I.

Kim ki ruhunu
cazip bir kafesle bulmuşsa ayna karşısında
mutlaka iffetle sınanmıştır o.
İnce kemikli elleriyle aralarken ıslak saçlarını
ve iyice çözerken ince ve kemikten taraklarla
kara yağlı fırçalarla yekindirirken kirpikleri
metal temaslardan gri bir serinlik peydahlayan kaşlara
zamanın eşyaya bariz ve dehşetengiz davranışını
duymak ya da yüz çevirmek ortasında
kendine kör, fakat kendini okutan okuyana
bir bildik insanlık öyküsüdür çünkü o tek başına.

II.

Dünya evinden mesel
rüzgârdan biniti altında seyrettiği Süleyman’ın.
İnsan da seyreder aynı şeyi ve seyredilir bir sürekli savrulmadır.
Sakınabilseydi sakınırdı bilen kendini o rüzgârdan
hani bilhassa sırtından vurduğu zaman kişinin arzular
tenindeki gömlek ya da kefen bir yelken gibi şaklayarak ihtirasa
açılınca yırtılırcasına hürlük şarkılarından ve cesaret kulpundan
kurtulunca palamar menzilin uzağında bir batışa
bak menzil dediklerine ki bir yer denizin içinde sudan
ve çıkılacak kara ki kapkara bir yalan.
Seyret işte orada bulutların
kızıllığın sathından topladığı cesetleri o rüzgârdan ağlarla
ve boşandığında yukarıdan topyekûn bir kabristan
gök hasreti duymamış ne çok insan
ne çok yokluk köpüğü vücûddan koptuğu bağlarla
aşktan da kesilmiş ne çok zindan
biriktikçe gecenin güvertesine bu ağır sağanakla
işte orada dağ diyemez kendisine değme dağlar
ve hiç yakılmamış ağıtlar bir ses edinir kendine orada buhardan.
Teklifi sorsan o biteviye yükselen dağa
o yılgın haşyet kitabına yaslansan
duyulmaz iniltisi buharın uğultusundan
kopar sarp kelimeler dökülür korkudan parça parça eteklerine
çarpar da kalbe utanır taşlığından.

III.

Zamanın kemirgenleri nasıl davrandıysa Süleyman’ın asâsına
öyle davrandı zorba saltanata dayananların payandasına.
Öyle ya kime ne verildiyse onunla sınandı
kime ne verildiyse ona dayandı; fakat
yeter mi bir günün beyine kof saltanat.
Bir günün beyliğinde mutlak hükümranlık
nasıl kurulur alınmadan asâların rövanşı.

Hani Süleyman’ın asâsı dahi yetti
vicdanın mabedini yükseltmek için çalıştırmaya cinleri ifritleri.
Süleyman korkusuyla, gelecekten haber veren onca şarlatan
elçinin gönderene döndüğünden bîhaber
kaldılar nice zaman zillet altında.
Celil bir Sultan’a dayanırdı çünkü Süleyman
görklü bir saltanatı sürerdi göklerin tarlasında.

İşte bir günün beyi de dayanıp saltanat asâsına
seyretmeliydi yükselişini kendi mabedinin.
Dört başı mamur bu rövanşın harcına
teri karışmalıydı Sultan’ın askerlerinin.
Eşsiz sunumlar zamanının kabaran dalgasıyla
zor muydu muhafızları dağa çıkarmak.
Ayartmanın değirmenine su taşıtan bunca pusula
bunca nesnenin üzerindeki davetkâr tütsü hünerli boya
ve kelimelerin ülkesini kuşatan kıvrak nifak
çullanarak yadigârına asâ-yı Musa’nın çıktılar yola

Yalan menzillerin kâffesini yutan ejderhayı
reklâmların üzerine salacak bir yed-i Musa yokluğu
birleşince her evde düzenli anonsların yapıldığı bir çağla
başladı hürlük şarkıları saltanat borazanlarından çağıldamaya.
Küresel ayinler eşliğinde yalıttılar ruhlarından cazip kafesleri
cazip kafesleri yurtlarından çıkardılar
tuttu maya.
Sultan’ın askerleri
vitrinlerden seçtiklerine yetişmek için bu yepyeni
ve bir arz dolusu diasporanın
firar edip kulları oldular biti bu yeni kanlanan zorbanın.
Kapattılar haysiyet elbisesini sandıklara
çanak yaptılar eritip zırhlarını
kondurup saltanat âsâsına kalelerinin burçlarına taktılar sonra.
Bir hükümranlık ki kalmadı sancağı dikilmedik saha.
Hangi kapıdan girilse artık
hakikat sevgisini yutmaya alesta bir demirbaş ejderha
göklerin çağrısına kapandıkça sakinleri
silkeletiyor iskeletini o kuduza
dökülüyor bir bir ahsen-i takvimin yaprakları
savruluyor kafesinden önce şefkat ve aşk sonra vefa
ve kanaat ardından izzet ve nihayet ar ve haya
benziyor ona; o oluyor uyduların buyruğuna uydukça
sınırsız menüden dolup dolup boşaldıkça çanaklar
batnın ve fercin emrine amade ordular köpük köpük kudurdukça
akıyor sokaklardan sıçrıyor ilan panolarına başların öne eğilmediği her yerden
kementler atılıyor boyuna.
Yükselttiği haz tapınağına
sığınmayan dayanmayan güvenmeyen bir saltanat kendinden emin
nasıl haber verebilirdi yoksa mutlak sahibinden geleceğin?
Bir savaş başlamadan daha
mıhlayabilir miydi yoksa çarmıha o savaşın mağlubunu?
Zafer şarabına ganimet sarayının revakları altında
vecd ile gark olabilir miydi galibin geniş korosu?

IV.

Evlerimizin süsünü ve hayatını
evlerimizden başka her yere ihraç edenleri
koysalardı içi aynalı tabutlara.
Söylerdi onlara tabut cazibenin sırrından
yığınla talibi olan metadaki pahaya
bir de toprak paha biçerdi.
Tarttığında bunları ilkin İsa’dan önce Yahya
odur kanı konan kadehe eti sunulan sunağa
o günden beri cazibin kemiğini şiddet
ile bürüyen et olmak teselli toprağa.

Kurulmuş sofraların bu en zavallısına
rüzgârın davranışını bekleyen adamlar var:
Musa’nın evlerinde ışıldayan adamlar.
Onlar daha gençken modası geçmiş
ve garip olanlar.
Üşüyorlar bu çağın eli uzun gecesinde
onun daha tüyü bitmemiş günden çaldığını biliyorlar
yürüyorlar yeri delecekmiş gibi değil öyle yürüyüşleri
yürüyorlar değil başları göğe erecekmiş gibi de
ne galiplerin coşkusu uğruyor onlara ne de yeis yenilgide.
Bekliyorlar şu haşin ve kalleş karanlığın tadımlık ertesini
ve onun peş peşe zifir bindirilmiş ertesinden ey sığındıran kendine
bu erlerin mutlak galip bildiler Seni; duyan ve esirgeyen işittiler
şu çapraşık geçitlerin geceden seçilmezliğinde Sen de
onları Senden umduklarına seç
ve şimdi büsbütün dürülmeden artık şu hurdahaş ikindide
gelsin helalleşsin üşüyenlerle batmadan munis güneş
defterin açısı daralıyor gitgide.

Paylaş
Önceki İçerikAffet Allah’ım
Sonraki İçerikAzim