesinde Şeyh Aziz Mahmud Hüdâyi’nin şiirleri de önemli bir yer tutar. Hüdayî Hazretlerinin yazmış olduğu şiirlerin mevzûunu, diğer mutasavvıf şairlerin şiirlerinde olduğu gibi, Yüce Allah’ın (celle celâluhu) lütufları ve kudreti, benlik, nefis ve onun terbiyesi, vahdet ve kesret, hakîkat yolları, ibâdet, aşk, fenâ ve bekâ, dünyanın cazibedar güzelliklerine meyletmeme gibi kalb-ruh hayatına dair temel konular teşkil eder.

Hüdayî Dîvânı, onun yazdığı ilk ilâhî olan tevhid ilâhîsiyle başlar:

Tevhîd ile olur her derde derman,

Hakk’a tevhîd ile ermiş erenler;

Tevhîd ile olur her müşkil âsân,

Hakk’a tevhîd ile ermiş erenler.

Bu dörtlük, bir esere konusuyla ilgili ifadeler kullanarak güzel bir üslupla başlama anlamına gelen berâat-i istihlâl türündendir ve dîvanın genel muhtevası hakkında bize bir fikir sunmaktadır.

Şiirlerinde sade bir Türkçe kullanan Aziz Mahmud Hüdayî Hazretleri, tasavvufî konu ve kavramlar hakkındaki duygu ve düşüncelerini ortaya koyarken şiirin kendisini gaye telakkî etmemiş, onu, zevkine varmış olduğu ma’rifet-i İlahiye ve hakâik-ı İslamiye’yi başka gönüllere ulaştırmak ve insanlar için lüzumlu gördüğü bir takım nasihat ve tavsiyelerde bulunmak için bir araç olarak görmüştür. Aynı asrı paylaştığı diğer şairlere nazaran çok daha sade bir dil kullanması ve lirik bir üsluptan ziyade, eğitici ve öğretici –bir manada didaktik- bir üslubu tercih etmesi, onun anlaşılmayı zorlaştırmak suretiyle ona sun’î bir kıymet atfetmeye çalışmadığını yahut şiirle sadece bir sanat gayesi gütmediğini gösterir.

Tasavvufta önemli temalardan biri olan âlemden ibret alma meselesi Aziz Mahmud Hüdayî’nin şiirlerinde de sık sık işlenen bir husustur. Mesela o, yine tevhîd şiirinde:

“Âleme ibret gözüyle bakanlar,

Çırâğın nur-ı Mevlâ’dan yakanlar;

Yerden gökten geçüp, Arş’a çıkanlar,

Hakk’a tevhîd ile ermiş erenler.

Aldanma key sakın bu kainata,

Geç ağ ü karadan bak nur-i Zat’a;

Ermek istersen bakî hayata,

Hakk’a tevhîd ile ermiş erenler” derken de yol gösterici bir üslup içerisinde nazarların dünya hayatından, ukba hayatına çevrilmesinin gerekliliğini ifade eder. Bu büyük tasavvuf şairinin tevhîd şiirinde işlediği husus, sadece kelime-i tevhîdi söyleyip de icmalî olarak Cenab-ı Hakk’ın birliğine inanma şeklindeki bir iman değil; belki marifet-i İlahiye’yi zevk ederek Cenab-ı Allah’ın (celle celâluhu) birliğini vicdanında duyma şeklindeki bir iman olsa gerektir. Aziz Mahmud Hüdayî Camii imâmı Sâ’im Efendi’nin oğlu olan ve 26 yıl Hüdayî Dergahı’nda türbedarlık yapan usta sanatkâr Mustafa Düzgünman da bu ilâhî ile alakalı düşüncelerini aktarırken “Tevhid; şerîatla hakikatın, suret ile mananın, tenzîh ile tesbîhin cem’idir. Cenab-ı Hak tenzîh ile yâhut teşbîh ile bilinmez, ancak tevhîd ile bilinir. Tevhîdsiz Hakk’a ermeye, kamil olmaya imkan yoktur.” demiştir.[3]

Hüdayî’nin tevhîd ilâhîsinden başka şiirlerinde de vahdet-i vücûd düşüncesini ihsas eden ifâdeler bulunsa da, o hiçbir şiirinde bu mevzûyu açıkça ifade etmemiştir. Buna sebep olarak da Hüdayî’nin Din metodolojisinin prensiplerine son derece bağlı olması; aynı zamanda Ehl-i Sünnet çizgisinin çok sağlam bir takipçisi olması ve bahsi geçen mevzûun halk tarafından yanlış anlaşılmaya müsâit bulunması gösterilebilir. Büyük insanların büyüklüğünün emarelerinden birisi de onların “düz yığınları iltibasa sevkedebilecek”, “başkaları için fitne unsuru olabilecek” ve bir kısım “laubalilere mesnet teşkil edebilecek” beyan ve tavırlardan uzak durmalarıdır.

Hüdayî Hazretleri kâinatın, nurundan yaratıldığı Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed’e (aleyhissalâtü vesselam) olan medh ü senasını, mutlak inkiyadını ve tam teveccühünü;

“Kudûmun rahmet-i zevk ü safâdır yâ Resûlallah,

Zuhûrun derd-i uşşâka devâdır yâ Resûlallah.

Nebi idin dahi Âdem dururken mâ u tîn içre,

İmam-ı enbiyâ olsan revâdır yâ Rasûlallah” mısralarıyla ilan ederken,

Hüdayî’ye şefaat kıl, eğer zâhir eğer bâtın,

Kapuna intisap etmiş gedadır ya Resûlallah” diyerek de Efendiler Efendisi’ne (aleyhi efdalü’s-salavât) olan ihtiyacını, O’ndan dileğini ve nihayet O’nun kapısında bir bende olduğunu ilan eder. Nitekim öteden beri tasavvuf geleneğinde Efendiler Efendisi’ne (aleyhissalâtü vesselam) geda olmak ve bunu her daim dillendirmek, mertebeler üstü bir mertebe ve pek yüksek bir payenin ilanı kabul edilegelmiştir.

Hüdayî’nin dîvanında pek çok münacaat da yer almıştır. Bu yakarışlarından birinin, M. Fethullah Gülen Hocaefendi tarafından özel bir dua ve evrâd ü ezkâr mecmuası olarak hazırlanan El-Kulûbü’d-Dâria’ya dâhil edilmiştir. O, bu şiirlerinin birinde Cenab-ı Hakk’a şöyle niyaz ve arz-ı halde bulunur:

“Fazlın ile çünkü ihsan eyledin,

Ehl-i İslâm ile ehl-i iman eyledin;

Nice lütf u nice ihsan eyledin,

Sen inayet eyle Allahım medet” dörtlüğünde Rahmeti Sonsuz Rahman ü Rahîm’in ihsan etmiş olduğu nimetlere karşı şükür hislerini ifade ettikten sonra, yine O Zü’l-Cemâl’in inayetine sığınıyor ve biricik Rabbinden istimdat ediyor.

Hazreti Hüdayî bir başka dörtlüğünde de şükür ve tevekkül hislerini tam bir tevhid düşüncesi çerçevesinde şöyle dile getirir:

Alan Sensin veren Sensin kılan Sen,

Ne verdinse odur dahî nemiz var;

Hakîkat üzre anlayıp bilen sen;

Ne verdinse odur dahî nemiz var.

Hazreti Hüdayî’nin bu ilâhîyi oğullarının sünnet düğünü münasebetiyle “dünyaya meyletti” diye kendisine ta’rizde bulunanlara karşı söylediği rivâyet edilmiştir.[4] Bu ve benzeri şiirlerinde de görüldüğü üzere, Aziz Mahmud Hüdayî’nin şiirlerinde tavizsiz, dupduru bir tevhid telakkîsi nümâyandır.

Bir başka şiirinde de Hazreti Hüdayî, Resûl-i Ekrem Efendimiz’den şefaat niyaz ederken O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle hitap eder:

Nice bir hasret oduna yanalım,

Yâ Rasûlallah şefaat kıl meded;

Kevser-i vahdetten içir, kanalım,

Yâ Habîballah şefaat kıl meded.

Hüdayî’nin dîvânında Türkçe şiirlerin yanısıra Arapça şiirler, Türkçe ve Farsça mülemmâlar da (başka dillerden alınma parçalar bulunan veya birkaç dilde yazılan şiirler) bulunmaktadır. Mülemmâlarına bir örnek olarak Arapça ve Türkçe olmak üzere iki dilde yazdığı şu dörtlüğü verelim:

Lekad ebda’tenâ bi’l kâfi ve’n-nûn,

Teâlâ şânüke amma yekûlûn;

Olalım lütf-i ihsânına makrûn,

Kulun Mevlâ’dan artık ya kimi var!?

Hâzin-i esrâr-ı lâhût ol ki sultanlık budur,

“Kenz-i lâ yefnâ”ya mâlik ol beyim hanlık budur mülemmâsını ise Kanûnî Sultan Süleyman’a nazîre olarak yazdığı söylenmiştir.[5]

“Sultan Üçüncü Murad’ın vefâtı üzerine de,

Yalancı dünyâya aldanma yâ hû,

Bu dernek dağılır, dîvan eğlenmez;

İki kapılı vîrânedir bu,

Bunda konan göçer, mihmân eğlenmez” dörtlüğüyle başlayan şiirini kaleme almıştır.[6]

Bu büyük gönül eri, kalb ve ruh insanı Aziz Mahmud Hüdayî Hazretlerinin bir defasında Üsküdar’dan Sirkeci’ye müridleriyle beraber kayıkla geçerken şiddetli bir fırtınaya yakalandıkları ve o esnada şu dörtlükle başlayan şiirini söylediği; onun Cenab-ı Semî ü Basîr’e bu şekilde tazarruunun hemen akabinde denizin sakinleştiği, dalgaların küçüldüğü ve kayığın dört tarafının sütliman olduğu da yine bize ulaşan rivayetler arasındadır:[7]

Allahümme yâ Hâdî,

Âsân eyle yolumuz;

Sehl-i ubûru’l-vâdi,

Tiz geçür, tut elimiz.

O zamandan beri kayıkçılar arasında boğazın o kısmında en fırtınalı havalarda dahî sâkin bir yolun bulunduğu düşüncesi hâkim hale gelmiş ve kayıkçılar o yola “Hüdayî yolu” diyegelmişlerdir.[8]

Yunus Emre halk edebiyatımızın mihmandarı olması ve şiirlerinin halk arasında büyük teveccühe mazhar olması hasebiyle kendisinden sonra gelen pek çok şair üzerinde müessir olduğu gibi, Hüdayî üzerinde de etkili olmuştur. Mesela,

“Mecnun ister Leyla’yı,

Vamık özler Azra’yı;

N’idem gayrı sevdayı,

Bana Allahım gerek.

Bülbül güle karşı zâr,

Pervaneyi yakmış nar;

Her kulun bir derdi var,

Bana Allahım gerek” mısralarında görüldüğü üzere, onun bazı dörtlüklerinde Yunus’un şiirinin rengi ve deseni müşahede edilir.

Aziz Mahmud Hüdayî, bütün nazımlarında dinî prensipler çerçevesi içerisinde kalmış; heyecan dolu hislerini aksettirmekten ziyade ahlaka ve nihayet Din’e müteallik güzellikleri mürşidane bir üslupla seslendirmeye çalışmıştır.

İlâhî tarzında 250 kadar Türkçe şiirin yer aldığı, ayrıca Türkçe, Arapça ve az da olsa Farsça rubâî ve kıt’aları ihtivâ eden Hüdayî Dîvanı, edebiyat sahasında önemli bir yer tutmasına rağmen, değişik tabakalardan şairlerin hayatlarını kaleme alanlar, maalesef onu şairler arasında pek zikretmemişlerdir. Bununla beraber son yıllarda kendisine ve eserine gösterilen teveccüh memnuniyet vericidir. Geleceğin vefalı ve hakşinas nesilleri, bu ve benzeri kıymetli eserleri bulundukları tozlu rafların arasından çıkarıp bütün bir insanlığa takdim etmesini bileceklerdir.

Hazreti Hüdayî bir şair olarak hakkıyla iştihar etmediyse de yaşadığı zaman diliminde her hali ve kavliyle olduğu gibi şiirleriyle de hayli müessir olmuştur. Şiirlerinden pek çoğu bestelenmiş ve dergâhlarda okunmuştur. Bizzat yaptığı iki bestesi olduğu da söylenir. Bir ilâhîsinin, çağdaşı olan Şemseddin Sivasî’nin mevlidinin kenarına dercedilmiş olması, bu tarz ilâhîlerin mevlid âyinlerinde okunduğuna bir delil olsa gerektir.[9] Ayrıca Hüdayî’nin gazelleri Vahyî,[10] Sarı Abdullah Efendi, Şerhî ve Sipâhî[11] tarafından tahmis edilmiştir.

Osmanlı Sultanlarından Üçüncü Mustafa, Aziz Mahmud Hüdayî’nin,

“Alâ’ ey gevher-i kân-i risâlet,

Sana bin bin salât ile tahiyyet” beytini bir levhaya yazdırmış; vefat ettikten sonra da bu beyit türbesinin başucuna asılmıştır.[12]

İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri, Hüdayî Dîvânı hakkındaki mülâhazalarını şu şekilde dile getirir:

“Hüdayî’nin üç yüze karîb ilâhiyyâtı vardır ki; cümle hakâyıkı anda remz ve cemî’ esrârı derceylemiştir. Bir vechile ki, bu vadie, onun fevkinde kelam-ı manzûm carî olmak bir arife mukadder değildir.”[13]

Hüdayî Dîvânı, 1870 târihinde Sahhaf Nurî tarafından Külliyyât-ı Hüdayî nâmıyla, 1919–1921 yıllarında son Celvetî şeyhi Mehmet Gülşen tarafından Külliyyât-ı Hazreti Hüdayî adıyla Osmanlı Türkçesiyle ve 1970 yılında Kemâlettin Şenocak tarafından Kutbu’l-Ârifîn Seyyid Aziz Mahmud Hüdayî: Hayatı, Menâkıbi ve Eserleri adıyla günümüz Türkçesiyle neşredilmiştir. Dünyanın değişik yerlerindeki yazma nüshalarının sayısı 40’a ulaşmaktadır.[14] Bir neşri de Ziver Tezeren tarafından 1986 yılında yapılmıştır.[15] 2005 yılında Mustafa Tatcı ve Musa Yıldız tarafından Dîvan-ı İlahiyat ismiyle tıpkıbasımı gerçekleştirilmiştir.

Cenab-ı Mevlâ’dan bizleri Aziz Mahmud Hüdayî Hazretleri gibi gönül insanları zincirinin altın halkalarından birisi kılmasını niyaz ederiz.

Dipnotlar

[1] T.D.V. İslam Ansiklopedisi, Edebiyat mad. (Abdulbâkî Gölpınarlı).

[2] M. Fethullah Gülen, Beyan, İzmir, 2012, s. 27.

[3] Kemalettin Şenocak, Kutbu’l Ârifîn Seyyid Aziz Mahmud Hüdayî; Hayatı, Menâkıbi ve Eserleri, İstanbul, 1970, s. 7.

[4] Mehmet Gülşen, Külliyyât-ı Hazret-i Hüdayî, İstanbul, 1953, s. 73.

[5] Gülşen, a.g.e, s. 69.

[6] Gülşen, a.g.e. s. 79.

[7] Gülşen, a.g.e. s. 80.

[8] Gülşen, a.g.e. s. 13.

[9] F. Abdullah Tansel, “Seyyid Aziz Mahmud Hüdayî”, A.Ü.İ.F. Dergisi, 1967/15.

[10] Gülşen, a.g.e. s. 160.

[11] Gülşen, a.g.e. s. 167.

[12] Gülşen, a.g.e. s. 57.

[13] İsmâîl Hakkı Bursevî, Silsilenâme-i Celvetiyye, İstanbul, 1291, s. 85.

[14] Örnek olarak: Süleymaniye Kütüphanesi, Hacı Mahmud Ef. Bl., Yz. Nu: 2372/2. Yk. 54b-173a. Harekeli Nesih.; Berlin Türkçe Yazmalar Kataloğu: 350.

[15] Ziver Tezeren, Seyyid Aziz Mahmud Hüdayî Dîvânı, İstanbul,1985, s. 1.

Paylaş
Önceki İçerikHasbıhâl
Sonraki İçerikMecnȗnun Olayım