Deizm, ateizm, agnostisizm, nihilizm, rölativizm ve sekülerizm gibi akım ve felsefeler, geçmiş asırlarda ortaya çıkmış olsalar da modern dönemlerde yeniden revaç bulmaya başlamıştır. Bunların sebep ve neticeleri detaylı bir şekilde teşhis edilmeli ve özellikle genç nesilleri koruma adına gerekli tedbirler zamanında alınmalıdır. Zira bunların her biri ilahî dinler ve insanlık için önemli birer tehdittir. Bu makalede deizm üzerinde durulacak olsa da özellikle deizmin sebepleri ve çözüm yollarıyla ilgili yapılan izahlar, büyük oranda yukarıda zikredilen diğer akım ve felsefeler hakkında da geçerlidir.

Deizm Nedir?

En kısa tarifiyle deizm, Yaratıcı’nın kabulü, dinlerin reddi demektir. Deistler, Tanrı ile insan arasındaki melek, Kutsal Kitap ve peygamber gibi bütün aracıları reddederek sadece O’nun varlığını kabul ederler. Deistlerin bir kısmı âhiret hayatından, ödül ve cezadan bahsetse de çoğunluğu ya buna inanmaz ya bunun bilinemeyeceğini söyler ya da bunun üzerinde durma gereği duymaz. Bu izahlardan da anlaşılacağı üzere aslında deizm, felsefî ve teolojik karakteri olan kendine mahsus bir harekettir.

Deistler, gözlem ve deneyi tek kıstas kabul ettiklerinden, gayba ait her türlü inancı ve metafizik gerçeği reddederler. Mükemmel bir nizam ve intizam içerisinde işleyen varlığın ancak kâmil bir irade ve ilmin eliyle yaratıldığını akıl da kabul etmek zorunda kaldığından, Tanrı’nın varlığını reddetmezler. Fakat kâinattaki hareket ve varoluşları, bilimsel verilerle açıklayabileceklerini düşündükleri için tecellileri ve yaratması sürekli devam eden bir Tanrı inancını kabul etmezler.

Onlara göre Tanrı, kâinatı yaratmış sonra da kendi hâline bırakmıştır. Dolayısıyla varlığın akışı ve deveranı, sebep sonuç ilişkileri ve tabiata konulan kanunlar sayesinde, deterministik bir şekilde devam edip gitmektedir. Onlar Allah’ın insanla ve varlıkla ilişkisinin sürekli olduğunu kabul etmedikleri için O’nun isim ve sıfatlarını da reddederler.

Deistler, ilahî dinlere inanmadıkları için dinlerin emrettiği ibadetlerin de koyduğu yasakların da onlar açısından bir önemi yoktur. İnançlarına bir isim vermek gerekirse, buna “doğal din” veya “akıl dini” denilmelidir. Zira insan; iyiyi, doğruyu ve güzeli, aklıyla bulabilir.

Deizmin Sebepleri

  1. Hiç şüphesiz deizm gibi akımların ortaya çıkmasının en önemli sebebi, Aydınlanma Çağı’ndan itibaren akla ve bilime duyulan sınırsız ve sarsılmaz güvendir. Akıl ve bilim, âdeta kutsallaştırılmış ve hakikatin tek ölçüsü kabul edilmiştir. Hristiyanlığın teslis ve ilk günah gibi akla aykırı bir kısım teolojik kabullere sahip olması, insanlara bazı dogmatik görüşleri ve hurafeleri dayatması, ortaçağda kilise babalarının farklı düşünenleri aforoz edecek ölçüde hakikat tekelciliği yapmaları ve engizisyon mahkemelerinin tasallut ve tagallüpleri de dinin sorgulanmasının önünü açmış ve dinden kopuşları hızlandırmıştır. Batı’da başlayan ve hızla yükselen akıl-vahiy, bilim-din çatışması, kısa süre sonra İslâm dünyasına da sıçramış ve dinleri hakkında yeterli bilgisi bulunmayan bir kısım Müslümanları da etkisi altına almıştır.
  2. Özellikle postmodernizmle birlikte eğlence ve haz kültürünün öne çıktığı hayat tarzı ve sınırsız özgürlük talepleri de insanları Yaratıcı’ya ve dinlere karşı ilgisiz hale getirmiştir.
  3. Haz ve eğlence merkezli popüler kültür, öyle cazip bir şekilde insanlara sunuluyor ki çokları bunun karşısında direnç gösteremeyip teslim oluyor ve onlar, “Gördün mü o heva ve hevesini Tanrı edinen kimseyi?” (Furkan, 25/43) âyetinde resmedilen profile uygun olarak hayatlarını devam ettiriyorlar. Bir dine inanıp onun gereklerini yerine getirmenin, tutkularını ellerinden alacağından endişe ediyorlar.
  4. Önceden çocuklar ve gençler korunaklı bir dünyada yetişiyorlardı. Fakat günümüzde farklı iletişim mecralarının tesiriyle izole bir hayat yaşama imkânı kalmadı. Gençler, vakitlerinin önemli bir kısmını internette ve sosyal medyada geçiriyor, inançları ve dinleriyle ilgili çok farklı soru ve fikirlerle karşılaşıyorlar. Bu da özellikle dinî konularda yeterli altyapısı olmayan kimselerin zihinlerini bulandırıyor.
  5. Dini temsil etme konumunda olan insanların, aydınların ve yöneticilerin yanlış yorumları, taassupları, dünyaya düşkünlükleri, sertlik ve huşunetleri de nesilleri dine karşı soğutuyor ve başka arayışlara sevk ediyor. Din namına veya dindarlaştırma adına ortaya konulan baskı, dayatma ve despotluklar, insanları dine düşman hâle getiriyor; ateizm ve deizmin artmasına sebep oluyor. Özellikle Müslümanlar arasında cehaletin, fakirliğin, ihtilafın, şiddet ve radikalizmin, dışlama ve ötekileştirmenin, bid’at ve hurafelerin yaygın olması da faturanın İslâm’a kesilmesine yol açıyor.
  6. Günümüz nesilleri, büyük bir kısmı itibarıyla dinî düşünce adına ciddi bir boşlukta neşet ediyor; Kur’ân’a vukufu olmadığı gibi Allah Resûlü’nü de (sallallâhu aleyhi ve sellem) yeterince tanımıyor. Bu da taklidî imanı, kültür Müslümanlığını ve dini formalitelere indirgemeyi netice veriyor. Dolayısıyla dinleriyle ilgili ortaya atılan şüphe ve tereddütler karşısında savunmasız kalıyorlar. Karşılaştıkları farklı akımlara ait fikirler, kolayca zihinlerinde yer ediyor ve savrulmalara sebep oluyor.

İslâm’a Göre Deizm

Kutsal Kitapları ve nübüvvet müessesesini reddeden bir akımın, İslâm’a ve diğer ilahî dinlere aykırılığı aşikârdır. Deizme göre Tanrı, evreni yaratmış, varlığın devamı adına değişmez kanunlar koymuş ve sonrasında onu kendi haline bırakmıştır. Onlar bunu, saat misaliyle izah eder ve Tanrı’yı, imal ettiği bir saati kendi hâline bırakan bir saatçiye benzetirler.

Aklen Tanrı’nın kâinata müdahale etmemesinin iki sebebi olabilir: Birincisi -haşa- acizliği; ikincisi de bizzat Kendisinin müdahale etmemeyi irade buyurmasıdır. İlki imkânsızdır. Zira kâinatı mükemmel bir şekilde yaratmaya güç yetiren bir İlah’ın, ona müdahaleden aciz kalması makul değildir. İkinci şık da makul ve mantıklı değildir. Bir fabrika inşa eden fabrikatör onu kendi haline ve işleyişine terk etmez. Bunun iki sebebi vardır. İlki, fabrika bir süre sonra işlemez hale gelecektir. İkincisi, bu durumda fabrikayı yapan kimsenin şahsına bakan fayda ve maksat abes hale gelecektir. Allah da kâinatı yarattıktan sonra onu kendi haline bırakmamıştır. Çünkü yaratmakta bir maksadı vardır. Bunun hâsıl olması için de sebep ve neticelerin arkasında tasarruf ve tecellisini sürekli devam ettirmektedir.

Kâinatta imtihan dünyasının bir gereği olarak her şeyin sebep-sonuç münasebeti içerisinde meydana gelmesi, insanı aldatmamalıdır. Varlığa bakan biri, yer yer çok önemli ve büyük neticelerin ufacık sebeplere bağlandığını görür. Bununla Allah, bir taraftan sebepleri icraat-ı sübhaniyesine perde yaparken, diğer yandan da sebeplerin arkasında bulunan asıl Müsebbibü’l-Esbab’a kapı aralamaktadır.

Bu sebeple İslâm uleması, âlemdeki işleyişi ve tabiata konulan yasaları, “âdetullah” veya “sünnetullah” kavramlarıyla izah eder. Allah, bir neticeyi ve onu takip eden neticeleri, hep aynı sebeplerin eliyle yaratır. Dolayısıyla varlıktaki oluşlar, değişimler ve sonuçlar, maddenin yapısından gelen bir zorunluluk değil, ilahî fiillerin sürekli aynı tarzda tekrarlanmasının bir neticesidir. Fakat bu tekrar, mutlak değil mukayyet bir determinizm şeklinde cereyan eder. Allah, peygamber mucizelerinde olduğu gibi zaman zaman tabiat kanunlarını aşan icraatlarda da bulunur. Tümevarım yoluyla bu tekrarlara bakan insanoğlu, bunları “tabiat kanunları” olarak isimlendirir.

Öte yandan imtihan, âhiret âlemi, ödül ve ceza olmaksızın insanlık âleminde cereyan eden hâdiselerin makul bir izahını yapmak, meydana gelen olayların hikmet ve sırlarına vâkıf olmak da mümkün değildir. Mesela zalim ve mütecavizlerin işledikleri onca zulme, cinayete rağmen bunların cezasını çekmeden; mazlum ve mağdurların da haklarını alamadan dünyadan çekip gitmeleri nasıl izah edilebilir? İnsanın içindeki ebediyet arzusu ne ile açıklanabilir? İnsanlığın anlam arayışı nasıl cevaplanabilir? İnsanın dünyaya gönderiliş maksadı ve buradaki vazifesi nasıl bilinebilir? İnsan iyi ve güzel olan şeyleri aklıyla bulsa bile bunları niçin yerine getirmelidir? Ahlakî eylemlerin rasyonel temelleri nelerdir? İşte bütün bu sorular, ancak vahiy sayesinde makul ve mantıkî cevaplara kavuşur.

Kur’ân-ı Kerim’de yer alan çok sayıdaki âyet-i kerime de bize her an yaratmasını devam ettiren, isim ve sıfatlarıyla kâinatta sürekli tecellide bulunan, bütün mülk ve melekûtu her an hâkimiyeti altında tutan, sevk ve idare eden, görüp gözeten bir Allah tasavvuru resmeder. Mesela, “Göklerde ve yerde bulunan herkes ihtiyaçları için O’na yalvarır. O, her an yeni tecellilerle iş başındadır.” (Rahman, 55/29) âyeti, yaratmanın her an devam ettiğini gösterir. Şu âyet de Allah’ın varlık üzerindeki kesintisiz gözetim ve hâkimiyetinin devam ettiğine işaret eder: “O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yaratıp sonra Arşına kuruldu. Yere gireni, yerden çıkanı, gökten ineni ve göğe yükseleni bilir. Hâsılı siz nerede olursanız olun O, (ilmi ve kudreti ile) sizinle beraberdir. Allah bütün yaptıklarınızı görür.” (Hadid, 57/4).

Aynı şekilde Kur’ân, kâinatı ve insanı yarattıktan sonra onu kendi hâline bırakan değil; bilâkis azgınlık ve taşkınlık yapan bazı kavimleri helâk eden, insanları ürünlerden ve canlardan eksiltmekle imtihan eden, insana şah damarından daha yakın olan, kullarının dualarına icabet buyuran, onlara birtakım mesuliyetler yükleyen bir Allah tasavvuru sunmak suretiyle deizme bütün kapılarını kapatır.

Bu Tür Akımların Önüne Nasıl Geçilebilir?

Günümüz gençleri, derinlikli bir araştırma neticesinde deizmin kendilerine sunduğu fikirleri makul, vaat ettiği güzellikleri cazip ve dünya görüşünde de huzur buldukları için değil; bilakis dinî yorumlara ve din adamlarına karşı besledikleri menfî hislerden dolayı onu benimsiyorlar. Bu da pasif bir deizmdir. Dolayıyla yapılması gereken, deizmi doğuran sebeplerin ortadan kaldırılması; bataklığın kurutulmasıdır.

İkinci olarak, deizmin önüne geçme adına küçük yaşlardan itibaren nesillere, doğru uluhiyet ve rububiyet tasavvuru öğretilmeli; fiil, isim ve sıfatlarıyla Allah çok iyi tanıtılmalı; Allah, kâinat ve insan arasındaki ilişki doğru bir şekilde ortaya konulmalıdır.

Üçüncü olarak, Kur’ân’ın Allah kelamı, hidayet kaynağı ve mucize bir kitap olduğu iyi anlatılmalı; beşerî ve nebevî yönleriyle Allah Resûlü’nün hususiyetleri doğru öğretilmelidir. Kur’ân, Sünnet ve Siyer adına ortaya atılan yanlış iddialar, hatalı yorum ve değerlendirmeler, öteden beri dine mesafeli duran kimseler tarafından dile getirilen bir kısım itiraz ve şüpheler hakkında doyurucu, makul ve çağa uygun cevaplar verilmelidir.

Dördüncü olarak, İslâm’ın hiçbir noktada akılla çatışmadığı, tam aksine insanları akletmeye ve tefekkürde bulunmaya çağırdığı; hiçbir şekilde bilimsel gelişmelerin karşısında olmadığı, bilakis bunları destekleyip teşvik ettiği, ikna edici argümanlarla ortaya konulmalıdır.

Son olarak nesillere, her türlü hurafe, bid’at ve bâtıl inançtan arındırılmış sahih bir İslâm anlayışı sunulmalı, dinin insanlığa vaadettiği hayır ve güzellikler ortaya konulmalı, dünya ve âhiret dengesi doğru bir şekilde takdim edilmeli, “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; sevdirin nefret ettirmeyin.”(Buhârî, İlim 12) Nebevî beyanına sadık kalınmalıdır.