Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hicret yurdu Medine’ye ulaşmış ve şehirdeki problemleri birer birer çözüme kavuşturmaya başlamıştı. Medine’de dört bin civarında Yahudi, dört bin beş yüz kadar da Arap müşrik yaşamaktaydı. Artık bu farklı unsurlarla birlikte emniyet, barış ve huzur içinde, müşterek bir hayat sürebilmenin şartlarını oluşturmak gerekiyordu. Medine’de buna şiddetle ihtiyaç vardı, zira yüzyıllarca devam eden iç savaşlarla sosyal bağlar zedelenmişti. Evs ve Hazreç arasında olduğu gibi Yahudi kabileleri olan Benî Kaynuka, Benî Nadr ve Benî Kurayza arasında da benzer çatışmalar yaşanıyordu. Hatta Evs kabilesiyle, Nadr ve Kurayza kabileleri bir araya gelip Kaynuka’ya karşı birleşebiliyor, aynı şekilde Hazreçliler de Nadr ve Kaynukalılara karşılık Kurayza ile ittifak kurabiliyorlardı.

Medine’de en büyük problem güvenlikti. Sosyal hayat, tam bir kaos içinde yürüyordu. Bu durum şehrin mimarî yapısını da etkilemişti. Her kabile, güvenliğini sağlayabilmek için kendine mahsus surlar inşa etmiş ve kendini özel korumaya almıştı. Bundan dolayı Medine’de o gün, 13 muhkem sur vardı. Şehirdeki bu güvenlik ve asayiş problemi, iktisadî hayatı da etkilemiş, ticarî faaliyetleri durma noktasına getirmişti. Bu durum, dışarıdan gelen tüccarları da endişelendiriyor ve mecbur kalmadıkça Medine’ye uğramıyorlardı.

Şehirde yaşayan farklı unsurlar, Medine’yi bitme noktasına getiren bu savaşlara son verip sulhu sağlayacak güçlü bir lidere ihtiyaç duyar hale gelmişlerdi. Bu gerçeğe dikkat çeken Hazreti Âişe (radıyallâhu anha) validemiz de benzeri olayları dile getirerek Hicret öncesinde Medine’de yaşanan kaos ortamının, ona zemin hazırladığını ifade etmişti.[1] Bu sosyal şartları iyi okuyup değerlendiren Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine’de emniyet, güven, barış ve sosyal ahengi temin adına şehirdeki unsurları bir araya getirerek asgarî müştereklerde bir anlaşma gerçekleştirmişti. Bunu da hukukî bir zeminde yapmış; farklı kimliklerin birlikte huzur içerisinde yaşamasını temin eden anayasa niteliğinde bir metni, onların katılımıyla yürürlüğe sokmuştu: Medine Vesikası.

Buna göre dili, dini, ırkı ve milliyeti ne olursa olsun herkes, karşı tarafın inanç ve anlayışlarına saygılı olduğu sürece aynı havayı teneffüs edebilecek ve Medine’de, problemsiz bir hoşgörü ortamı kendiliğinden oluşacak; ne kimse din değiştirmek için zorda kalacak ne de dinî anlayışını yaşarken baskı altında bırakılacaktı. Aynı zamanda bu, ifade hürriyetini de içeriyor ve düşüncesi ne olursa olsun, anlayışını tebliğ etme, eğitim ve öğretim hakkını da beraberinde getiriyordu. Demek ki kendilerine arz edilen mesele, hâkimiyet değil; ortak paydalarda buluşmayı, yardımlaşmayı, dayanışmayı ve katılımı esas alan bir sosyal hayatı öngörüyordu.

Vesikanın Bazı Özellikleri

  1. Medine Vesikası, farklı kimliklerin temsilcilerinin katıldığı bir ortamda hazırlanmış ve onaylanmıştır. Bu da doğru, adil, temel hak ve hürriyetlere saygılı ve toplumda barışı, huzuru ve istikrarı hedefleyen ideal bir anayasa metninin, farklı gruplar arasında bir sözleşme temelinde ortaya çıkmasının daha isabetli olduğunu gösterir. Yani sözleşme maddelerinin belirlenmesi esnasında sosyal grupların temsilcilerinin orada bulunması, içerikle alakalı düşüncelerini özgür bir şekilde dile getirmesi, metnin toplumun tamamı tarafından kabullenilmesi ve sağlıklı bir şekilde yürürlüğe konulması açısından büyük öneme sahiptir.
  2. Medine Vesikası, devlet felsefesi ve sosyal sözleşmelere ayrı bir derinlik getirmektedir. Çünkü Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), farklı kimlik ve unsurların varlığını dikkate alarak onları sözleşmeye dâhil etmiş ve herhangi bir zorlamada bulunmamıştır. Bu açıdan Vesika’da vurgu yapılan “ümmet” tabiri, onların müstakil bir topluluk olarak kabul edildiğini, ancak o güne kadar uygulanan kabile reisliğine dayalı geleneksel Arap idarî sisteminin ortadan kaldırıldığını ve yerine anayasal ilkelere dayalı yeni bir yönetim anlayışının getirildiğini gösterir.
  3. Medine Vesikası’nda tek değil, iki hukuk sistemi aynı anda geçerli sayılmıştır. Müslümanlar arasında İslam hukuku, Yahudiler arasında Tevrat hukuku, şehri ve şehir sakinlerinin tümünü ilgilendiren konularda ise Medine Vesikası geçerliydi. Bu durum vesikanın 42. maddesinde yer almaktadır.[2] Vesikanın uygulamaya konmasından sonra kendi aralarında çözemedikleri anlaşmazlıklar ve hukukî problemler için zaman zaman kendisine müracaat eden Yahudilere, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu soruyu sorardı: “Size neye göre hüküm vermemi istersiniz, Kur’ân’a göre mi, yoksa Tevrat’a göre mi?” Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu uygulaması yüzyıllara ışık tutmuş, İslam azınlıklar hukukunda hep uygulanmış, azınlıklara kendi mahkemelerini kurma hakkı vermiştir.[3]
  4. Şehirde farklı kimlik ve unsurlar kendi konumunda kabul edilmiş; din ve vicdan hürriyeti garanti altına alınmış, örf ve gelenek gibi konularda serbest bırakılmış ve karşılıklı saygı prensibi vaz edilmiştir. Buna göre hiçbir kişi, aile veya topluluk, diğerine üstünlük iddiasında bulunamayacak, eşit vatandaşlar ya da topluluklar olarak yaşayacak ve ötekinin dinine, diline, hayat tarzına karışmayacaktır.
  5. Vesika, yazıldığı dönemin ihtiyaçlarına cevap verecek tarzda hazırlanmıştır. Bundan dolayı içerikte daha çok o dönemin öncelikli meseleleri yer almaktadır: Kabileler arası çatışmalara son verilmesi, dökülen kanın durdurulması, sosyal barışın sağlanması ve şehrin birlikte müdafaa edilmesi…
  6. Vesikayla getirilen en önemli yeniliklerden biri de “suçun şahsiliği” ilkesidir. Vesikanın 22. ve 31. maddelerinde; “Bir şahıs suç işlediğinde kabilesi, işlenen bu suçtan dolayı toplu olarak sorumlu tutulmayacaktır.” hükmü yer almaktadır. Bu madde ile kadim Arap alışkanlığı olan problemleri kılıçla çözme ve kabileden birisinin hatası yüzünden yıllarca süren kan davalarının önüne geçilmiş oluyordu.
  7. Bu sözleşme ile Medine civarı “Harem Bölgesi” ilan edilerek Vesika’nın uygulama alanının sınırları çizilmiş ve Medine, “güvenli şehir” kabul edilmişti. Böylece Medine’de yaşayan insanlara, diğer canlılara ve çevreye zarar verilemeyeceği hükme bağlanmıştı (1, 2, 16 ve 25. Madde).[4]
  8. Vesikayla savaş kararı verme yetkisi, fert ve kabilelerden alınmış ve merkezî yönetime devredilmişti. Medine’ye her türlü saldırı, savaş sebebi sayılmış; şehre bir saldırı olduğunda savaş giderlerinin ortak karşılanması, malî ve askerî yükümlülüklerin beraber yüklenilmesi kararı alınmıştır (17. ve 18. Madde).
  9. Vesikaya göre yargılama ve uyuşmazlıkların nihaî çözümünde merkezî otorite yetkili kılınmıştır. Anlaşmazlıklar, fert ya da sosyal toplulukların (aile, klan, aşiret, halk vs.) inisiyatifine terk edilmeyerek muhtemel yeni ihtilaf ve çatışmaların önü alınmıştır (23. Madde).
  10. Vesikayla gelen başka bir yenilik ise sosyal sigorta sistemidir. Buna göre ağır mecburiyetler altında kalan kimselere “kurtuluş bedeli” veya “kan bedeli” gibi hususlarda yardım edilecektir (3. ve 12. Madde).

Sonuç

Medine Vesikası ile öncelikle şehrin güvenlik problemleri çözülmüş; herkesin en temel hak ve hürriyetleri anayasal güvence altında yaşayabileceği sosyal ve hukukî bir ortam oluşturulmuştur. Buna bağlı olarak kültürel, sosyal ve idarî alanlarda düzenlemeler yapılmıştır. Dönemin en büyük sosyal problemlerinden olan çatışma, savaş ve kan davaları bitirilmiştir.

Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu sözleşme ile temelini attığı Medine’deki emniyet ve güven atmosferi sonucunda şehir, kısa zamanda Arap Yarımadası’nın merkezi haline gelmiştir.

Bu durum; yazılı anayasal metinlerin, dağınık toplulukları aile, aşiret ve kabile anlayışından çıkarıp ortak paydalarda bir araya getirip daha adil ve güçlü bir idarî yapı oluşturma adına çok önemli avantajlar sunduğunu göstermektedir.

Medine Vesikası birçok mütefekkir ve yazarın dikkatini çekmiş ve farklı açılardan değerlendirilmiştir. Bunlardan Sofie’nin Dünyasıkitabının yazarı Norveçli Jostein Gaarder’in nihaî yorumu, “Dünyanın Medine Vesikası anlayışına ihtiyacı var.”[5] şeklinde olmuştur.

Dipnotlar

[1] Buhâri, Sahîh, 3/1377 (3566).

[2] Vesikanın 42. maddesinde yer alan bu hüküm, Mâide Sȗresi’nin 42. ayetinde geçmektedir: “Şayet hükmedersen, aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah âdilleri sever.”

[3] Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, c. I, s. 189.

[4] Ali Bulaç, “Asrı Saadette Bir Arada Yaşama Projesi Olarak Medine Vesikası”, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslâm I–V, editör: Vecdi Akyüz, İstanbul, 1994, 4/124.

[5] “Dünyaca Ünlü Norveçli Yazar: Dünyanın Medine Vesikası Anlayışına İhtiyacı Var”, Engin Tenekeci, Zaman İskandinavya, 11–17 Kasım 2015.

Paylaş
Önceki İçerikKriptokrom
Sonraki İçerikKanın Yolculuğu