Onu ilk defa 1990 yılında, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Üsküdar’daki Valide Sultan Camii’nde yaptığı “Sonsuz Nur: Efendimiz” (sallahu aleyhi vesellem) konulu vaazında görmüştüm. Kürsüye yakın bir yere oturmuş, tam konsantrasyon içinde, ağlayarak hatibi dinliyordu.

Hatibin sözleriyle beraber, bütün hissiyatını da üzerine çekmiş gibiydi. Zira ağlamanın ötesinde, yerinde sabit duramayacak derecede titreyerek, hıçkırık krizi yaşıyordu. Tabiî ki bu durum, hemen yanında oturan beni ve yakın çevredekileri de etkilemiş, bizi de bir ağlama atmosferine çekmişti. Duyarlılığının fevkalade olduğunu bildiğimiz hatibin bu manzarayı görmemesi mümkün değildi. Yer yer ağlamaktan krizlere giren bu gönül insanına bakıyor, o da ağlıyor, o ağladıkça cemaat de ağlıyordu. Yıllar geçmiş olmasına rağmen o anları düşününce, aynı atmosferi hissetmeye başlıyorum ve bir iç çekerek “Hey gidi günler!” diyorum.

Vaazın bitiminde hatip kürsüden inerken, ağlayan bu insana, gözyaşlarını silmesi için bir mendil fırlatıverdi. O da mendili ciddi bir arzu ve iştiyakla havada kapıverdi; yüzüne, gözüne sürerek koklamaya başladı. Artık dayanacak gücü kalmamıştı ki bir anda yere yığıldı; bayılmıştı.

Hatip, her cuma aynı yerde bulunan bu kişiyle arkadaşlarının tanışmalarını ister. O tanışıklıkla da bu gönül insanı hizmet kervanındaki yerini alır.

Cuma vaazlarında kazandığı metafizik gerilimi aksiyona döker ve Hizmet içinde koşturmaya başlar. Artık o, altın neslin yetişmesi için gece gündüz koşturan bir Hizmet gönüllüsüdür. Ben de kendisi ile farklı mekânlarda aynı ortamı paylaşma fırsatı buldum. Zaruret miktarı konuşan, ama daha çok iş yapan bir aksiyon insanı olduğuna şahit oldum. Cemaatle kılınan namazlarda, daha sonra okunan Kur’ân’ı kerimleri dinlerken, o bilindik ağlama krizi tutardı.

Müteahhit Yusuf ağabey, himmet mevsimlerinde gücünün fevkinde himmet eder ve daha fazlasına da vesile olurdu. İzmir vaazlarına giderken otobüsümüzün adeta hizmetkârıydı. Öğrencilere hizmet etmekten, ikramda bulunmaktan özel bir haz alırdı.

Bir gün bir öğrenci evi daha açmamız gerektiğini söylediğimde, bir tanıdığının kiralık bir evi olduğunu söyledi. Ev sahibi, kalacakların öğrenci olduğunu öğrenince evini vermek istemedi. Olumsuz cevap alan Yusuf ağabey, kalbinden bir ok yemiş gibi irkildi ve ev sahibinin elini tutarak; “Sen ne dediğinin farkında mısın? Sen neye ‘hayır’ dediğini biliyor musun?” diyerek ağlamaya başladı. Bütün vücudu titriyordu, elini tuttuğu ev sahibini de titretiyordu. Kendinden geçmiş bu cezbe halindeki Yusuf ağabeyi teselli etmek ev sahibine düştü. “Yusuf sakin ol, sakin ol!” diyerek cebinden çıkardığı anahtarları avucuna koyuverdi.

Yine bir pazar sabahı evinin balkonunda misafirleri için bir kahvaltı sofrası hazırlar. Karşıdaki manzara; İstanbul Boğazı, Marmara Denizi, Kız Kulesi ve bütün heybeti ile Topkapı Sarayı’dır. Gelen misafirlerden biri esprili bir şekilde: “Maşallah Yusuf, maşallah! Cenneti burada yaşıyorsun” diye seslenir. Bu şakayı ciddiye alan bu ciddi adam; oracıkta ağlamaya başlar ve “Beni ikaz ettiğin için teşekkür ederim” der, ertesi günlerde de apar topar o evden taşınır, daha mütevazı bir eve yerleşir.

Artık Hizmet, yurtdışına açılmaya başlamıştır. Yepyeni heyecanların yaşanmaya başladığı yıllara girilir. Kuralar çekilir ve Hizmet’in ilk muhacirleri bilmedikleri ülkelere uçmak için sıralarını bekler. Her türlü mahrumiyetin yaşandığı, gönül bağımızın olduğu ülkelerden birisi de Afganistan’dır. Önce Ruslarla, daha sonra da kendi içlerinde yaşanan savaşlar ülkeyi harabeye çevirmiş, hasar görmeyen bina kalmamış ve fakirliğin hat safhada olduğu bir ülke… O zor şartlarda okulları eğitime hazırlayacak, hasarlı binaları onaracak bir inşaat ekibi kurulur. Bu ekibin başına da Yusuf ağabey getirilir. Ekip Türkiye’den ayrılmadan önce, duasını almak üzere Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ziyarete gider. Ekibin içinde Yusuf ağabeyi gören Hocaefendi yanındakilere döner ve “Tam aradığım adamı bulmuşsunuz, zira gidilen yer ancak yürekli insanların katlanabileceği bir ülkedir” der. Yusuf ağabey, yaklaşık bir yıla yakın inşaatlarda çalışır ve okulların açılmasıyla yurda döner.

O yıllardaki ihtiyacı gören Yusuf ağabey, hemen hemen bütün mal varlığını vakfeder ve ailesinin desteği ile bir büfe açarak geçimini temin etmeye çalışır. Bir sabah işe çıkmadan önce oğlu, babasının yanına gelerek o gece gördüğü rüyasını anlatır: “Çok güzel bir kapı gördüm, yaklaştım ve kapı açıldı. Birbirinden güzel manzaraları ve mekânları seyre daldım. Buranın Cennet bahçesi olduğunu söylediler. Tam içeri girecektim ki görevliler izin vermedi ve “Biz seni değil, babanı bekliyoruz” dediler.

Rüyayı dinleyen Yusuf ağabey, oğluna, rüyasını kimseye anlatmamasını tembihleyerek işine gider. Öğle saatlerinde, sandalyesinde otururken kolunu masaya dayayıp çenesini tutarak ruhunun ufkuna kanat çırpar.

Cenaze namazına iştirak eden bir ağabeyimiz, namaz kılındıktan sonra tabutun üzerine semadan rengârenk, ışıl ışıl, manevî bir yağmurun yağdığını müşahede eder.

Beden kafesine sığmayan bu gönül insanı, bugünleri görseydi günümüzün Yusuf’larına ağlamaktan göz pınarları kurur, belki de kalbi çatlardı. Bir dava ve gönül insanının nasıl olması gerektiğini gösterdin, bütün sevenlerinin gönlünde bir hüzün bıraktın, ama sen de sonsuzluk kervanına katıldın. Ruhun şad olsun “ağlayan adam.”

 

Paylaş
Önceki İçerikTarih Şuuru
Sonraki İçerikMelek Sesi