Bir lokmayı ağzımıza attıktan sonra o gıda karışımının içindeki, vücudumuza faydalı yapı taşlarının, yakıt maddelerinin, çeşitli düzenlemelerde rol verilen vitamin ve minerallerin her birinin ayrıştırılıp istenen vazife mahallerine sevk edilmesinde irademiz ne kadar rol oynuyor?

Sindirim işleminde ilk kademe; ağızdan itibaren çok iyi koordine edilmiş çiğneme, yemek borusu, mide ve bağırsak hareketleri ile yiyecek maddelerinin mekanik olarak parçalanmasıdır. İkinci aşama ise yiyeceklerin sindirim sistemindeki çok sayıda enzimle karıştırılarak kimyevî olarak en küçük birimlerine kadar parçalanması ve son olarak da moleküllerin ince bağırsaklarda emilerek kan ve lenf yoluyla dolaşım sistemine geçmesi ve dokuların ihtiyacını karşılamak üzere hücrelere taşınmasıdır.

İnsan vücudunda birçok hayatî mekanizma, çok hassas dengelerle muhafaza edilmektedir. Kan şekeri, vücut sıcaklığı, kanın pH değeri, vücudumuzdaki su dengesi, kandaki gaz, hormon, vitamin ve minerallerin miktarı, bu hassas dengelere en çok bilinen örneklerdir. Hücrelerin, dokuların ve organların, dolayısıyla da vücudun normal işleyişini denge içinde devam ettirebilmesine homeostazi denilir.

Dış ortam şartları değiştiğinde, mesela hava soğuduğunda, derideki ısı alıcıları vasıtasıyla beynimizdeki ısı düzenleme merkezi uyarılır, şeker ve yağ yakılarak ısı üretilir, derinin kan damarları daraltılarak ısı kaybı azaltılır. Böylece vücut sıcaklığımız değişmeden kalır. Bu hassas dengenin işletilebilmesi ve devamı için vücudumuzda sinir sistemi ve endokrin (iç salgı) sistemi gibi iki harika koordinasyon sistemi inşa edilmiştir.

Yiyecekler henüz sofradaki görüntü ve kokularıyla ağıza alındığında da tadı ve lezzetiyle ağız içi mukozasını uyarır ve tükürük salgısını tetikler. Böylece sindirim için ilk hazırlık başlatılmış olur. Tükürükteki alfa amilaz (ptiyalin) enzimi, nişastayı parçalamaya başlar. Lokmalar ıslanınca, tat verici kimyevî moleküller çözündükçe lezzetleri hissedilir. Nemlendirilip yumuşatılan ve kayganlaştırılan lokmalar yutulabilir hale getirilir. Ağızdaki çiğneme ve lokmaları yutağa doğru yönlendirme hareketindeki irademizin kısmî bir katkısından sonra kontrol, irademizin dışına çıkmıştır.

Yutağın ardından yaklaşık 25 cm uzunluğundaki yemek borusu aracılığı ile parçalanmış gıdalar peristaltik (sağınımlı) hareketlerle mideye ulaşır. Elleri üzerinde baş aşağı kalkmış bir kişi bile yiyecekleri, hatta sıvıları yutabilir ve mideye ulaştırabilir. Çünkü yiyecekleri mideye göndermede yutkunma iradî olarak başlasa da bundan sonra otonom bir refleks ile devam eder. Bütün bu süreç, beyin sapındaki çiğneme merkezinden çıkan uyarıların; ağız, yutak ve yemek borusuna sinyaller göndermesiyle koordine edilir.

Beş ile on saniye içinde hem bir depo hem de sindirim organı olan mideye inen gıdalar, burada hidroklorik asit ve protein sindirici enzim olan pepsine maruz kalarak parçalanmaya başlar. Midede yağlar ve karbonhidrat sindirimi yok denilecek kadar azdır. Normal olarak 1,5 litrelik bir depolama hacmi olan mide, nefsin lezzet arzusuna mağlup olursa dört litreye kadar genişleyebilir. Bağırsaklara gönderilebilecek hâle gelmek için proteinler, midede uzun müddet yayık gibi çalkalama hareketleriyle peptit moleküllerine parçalanmaya devam eder. Giderek incelen ve akışkanlığı artan katı gıdalar, midenin pilorik kapısının aralıklı olarak açılmasıyla bağırsağa fışkırtılır. Asit ve enzimden ibaret güçlü bir parçalayıcı olan mide sıvısı, protein sindirimi ile birlikte gıdalardaki hastalık yapıcı bakterileri de öldürür. Bunun dışında çok önemli bir vitamin olan B12 vitaminin emilimi için gerekli olan intrinsik faktör, midede sentezlenir ve etil alkol gibi maddeler az miktarda da olsa midede emilir.

Mide sıvısının salgısı üç kademede kontrol edilir. Gıdanın görüntüsü, kokusu ve ağızdaki lezzeti ile midede sıvı salınımının başlatılması sefalik faz olarak isimlendirilir. Midenin gıdalarla dolmasına bir cevap olarak salgılamanın artışı gastrik faz, ince bağırsağa geçişiyle salgının azamî derede yükselmesi ise intestinal fazdır. Günde 1,5 litre kadar salgılanan mide sıvısının içinde mukus ve az miktarda yağ sindirici lipaz enzimi vardır. Gıda maddelerini teşkil eden moleküller çözüldükçe, mide sıvısıyla çorba kıvamında ve kimüs adı verilen bir sıvı haline gelir.

Sinir ve Hormon Kontrolü

Mide duvarındaki hücre zarlarında, kimyevî maddelere duyarlı reseptörler (alıcılar) bulunur. Midede bir ile üç saat arasında devam eden parçalanma sürecinde, protein parçacıklarını ve diğer muhteviyatın mide duvarında meydana getirdiği gerilmeyi algılayan reseptörler, vagus siniriyle beyne elektrik sinyali gönderirler. Bu sinyal, sindirim borusunun sağınım hareketlerini güçlendirir ve mideden gastrin hormonu salınmasına sebep olur. Gastrin hormonu, mide hareketlerini ve salgılarını daha da artırır. Bütün hormonlar gibi kana karışan gastrin, kan yoluyla mide duvarındaki parietal hücrelerden asit ve şef hücresi denilenlerden de pepsinojen enzimi salgılanmasını tetikler. İlk salındığında pasif yani etkisiz durumda olan pepsinojen, asit ile karşılaşınca aktif pepsin enzimine dönüşür. Bunun için mide pH’sının (hidroklorik asit) 1,8–3,5 arasında olması gerekir.

 

Mide Kendisini Niçin Sindirmiyor?

Asit salınmadan pepsinojenin tesirsiz olması, bu enzimin üretildiği hücreye zarar vermesini önler. Eğer mide çok fazla asidik olduysa pepsin tekrar pepsinojene dönüştürülür. Yiyecekler midedeyken, mide salgısı artmış, pepsin enzimi aktive edilmiş, protein sindiriminin başlaması için en uygun şartlar oluşturulmuştur. Bu şekilde merkezî sinir sistemindeki pek çok faktör tarafından koordine edilen mide boşalması işlemi için mide ve onikiparmak bağırsağı hazırlanmış olur. Midedeki gıda miktarı ve cinsi, boşalma hızına tesir eder. Kısmen sindirilmiş protein, alkol ve kafein gibi uyarıcı tesiri olan gıdalar mide boşalmasını hızlandırır. Bu şekilde otomatik işletilen bir dizi refleks mekanizmasının çalıştırılmasıyla mide muhteviyatı bağırsağa geçirilmiş olur.

Peki, mide de protein yapısında olduğu hâlde salgıladığı asit ve pepsin nasıl oluyor da kendisini parçalamıyor? Mide zarar görmeden, bu kadar güçlü hidroklorik asidi nasıl taşıyor?

Aslında mide ülseri olanlar iyi bilir ki bazen bu asit ve enzim mideyi de yaralıyor. Bu durumu şöyle izah edebiliriz: Birinci tedbir olarak, sindirim işlemi için kullanılacak enzimler sadece mideye gıda girdiğinde aktifleşecek bir kimyevî yapıdadır. Diğer bir önleyici faktör de mukus salgısının, mide duvarını asit salgısının yakıcı tesirine karşı, tuğla duvarın üzerindeki sıva gibi korumasıdır. Midenin iç duvarı, mukozal bariyer denilen iki tabakalı harika bir yapıyla kaplıdır. Birincisi fosfolipid, su ve musin proteininden yapılmış bir jel tabakası, diğeri ise mide duvarına bitişik konumda bulunan, yoğun bikarbonat iyonlarından yapılmış bir tabakadır. Herhangi bir arızadan dolayı jel tabakası bozulsa veya pepsin enzimi bu tabakayı sindirse bile, mide duvarına daha yaklaşmadan karşılarına çıkan yoğun bikarbonat iyonlarından oluşan tabaka, asidin pH değerini artıracağı için, aktif pepsin enzimi, pasif (yakmayan) pepsinojene dönüşecektir. Ancak bu mukus tabakasının teşkil edilmesinde bir aksaklık veya belli bölgelerinde yırtıklar oluşursa, mide ülseri veya gastrit ortaya çıkar. Bu mükemmel kontrol mekanizmaları olmasaydı, midedeki enzim ve asit dengeleri bozulacak, koruyucu mukoza tabakası yapılamayacak ve midemiz zarar görecekti.

 

Mide Trafiği

Midenin hem girişi hem de çıkışı sfinkter olarak adlandırılan, halka şeklindeki, büzülebilen kaslarla kapalı tutulmaktadır. Yemek borusu ve ince bağırsakta yukarıda bahsedilen koruyucu mukus tabakaları bulunmadığından, bu sfinkterler çok önem arz etmektedir. Sindirim borusunda tek yönde bir trafik vardır ve gıdalar geçtikleri bir yerden geri dönmemelidir. Midenin girişindeki sfinkter tam kapatılamadığında, mide hareketleri esnasında asitli ve enzimli mide suyu yukarıya doğru yemek borusuna kaçarsa reflü denilen durum ortaya çıkar. Yutakta ve yemek borusunda yanmalara sebep olur.

Benzer bir durumun ince bağırsakta da olmaması için mide ile onikiparmak bağırsağı arasında da pilorik sfinkter adında güçlü bir büzücü kas vardır. Böylece bağırsağa geçen muhteviyat, mideye dönemez. İnce bağırsaklara iletilen, kısmen sindirilmiş gıdalar burada da 1–6 saat kalır ve bağırsak hareketleri ile karıştırılmaya devam edilir. Onikiparmak bağırsağı (duedonum), jejenum ve ileum olarak üç bölümden oluşan, yaklaşık yedi metrelik ince bağırsakta bütün gıda maddeleri en küçük yapı birimlerine kadar parçalanır (aminoasitlere, glikoza ve yağ asitlerine) ve bağırsağın içini döşeyen villüs isimli çok küçük çıkıntılarla genişletilmiş bir yüzeyden kan ve lenf dolaşımına verilmek üzere emilir.

Mide gibi bağırsak duvarı da hormon salgılama kabiliyetine sahip hücrelerden meydana gelmiştir. Midede kısmen sindirilmiş gıda karışımının bağırsağa gelişiyle sekretin (pankreas ve karaciğer salgılarını artırır), kolesistokinin (pankreas enzimlerinin üretimini ve salınımı, safra kesesinden safra salgısını uyarır) ve gastrin (midedeki salgılanmayı ve hareketleri uyarır) salgılanır. Bu enzim ve hormonların yardımı ile bağırsağa geçen asitli mide muhteviyatı, pankreastan salgılanan bikarbonatla nötralize edilir, böylece koruyucu tabaka ile kaplı olmayan ince bağırsak zarar görmekten kurtulur, ayrıca pankreastan salgılanan ve bu bölgede iş görecek enzimler bazik ortamda (pH 8 civarında) tesir edecek yapıda olduklarından, bu son parçalanmaya ait kimyevî sindirimin gerçekleşebilmesi için zemin hazırlanır.

Detaya girmeden göz attığımız bu sindirim işlemi; hiç haberimiz olmadan, sessizce, gün boyu, hatta hayat boyu, durmadan devam etmektedir. Bu süreçlerde iş gören onlarca enzimin tam gıdalara tesir edecek yapıda teşkil edilmesi, sürecin yürütülmesinde sinyallerle iş gören hormonların ve elektrik sinyalleriyle zamanlamayı kontrol eden sinir sisteminin tam olması gereken özelliklerde hazır edilmesi, tesadüflerle veya mutasyonlarla açıklanabilir mi? Bu kadar mükemmel bir sistemin işletilmesi, irademize ve kontrolümüze bırakılsaydı, her an gıdaların geçtiği merhaleleri bilerek, gerektiği anda tükürük, asit veya mukus salgılatabilir miydik? Farklı bölgeler arasındaki kapakları açıp kapatmak, safrayı veya pankreas enzimlerini tam zamanında salgılatmak, atıkları kalın bağırsakta belli kıvama gelinceye kadar bekletip belli miktar suyunu geri emmek gibi bir sürü hadiseyi irademizle yapmaya kalktığımızda, hayatımızı başka hiçbir iş yapmadan, sadece sindirim kontrolüyle sürdürmemiz gerekir, fakat yine de muvaffak olamazdık.

Bundan sonra her lokmayı ağzınıza attığınızda, yutkunmanızda, mideniz ve bağırsaklarınız zaman zaman kıpırdayarak kendini belli ettiğinde, biraz daha tefekkür etmemiz ve Rabbimize şükretmemiz gerekmez mi?

 

enzim: Kimyevî reaksiyonların hızını artıran biyomoleküller.

peptit: Amino asitlerin birbirine bağlanmasıyla oluşan kısa polimer.

vagus siniri: Solumayı, sindirimi ve kalp atışlarını etkileyen çok girift bir sinir.

Paylaş
Önceki İçerikSudan Yaratılan Hayat
Sonraki İçerikZikir