Herhangi bir sanat eseri, sanatkârın duygu, düşünce ve inanç dünyasının, ruh güzelliğinin yansımasından ibarettir. Mevlana’nın ifadesiyle, testinin içindekinin dışarıya sızmasıdır. Bu durum neredeyse bütün sanat dalları için geçerlidir.

Sanatın bir anlamı da eşyayı taklittir; ressamın veya heykeltıraşın, tabiatı veya bir insan vücudunu taklidi gibi… Kadim Yunan filozofları, “Sanat bir taklitten ibarettir.” demişlerdir.

Her sanatın bir icra gayesi vardır. Sanatkâr yeri gelir, sanatında güttüğü amaçla, bir toplumun inanç yapısına, ahlakî prensiplerine uymayan sanat eserleri üretebilir. Tevhid ve hikmete ters düşen eserlere imza atabilir. Hatta herhangi bir sanat ürünü, İspanyol filozof José Ortega y Gasset’in dediği gibi, halkı ikiye bölebilir.[1]

Tolstoy ile Wassily Kandinsky, sanatın bu kışkırtıcı yönlerini irdelerler. Tolstoy, insanlığın belli bir dönemde gerçek sanattan mahrum kalarak, sadece hazza hizmet eden sanatı ikame ettiğini söyler. Elit sanatçıların, inançlarını yitirmelerinden sonra, halkın sanatından uzaklaşmaya başladıklarını, bu yüzden iki ayrı sanatın ortaya çıktığını söyler: Halkın sanatı ve efendilerin sanatı.[2]

Rus ressam ve sanat teorisyeni Kandinsky, rotasından sapmış sanatçıyı ve sanatını sert ancak yerinde bir üslup ile eleştirir ve kibrini, hırsını tatmin etmenin sanatçının amacı haline geldiğini ifade eder. Böyle materyalist bir sanat telakkisinin; nefret, partizanlık, kamplaşma, kıskançlık ve entrika ile sonuçlandığını belirtir.[3] Bu tür sanat anlayışları, tevhid ve tenzihe muhaliftir. Allah (celle celâluhu) fiil, isim, sıfat, şuunat ve Zât’ında yarattıklarına benzemez. Kur’ân-ı Hakîm bu hakikati, “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 42/11) âyeti ile gözler önüne serer.

Sanatın ve sanatkârın bir toplum tarafından tanrılaştırılması da söz konusudur. G. V. Plehanov, “Sanatın asıl gayesi güzeli tanrılaştırmaktır.”[4] der. Albert Camus, çağımız sanatçısının kendine has kurallar “yarattığı” vehmine kapılarak zamanla kendini tanrı zannettiğini ifade eder.[5] Bu tür çarpık anlayışlar, Üstad Bediüzzaman’ın, “Memnu heykel, suretler, ya zulm-ü mütehaccir, ya mütecessid riyâ, ya müncemid hevestir. Ya tılsımdır; celb eder o habis ervahları.”[6] (Yasak heykel ve suretler, ya taş haline gelmiş zulüm ya da cisimleşmiş riya ve heveslerdir. Yahut kirli ruhları çeken bir tılsımdır.) cümlesini hatırlatır.

Bir Şaheser Olarak İnsan

Aleksey G. Sokolov’un sanat eserlerinin en önemlisi olarak gördüğü insanın[7] gayesi ne olabilir ve bu şaheserin sanatkârı kimdir? R. G. Collingwood’a göre, bir ressamdaki güzellik şuuru, onu bir sanat eseri vermeye sevk eder. Sanatkâr, aynı şuurla, resminin bir sonraki aşamasında ne yapacağına karar verir.[8]

Bediüzzaman Said Nursi’ye göre, bir eserdeki mükemmellik, onu meydana getiren fiilin mükemmelliğine delildir. Fiil ismin, isim sıfatın, sıfat şuunatın, şuunat da Zât’ın mükemmelliğine; sezgi yoluyla, zorunlu olarak ve açıkça işaret eder.[9]

“Her şeyin hilkatinde gayet derecede hüsn-ü sanat bulunması; nihayet derecede hakîm bir Sâni’in nakşı olduğunu gösterir. Evet, şu küçücük insan bedeni içinde bütün kâinatın fihristesini, bütün hazâin-i rahmetin anahtarlarını, bütün esmâlarının aynalarını derç etmek; nihayet derecede bir hüsn-ü sanat içinde bir hikmeti gösterir.[10]

Üstad Bediüzzaman’ın, “Nimete bakıldığı zaman Mün’im, sanata bakıldığı zaman Sâni’, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir.”[11] tespiti, sanatın hikmet boyutuna dikkat çeker. Hikmetin esası tevhiddir. Tevhide bağlanmayan hikmet, hakikî mânâsı olmayan, semeresiz faraziyelerden ibarettir. Bu yüzden Bediüzzaman, sanattan bahsederken hikmete dikkat çeker ve meseleyi Allah’a (celle celâluhu), O’nun sanatına ve Hakîm, Sâni’, Cemil gibi isimlerine bağlar.

Sanat buutlu hikmetin, Allah’a halife olma, eşya ve hadiseler üzerinde tasarrufta bulunma, tabiata müdahale etme gibi yönleri de vardır ki Fethullah Gülen Hocaefendi bu konuda şu tespitte bulunur: “Sebepler ve illetler âlemine yönelerek, varlığı fayda ve maslahat yanlarıyla görüp tanımak, tahlil ve terkiplerde bulunmak, Yaratıcının halifesi olma unvanıyla, O’nun izni ve emri dairesinde varlığa müdahale, hilâfet televvünlü, sanat buutlu hikmetin ayrı bir yanı(dır).”[12]

Bir sanat eserinin sanatkârından koparılarak anlaşılmaya çalışılması ne kadar akla aykırı ise, insan gibi ahsen-i takvim sırrına mazhar bir varlığın, Sâni-i Zülcelal’e bağlanmaması o derece akıl ve mantığa terstir. Allah’ın (celle celâluhu) hikmetine dayanmayan, O’nun hududuna hürmet etmeyen bir sanat anlayışı; ifsada açık, kutuplaştırıcı, hazcı ve materyalist bir karakter taşır. Necip Fazıl’ın mısraları da bu hakikate işaret eder:

 

Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış.

Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış…

 

Dipnotlar

[1] José Ortega y Gasset, Sanatın İnsansızlaştırılması ve Roman Üstüne Düşünceler,İstanbul: Yapı Kredi Yayınları,Çeviren: Neyyire Gül Işık, 2017.

[2] L.N. Tolstoy, Sanat Nedir?, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2007.

[3] Wassily Kandinsky, Sanatta Ruhsallık Üzerine, İstanbul: Altıkırkbeş Yayınları, 2010.

[4] G.V. Plehanov, Sanat ve Toplumsal Hayat, İstanbul: Sosyal Yayınlar, Çeviren: Cenap Karakaya, 1987, s. 12.

[5] Albert Camus, Sanatçı ve Çağı, Ankara: Bilgi Yayınevi, Çeviren: Yıldırım Keskin, 1965.

[6] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 794.

[7] Aleksey G. Sokolov, Sinema ve Televizyonda Görüntü Kurgusu, İstanbul: Agora Kitaplığı, Çeviren: Semir Aslanyürek, 2006, s. 14.

[8] R. G. Collingwood, Kısaca Sanat Felsefesi, Ankara: Bilgesu Yayıncılık, 2011, s. 10.

[9] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 325.

[10] A.g.e., s. 71.

[11] Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevî-i Nûriye, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2007, s. 44.

[12] M. Fethullah Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri-2, İstanbul: Nil Yayınları, 2005, s. 25.