Bir takım fikir ve hisleri telkin etmek, elde edilmesi istenen ağacın bir parçasını anaç üzerine kaynaştırmak, vücut bağışıklığını ve direncini artırmak için bünyeye bazı faktörleri almak gibi mânâlara gelen aşılamak fiili, genellikle “daha iyi, mukavemeti yüksek ve kaliteli hale dönüştürmek” anlamında kullanılır.

Hastalık olmadan tedbir alınması ve koruyucu hekimlik kurallarına uyulması İslam’da esastır. Koruyucu hekimlik uygulamalarının en önemli yöntemlerinden biri olan aşılar vasıtasıyla immün sistemin uyarılarak hastalık amiline karşı geliştirilen cevap, Rabbimizin Hafîz isminin bir cilvesi olarak kayıt altına alınıp saklanır. Hastalık sebebi olabilecek mikrop ile karşılaşma durumunda, daha önce kayıt altına alınan bu cevap sayesinde hastalıklara karşı mukavemet gelişimi temin edilir. Bu durumu tıpkı Kur’ân’da yer alan İlâhî beyanlar ile muhatapların aşılanarak, hitabı kabul eden insanın mahiyetinde oluşturduğu değişmelerin kayıt altına alınıp kastedilen olayla karşılaşıldığında hafızadaki cevabın devreye girerek ferdin duruşunun belirlenmesine benzetebiliriz. İlahî muhataplığı kabul edip uygun ve güçlü bir manevi bağışıklık cevabı geliştirenler, bu tür “hastalık” amilleriyle karşılaşsalar ve sarsılsalar da hasta olmazlar. Öğrenilen her yeni hüküm, onlar için adeta bir aşı tesiri yapar; bir ömür sıhhat ve afiyet içinde olurlar.

Sosyal bir varlık olan insan, hastalığa sebep olabilecek binlerce mikropla temas etmekte, çoğuna fıtrî bağışıklık sistemi ile karşı koyabilmektedir. Bulaşıcı hastalıkların ve dünya nüfusunun artması, yayılmacı özelliğe sahip mikropların bulaşmasını kolaylaştırmakta, bir anda çok sayıda insan hastalanmakta ve bunların bir kısmı ölmektedir. Özellikle bulaşıcı hastalıklardan korunmak için üretilmiş aşılar; çocukları, hamileleri, kronik hastalığı olan fertleri ve kanser hastalarını da korumaya katkı sağladığı için toplum sağlığını yakından ilgilendirir.

Aşılamanın Doğuşu

Aşı tarihinde ilk çalışmaların çiçek hastalığını kontrol etme gayretleriyle başladığı bilinir. Yaklaşık bin yıl önce, Çinliler çiçek hastalarının yaralarından elde ettikleri salgıları kurutup bağışıklık kazandırmak maksadıyla buruna üfleyerek, bu hastalıkla karşılaşmaları durumunda direnç kazandırmayı düşünmüşlerdir.[1] 17. asırda Hindistan’da kazımaadı verilen, hastalık sebebi virüsün cilt içine çizilerek aşılanması, hastalıklardan korunmada yeni bir yol aradıklarına işaret etmektedir.

1796’da “İmmünolojinin Babası” olarak bilinen Edward Jenner’in çiçek hastalığı salgını sırasında Sığır Çiçekleri ile sık teması olan sütçü kızların nadiren çiçek hastalığına yakalandığını gözlemlemesi neticesinde yürüttüğü çalışmalar, çiçek aşısının keşfine vesile olmuştur. Çiçek hastalığı ile başlayan mücadele 1980’de (yaklaşık 200 yıl sonra) Dünya Sağlık Teşkilatı’nın çiçek hastalığının dünya üzerinden kalktığını ilan etmesiyle son bulmuştur.

Louis Pasteur’ün fermentasyon (mayalanma) ve pastörizasyon (mikroplardan arındırma) buluşuna imza atmasının, aşı çalışmalarındaki önemi büyüktür. 1881 yılında Pasteur’ün, Fransa’daki kümes hayvanlarını kırıp geçiren tavuk vebasını incelerken hayvanlarda kullanılmak üzere geliştirdiği şarbon aşısı, insanlarda kullanılabilecek şarbon aşılarının öncüsü olarak kabul edilmiştir. Ayrıca geliştirdiği bir serum türünü kuduz hayvanlara verdiğinde, hayvanlarda kudurma olmadığını fark etmesi üzerine, bu serumu uygun dozda insanlara uygulamaya karar verdi. Bir gün hastaneye kuduz bir köpeğin ısırdığı bir çocuk getirildi. Çocuğun hayatından ümidin kesildiği bir durumda bu serumu çocuk üzerinde üç hafta boyunca uyguladı ve çocuk tamamen iyileşti. Pasteur, insanlık için çok önemli olan kuduz aşısı ve serumunu keşfetti ve şarbon aşılarını geliştirerek o dönemin Avrupa’sında kahraman ilan edildi.[2]

Çalışmalarını sürdürebilmek için devlet başkanlarından maddî katkı talep eden Louis Pasteur’e II. Abdülhamit tarafından Mecidiye Nişanı ile beraber 10.000 frank verilerek üç kişiyi aşı konusunda yetiştirmesi istendi. Bu üç kişilik ekip yurda dönünce 1887’de Kuduz Tedavi Müessesesi kuruldu. Bu müessese, dünyanın üçüncü, doğunun ise ilk kuduz merkezi olmuştur. Aynı zamanda difteri, çiçek, sığır vebası, kızıl hastalığı gibi çok sayıda rahatsızlık için aşı ve serumun üretildiği bir merkez olarak hizmet vermiştir.[3]

Kuduz ve şarbon hastalığı alanındaki gelişmeler, 1921’de Fransız bilim adamları Albert Calmette ve Camille Guérin için meşhur BCG aşısını (Bacillus Calmette-Guérin) geliştirmelerinde ilham kaynağı olmuş ve tüberküloza karşı geliştirilen BCG aşısı, 1928’de Milletler Cemiyeti tarafından kabul edilmiştir.2 O yıllarda Lübeck’te yapılan bir klinik deney sırasında, kirlenmiş bir grup aşının 72 bebeğin ölümüne sebep olması, tartışmalara yol açmıştır. Hadisenin iç yüzü anlaşıldıktan sonra aşıya olan güven yeniden tesis edilmiştir. Dünya Sağlık Teşkilatı’na üye Türkiye de dâhil olmak üzere, 158 ülkenin ulusal aşı programında BCG aşısı yer almaktadır.

Aşı Nedir?

Aşı; enfeksiyon faillerinin zayıflatılmış veya öldürülmüş formlarının vücuda verilmesiyle fertlerde aktif bağışıklık sağlayan ve özellikle bulaşıcı hastalıklara karşı onları koruyan biyolojik bir maddedir. Aşılar genellikle iğne enjeksiyonu, bazen de ağız veya burun yolu ile uygulanır.

Ciddi mânâda aşı çalışmalarının 300 yıllık geçmişinin olduğu bildirilse de aslında insanlığın başlamasıyla birlikte insanoğlunun aşı vesilesiyle korunduğunu söyleyebiliriz. İnsanoğlu hayata gözlerini açtığı anda, ilk yudumladığı gıda olan anne sütü (kolostrum veya ağız sütü) vesilesi ile annenin geçirmiş olduğu enfeksiyonlara karşı üretilmiş spesifik antikorlar bebeğe aktarılır (pasif bağışıklık) ve böylelikle bebek, pek çok hastalıktan süt vasıtasıyla korunmuş olur. Hastalık failine doğrudan maruz kalmayı gerektirmeyen ve hiçbir yan tesiri olmayan bu bağışıklık şekli, savunma sistemleri henüz olgunlaşmamış, enfeksiyon yapabilecek binlerce mikroba açık bir bebeğin hayatta kalması için ne kadar mühimdir. Rabbimiz, bebekte emme arzu ve istidadını bebek doğmadan bünyesine yerleştirmekte, “Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler.” (Bakara, 2/233) buyurarak âdeta bebeğin ilk iki yılının hayat sigortasını da yapmış olmaktadır.

Hastalığı önlemek için aşı kullanımı, modern tıbbın geçen yüzyıldaki en büyük halk sağlığı başarısı olarak kabul edilmektedir. Dünya Sağlık Teşkilatı verilerine göre, her yıl 100 milyonun üzerinde çocuk aşılanmakta ve bu yolla 2,5 milyon çocuk ölümden korunmaktadır.

Bir aşının geliştirilmesi 15–20 yıl sürmekte ve üretim aşamasında 20’ye yakın klinik test gerekmektedir. Ciddi bir emek ve maliyet neticesinde üretilen aşıların nadiren de olsa istenmeyen yan tesirleri görülebilmekte ve bu yüzden bazı kişilerin öncülüğünde zaman zaman aşı karşıtlığı hareketleri ortaya çıkmaktadır.

Aşı Karşıtlığı

Aşı karşıtlığı ilk olarak 1772’de, İngiliz rahip Edmund Massey’in bir vaazında, hastalıkların insanlara günahları neticesinde verilen cezalar olduğundan bahsetmesi ve hastalıkları önlemeye çalışmak için yapılan aşıları “şeytanî operasyonlar” olarak adlandırması ile başlamıştır.[4] Çocukların aşılamasını mecburî kılan bir kanunun kabulünden sonra Londra’da aktivistlerin kurduğu Aşı Karşıtlığı Cemiyeti, hürriyetlerinin kısıtlandığını savunarak bu kanunlara karşı çıktı ve Birleşik Krallık Parlamentosunu geri adım atmaya zorladı.[5]

Otizm ve kızamık aşısı arasında bağ olabileceğine dair bilgilerin ve boğmaca aşısına bağlı nadiren görülebilen nörolojik reaksiyonların rapor halinde sunulması ile 1970–1974 yıllarında Birleşik Krallığın boğmaca aşısı alımı ve uygulamaları azaldı. Ancak bu eğilim, 1974’de boğmaca salgını ile sonuçlandı ve ölümlü vakaların görülmesi üzerine aşı uygulamalarına eskiden olduğu gibi devam edildi.

Son yıllarda aşı karşıtlığı; İngiliz hekim Andrew Wakefield’in önemli bir tıp dergisi olan Lancet’te neşrettiği kızamık, kabakulak ve kızamıkçık (MMR) aşısı ile küçük çocuklarda otizm gelişimi arasında bağlantı olduğunu iddia eden makalesinin ardından güçlü şekilde geri döndü.[6] Ancak Wakefield’in kusurlu ve etik olmayan araştırma usulleri sebebiyle bu yayını ciddi eleştiriler aldı. Sonunda Lancet çalışmayı geri çekti ve dergi editörü çalışmayı “tamamen yanlış” ilan etti.[7] Bu çalışma, 100 yıl içindeki “en zararlı tıbbî aldatmaca” olarak adlandırıldı.

Bu çalkantılarla Birleşik Krallık, İrlanda ve ABD gibi birçok ülkede MMR aşılama nispetleri önemli miktarda düştü. 1992 yılından sonra kızamığa bağlı ilk ölümlü vakaların görülmesi ile 2008 yılında kızamık, Birleşik Krallıkta endemik (belirli bölgede görülen salgın) olarak ilan edildi. Son olarak 2014–2015’te, Kaliforniya’da bir kızamık salgınının görülmesiyle Senato yeni aşı tasarısını kabul etti.

Aşı hakkında sosyal medyada ciddi bir bilgi kirliliği söz konusudur. Yapılan analizlerde aşılama hakkındaki YouTube videolarının %32’sinin aşılama karşıtı olduğu ve bunların daha fazla ilgi çektiği tespit edilmiştir.[8] Bu analizlerde, menfî propaganda yapan videolar üretilirken ilmî bilgileri çarpıtma, hipotez değiştirme, karşı düşünceleri sansürleme gibi dürüst olmayan taktikler kullanıldığı da bildirilmiştir.[9]

Dinî hassasiyetler, aşılamayı reddetmek için yaygın bir sebeptir. MMR aşısı bilhassa Hindular, Protestanlar, Ortodokslar, Yahudiler ve Yehova Şahitleri için tartışmalı bir konudur. MMR aşısında stabilize edici aktif madde olarak domuz jelatini kullanılması, Yahudiler ve Müslümanların bu aşıyı reddetme sebebidir. Ancak aşı üretiminde kullanılan ve domuzdan elde edilen ürünler, ağızdan alınması için kullanılan ve küçük peptitlere kadar saflaştırılan jelatinlerden farklıdır.[10] Domuz ürünleri ile üretilmiş ilaç ve aşı gibi tıbbî ürünlerin kullanımı konusunda din âlimlerinin farklı görüşleri mevcuttur. Takvayı gözeterek aşı olmayı reddeden kimseler, nüfusun belirli bir yüzdesinin aşı olmaması halinde, toplumda sürü bağışıklığının eşik değerin altına düşmesine ve hastalık taşıyıcılarının oranındaki artışa sebep olacaklarını, dolayısıyla toplum sağlığına zarar verebileceklerini unutmamalıdır.11 Salgınlar sadece millî sağlık sistemlerini zorlamakla kalmaz, aynı zamanda ölümcül kayıplara da sebep olur.

Aşı karşıtlarının diğer argümanları; aşıların enjeksiyon yerinde lokal reaksiyonlara yol açması, kısa süreli bağışıklık sağladığı için pekiştirici dozlara ihtiyaç duyulması, üretim aşamasında mikrobu zayıflatma işleminin yeterli yapılmamış olması halinde enfeksiyona sebep olması ve adjuvanlara ihtiyaç duyulması gibi dezavantajlardır. Adjuvanlar, kendileri antikor oluşturmayan, aşı cevabını ve tesirini, bağışıklık süresini güçlendirmek ve pekiştirme doz ihtiyacını azaltmak için aşılara eklenen alüminyum hidroksit ve fosfat gibi alüminyum tuzlarıdır.[11] Adjuvan etki (çoğaltıcı etki) arttıkça yan tesirlerin görülme riski de artmakta, ağrı, şişlik, enjeksiyon yerinde apse ve lenf bezlerinin büyümesi gibi lokal yan tesirlerin yanı sıra alerji, anaflaksi (alerjik şok), immün sistemin baskılanması ve otoimmün hastalıklar gibi sistemik yan tesirlerin nadiren ortaya çıkabileceği bildirilmektedir.[12] Bahsedilen dezavantajları en aza indirgemek için Hepatit B için geliştirilmiş ve başarı ile uygulanan biyoteknolojik aşılar üretilmeye başlanmıştır. Ancak bu aşılar da adjuvan ihtiyacı ve pahalı üretim şartları gerektirdiği için diğer klasik aşıların yerini henüz alamamıştır.

Yeni nesil antibiyotiklerin keşfi ve aşılamadaki ilerlemeler sonucunda enfeksiyon hastalıklarının kontrol altına alınma nispeti, eski çağlara göre daha iyi seviyededir, ancak yeterli değildir. Korona gibi büyük salgınlara (pandemilere) yol açabilen viral enfeksiyonlar önemini korumakta ve aşı ile ilgili çalışmalar gün geçtikçe hız kazanmaktadır. Uzmanlar Korona virüsü için yapılan aşı çalışmalarının bir yıl içinde biteceğini tahmin etmektedir.

Toplum sağlığını korumak her ferdin bir vazifesidir. Bu vazifeyi ifa etmek kimi zaman el yıkamak, kimi zaman doğru beslenmek, kimi zaman da aşı olmaktan geçer.

Dipnotlar

[1] Plotkin SA. Vaccines: past, present and future. Nat Med. 2005; (suppl)11: S5–11.

[2] Baker JP, Katz SL. Childhood vaccine development: an overview. Pediatr Res. 2004, 55:347–356.

[3] TC Sağlık Bakanlığı Aşı Portalı.

[4] name.umdl.umich.edu/N02782.0001.001

[5] io9.gizmodo.com/19th-century-documents-show-how-little-the-anti-vaxxers-1658381223

[6] dx.doi.org/10.1016/S0140-6736(97)11096-0

[7] www.theguardian.com/society/2010/feb/02/lancet-retracts-mmr-paper

[8] dx.doi.org/10.1001/jama.298.21.2482

[9] dx.doi.org/10.1016/j.vaccine.2011.11.112

[10] dx.doi.org/10.1016/j.tifs.2008.08.001

[11] Vogel FR, Hem SL, Immunologic Adjuvants; Plotkin SA, Orenstein WA, Offit PA (ed.). Vaccines, Philedelphia: WB Saunders, 2008, 59–71.

[12] Aguilar JC, Rodriguez EG. Vaccine adjuvants revisited. Vaccine, 2007, 25:3752–3762.