ABD’ye Hocaefendi’yi ziyarete gitmiştim. Sohbetlerini yaptığı odanın duvarında “Fedakârlık Ya Hu!” levhası asılıydı. Anladım ki Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) adını güneşin doğup battığı yerlere götürebilmek için fedakârlık yapmak gerekiyordu.

Sovyetler Birliği kurulduktan sonra Türkiye ile Türk Cumhuriyetleri arasındaki ilişkiler bir anda kesilir. Kardeş topluluklar arasına adeta aşılmaz setler çekilir. Türkiye ile irtibat yasaklanır. Bu dönemde Türkiye hakkında konuşmak dahi suçtur. Bahtiyar Vahabzade, “Sovyetler döneminde Türkiye hakkında konuşmak yasaktı. İlkokulda öğretmenim bir defasında Türkiye konusu açıldığında pencereye döndü ve sessizce bekledi. Ben öğretmenimin ağladığını gördüm. Bizden Türkiye sevgisini sakladığına şahit olmuştum.” der.

Şairin bahsettiği istibdat dönemi sadece Azerbaycan’la sınırlı değildir; diğer Türk devletleri ile de ülkemiz arasındaki münasebetler sekteye uğrar. Bu süreç Sovyetler Birliğinin dağılmasına kadar devam eder. Birliğin dağılmasıyla Türkiye ve Türk cumhuriyetleri arasındaki münasebetler tekrar başlar. Uzun süren ayrılıktan sonra, Türk cumhuriyetleri arasındaki ekonomik ve kültürel münasebetler canlanır.

Sınırların açılmasıyla kardeş toplulukların yalnız olmadığını göstermek maksadıyla Türk müteşebbisler tarafından büyük fedakârlıkla açılan okullar, bir anda bu coğrafyada parmakla gösterilen kurumlar hâline gelir. Bu okullara çocuklarını vermek için aileler âdeta yarışırlar.

Yüzlerce eğitim gönüllüsü, arkalarına bakmadan ve maddî bir beklentiye girmeden, kutsî bir yolculuğa çıkar. Kısa sürede atılan adımlar neticesini göstermeye, fidanlar meyve vermeye başlar.

Bu kervana katılmayı Allah bana da 1995 yılında nasip etti. Azerbaycan’da öğretime başlayan Kafkas Üniversitesi’nde rektörlük yapmak için teklif geldi; seve seve kabul ettim, zira bu güzel faaliyetlerde benim de katkım olsun diye can atıyordum.

Üniversitede göreve başladım. Savaştan yeni çıkmış Azerbaycan’ın yanında olmak, onların zor zamanlarında dertlerine ortak olmak bizi mesut ediyordu.

Bahsedilen dönemde Azerbaycan ve Türkiye arasındaki münasebetler en üst sevide devam ediyordu. İki ülkenin devlet yetkilileri karşılıklı ziyaretlerde bulunuyorlardı. Görev yaptığım dönemde, merhum cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel, 7 Aralık 1995 tarihinde, Azerbaycan’a resmî bir ziyarette bulunmuştu. Azerbaycan Cumhurbaşkanı merhum Haydar Aliyev’le birlikte, Azerbaycan’da bulunan 29 üniversitenin rektörleri ile bir toplantı yaptılar. Her üniversitenin rektörü kendi üniversitesi hakkında bilgi verdi. Ben de Kafkas Üniversitesindeki eğitim ve öğretim faaliyetlerinden ve mezunlarımızın tamamının piyasada iş bulabildiğinden bahsettim.

Toplantıdan sonra Süleyman Bey, “Haydar Ağa, haydi bizim okula gidelim” dedi ve birlikte Milli Eğitim Bakanlığının Azerbaycan’da açtığı Türk Lisesini ziyarete gittiler. Bu ziyarete ben de katıldım. Okul müdürü yaptıkları çalışmaları anlattıktan sonra merhum Demirel’e öğretmen eksikliklerinin olduğunu söyledi.

Süleyman Bey, “Bakanlığımız sene başında, istediğiniz branşta ve sayıda öğretmen göndermiyor mu?” diye sordu.

Müdür Bey, “Gönderiyorlar efendim, ama buraya gelen öğretmenler, 1–1,5 ay görev yaptıktan sonra ‘Hafta sonu tatilimi Türkiye’de, ailemin yanında geçirmek istiyorum.’ diyerek gidiyorlar ve bir daha da geri dönmüyorlar.” diye cevap verdi.

Sonra aralarında şöyle bir diyalog geçti:

Süleyman Demirel: “Niçin dönmüyorlar?”

Müdür Bey: “Buranın şartlarını beğenmiyorlar, burada kalmak istemiyorlar ve buranın çocuklarına hizmet vermek istemiyorlar.”

“Dersler boş mu geçiyor?”

“Hayır, burada özel şirketlerin açtığı Türk kolejleri var, onlardan eksik öğretmenimizi temin ediyoruz.”

“Biz bu öğretmenlere ne kadar maaş veriyoruz ki burayı cazip bulmayıp geri dönüyorlar?”

“Efendim, Türkiye’den gelen bir öğretmenin oradaki maaşı ve sosyal hakları devam ediyor. Burada iaşe ve barınma ihtiyaçlarını karşılamanın yanında 1500 dolar da maaş veriyoruz.”

“Pekâlâ, buradaki Türk şirketlerinin açtığı özel okullar, öğretmenlerine bizden daha fazla maaş mı veriyorlar?”

“Onların öğretmenleri, Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığında öğretmen olmadıklarından sosyal hakları yok. İaşe ve barınma masrafları da karşılanmıyor. Bekârlar 250 dolar, evliler de 425 dolar maaş alıyorlar.”

“Onlar bu kadar düşük maaşa çalışacak fedakâr öğretmenleri nasıl buluyorlar?”

“Bu öğretmenleri ortaokul, lise ve üniversitedeyken ev ve yurtlarında barındırıyor, onlara burs veriyor ve fedakârlık ve adanmışlık vasıfları kazandırıyorlar. Onlar da karın tokluğuna dünyanın her tarafına gidiyorlar.”

Bunun üzerine Demirel şunları ifade etti: “Biz bu kadar fedakâr öğretmen yetiştirmediğimiz sürece ne bu okulları devam ettirebiliriz ne de yeni okul açabiliriz.”

Merhum Demirel’in takdirini kazanan eğitim gönüllüleri sadece Türk cumhuriyetlerinde gönüllere taht kurmamıştı. Benzer güzellikler dünyanın her köşesinde mevcuttu.

Temelinde rıza-yı İlâhî olan Hizmet Hareketi, gittiği her yere güzellikler götürmüştür. Hizmet’e dilbeste olanların gönülleri ummanlar gibi olduğundan her yerde bu sevgi mâkes bulmuş ve bulmaya da devam edecektir.

Almanya’da bir kişiyle tanıştım. Bana, “Hocam, ben eskiden Hizmet düşmanıydım. Bu süreçte, haklı zannettiğim insanların insafsızlığına, kin ve nefretlerine şahit olduktan sonra Hizmet’e girdim. Ancak Hizmet’in bütün müesseseleri kapandığından bir geleceği yok sanırım.” dedi.

“Siz ne iş yaparsınız?” diye sordum.

“Benim yaşlılara hizmet veren bir hastanem var. Yaşlılara hemşirelerle evlerinde hizmet veriyoruz, ağır hastaları da hastanede tedavi ediyoruz.” dedi.

“Doktor Bey, sizin hastanenizi belediye başkanı kapatsa ve daha sonra seçilen yeni başkan da hastane açma izni verse, yeni bir hastane açabilir misiniz?” diye sordum.

“Hocam, ben hastane açmayı ve hastalara nasıl hizmet edileceğini biliyorum. Bu konuda hizmet etme aşkı ve şevki de taşıyorum. Eskisinden daha iyisini açarım.” diye cevap verdi.

Bunun üzerine, “Doktor Bey, biz bu işe başladığımızda müesseselerimiz yoktu. Daha sonra anaokulundan üniversiteye; medyadan iş hayatına kadar hayatın her alanında kurumlar açtık. Bu işlerin nasıl yapıldığını öğrendik. Müesseselerimiz elimizden gitti, ama dünyada fedakârlığı ile bilinen eğitimli, tecrübeli bir cemaat olduk. Hizmettekiler yıkılmadı ve hizmet etme aşkı ve şevkine sahipler. İmkânlar elverdiğinde, eskisinden daha iyisini yapabiliriz.” dedim.

Doktor Bey, “Bunu hiç düşünmemiştim. Evet, donanımlı, eğitimli bir kadronuz var. Hizmet’in önünün açık olduğunu kabul ediyorum.” dedi.

Hizmet gönüllüleri sadece eğitim alanında insanlara hizmet götürmediler. Onların her hâli insanlara örnek oldu.

Düsseldorf’ta kampta kalan bir öğretmen arkadaşımız, yolda yürürken bir cüzdan bulur. Cüzdanı karakola götürür, fakat Almanca bilmediğinden meramını anlatamaz. Bir tercüman aracılığıyla cüzdanı yolda bulduğunu ifade eder.

Daha sonra polis memuruyla arkadaşımız arasında şöyle bir konuşma geçer:

“Cüzdan kime ait, içinde kimlik var mı, ne kadar para var?”

“Cüzdanı açıp bakmadım. Kime ait olduğunu ve içinde ne kadar para olduğunu da bilmiyorum.”

“Niçin açıp bakmadın?”

“Bana ait olmayan bir şeye bakmam doğru olmaz.”

Polis cüzdanı açar ve içinden 2300 avro nakit çıkar. “Almanya’da âdettendir, bulunan paranın %10’u bulana verilir.” diyerek 230 avroyu arkadaşımıza uzatır.

Arkadaşımız, “Ben bu parayı kabul edemem. Bana ait olmayan bir şeyi teslim etmem gerekir.” der.

Polis, “Cebinde ne kadar para var?” diye sorar.

Arkadaşımız cebindekileri çıkarır. Toplam 6 avro parası vardır.

Polis, “Siz Türkiye’de zulüm görüp Almanya’ya gelenlerden misiniz?” der.

Arkadaşımız, “Evet” deyince, tercüman orada bulunan yetkililere, “Bunlar Hizmet Hareketi mensuplarıdır.” diyerek Hizmet hakkında bilgi verir. Bu olayı arkadaşımızın kaldığı kamp müdürüne de bildirirler. Arkadaşımız kampa geldiğinde müdür kendisini kapıda karşılar.

Bir kampta, kamp müdiresi, tedarik ettiği çocuk elbiselerini almaları için anneleri bir odaya çağırır. Gelen her kadın üçer beşer elbise alır. Öğretmen bir bacımız, kızı için bir pijama ve bir de tişört alır ve kenara çekilir. Kamp müdiresi yanına gelir. “Siz Gülenist misiniz?” diye sorar. Bacımız “Nereden anladınız?” deyince, “Herkes çocukları için üçer beşer elbise aldı, ama siz kızınız için sadece bir takım aldınız ve başkalarının istifadesi için fedakârlık yaptınız. Oturuşunuz, kalkışınız, davranışlarınız çok farklı.” der.

Taşıma suyla değirmen dönmez. Hizmet değirmeninin suyu, ihlaslı gönüllere ve beklentisiz amellere ihsan edilen feyiz ve bereketlerden nebean etmektedir. Dünyanın her yerinde Hizmet terbiyesi almış öğretmenler, öğrenciler, akademisyenler, girişimciler ve gönüllüler; hizmetleri devam ettiriyorlar. Fedakârlık ölmediği sürece Hizmet’in geleceği var demektir.