Kahve, tropikal iklime sahip olan bölgelerde yetişen, çiçek açtıktan sonra sekiz ay boyunca olgunlaşmayı bekleyen, çok zor yetişen ve olgunlaşınca da elle toplanan, çok narin bir bitkidir. Kahvenin olgunlaşabilmesi için en önemli faktör, güneş ışığıdır. Güneşin, 10 milyon dereceyi aşan sıcaklık ve çok yüksek basınç altındaki aşırı yoğun bir plazmadan oluşan merkezinde, her saniye  hidrojen atomu (600 milyon ton) çekirdek kaynaşması (füzyon) yoluyla helyuma dönüşürken radyasyon ve ısı enerjisi açığa çıkar.[1] Bu reaksiyonlarda güneş, her saniye kütlesinden 4,5 milyon ton kaybeder.[2]

Dünyanın kütlesinin 333.000 katı büyüklüğünde devasa kütlesi ile bütün canlılar için ısı ve ışık kaynağı olan yaratılan Güneş’in ışınları, kahveyi ağacında olgunlaştırmak için ışık hızıyla, yani saniyede yaklaşık 300.000 km yol alarak yaklaşık sekiz dakikada dünyamıza ulaşır.

Kahvenin damak zevkimize uyması için olmazsa olmaz bir faktör de yağmurdur. Rabbimizin bir lamba ve soba gibi yarattığı Güneş’ten gelen ısı ile buharlaşan su, öz kütlesi havaya göre daha düşük olan su buharına dönüşerek dikey olarak yükselir ve yükseldikçe hava basıncı düştüğünden ısısını kaybeder. Isısını kaybeden su buharı, milyonlarca su damlacıkları ile birleşip bulutların yaratılmasında istihdam edilir.[3] Yükseklerdeki soğuk hava akımı ile soğumaya devam eden bulutların bünyesindeki su damlacıkları, havada uçamayacak kadar ağırlaşır. Böylelikle dağlar, taşlar, ovalar, bitkiler ve hayvanlar büyük bir iştiyakla bekledikleri yağmura kavuşurlar. Rabbimizin sonsuz rahmeti; canlıları sevindirir, onların farklı farklı ihtiyaçlarını giderir. Hava basıncı ve soğuk hava kütlesinin durumuna göre 500 ile 11.000 m yükseklikte yaratılan bulutlardan[4] büyük bir şevk ve vazife şuuru ile yola çıkan yağmur, yeryüzündeki bütün canlıların imdadına gönderilir.

Şimdi de kahve yapmak için kullandığımız elektriğin bize ulaşmasını inceleyelim: Elektrik akımı, bakır teldeki negatif yüklü serbest elektronların, zıt yüklerin çekim kanunundan dolayı, pozitif yüklü kutba doğru hareket etmesidir. Mekanik enerjiyi elektrik enerjisine çeviren jeneratörde bütün sistem, bir bobinin manyetik alan içinde çevrilmesi suretiyle manyetik akımın değiştirilmesi prensibine dayanır.[5] Bu değişimde baş aktör olan elektromanyetik indüksiyon ve çok özel bir kuvvet olan Lorentz kuvvetinin etkisiyle, iletkendeki elektronların harekete zorlanması sonucunda, manyetik enerji ve hareket enerjisi, elektrik enerjisine dönüştürülür. Herhangi bir elektrik aletinin kullanılabilmesi için bu alete elektrik gelmesi, elektrik devresinden akımın akması için de gerilim gereklidir. Gerilim, bir iletkenin iki ucu arasındaki potansiyel farktır. Bu potansiyel fark ne kadar yüksek ise elektrik akımı da aynı oranda büyük olacaktır. Bir şehrin su depolarının şehrin en yüksek yerinde kurulmasındaki prensip de buna benzer. Depo ile şehirdeki binalar arasındaki yükseklik farkını artırmak sureti ile en yüksek binalara bile suyun ulaşması sağlanır. Aynı mantıkla, üretilen elektrik enerjisini çok uzak şehirlere taşımak için de gerilim çok yükseltilip elektrik akımı düşük tutulur. Elektriğin üretilmesi sürecindeki ana hedef, jeneratördeki bir bobinin manyetik alanda döndürülmesidir.

Elektrik enerjinin üretiminde kullanılan kaynakları hatırlayalım. İlk olarak, uzun bir süreden bu yana kullanılan taş kömürüne bakalım:

“Merhaba, ben taş kömürüyüm. 200 ile 650 milyon yıl önce, rutubetli ve sıcak iklimlerde, bataklık ortamlarda yetişen ağaç ve bitki kalıntılarının, kaya tabakalarının arasında ısı, basınç ve mikrobiyolojik sebepler sonucunda yaratıldım. Beni yaktığınız zaman çok büyük bir ısı ortaya çıkar. Bu ısıyla kaynatılan suyun buharıyla jeneratörün türbini çevrilir. Kahvenin hazırlanması ve pastanın pişirilmesi için gereken elektrik enerjisini üretmede, Kudreti Sonsuzun emirlerine nazlanmadan riayet ederek hizmet veriyorum.”

İkinci sırada bütün ihtişamıyla, yeryüzünün üçte ikisini kaplayan su geliyor:

“Benim bütün canlılara hayat kaynağı olma özelliğimin yanında, mekanik enerjiyi elektrik enerjisine dönüştürme gibi çok önemli bir kabiliyetim de vardır. Bu özellikler bana, Yaratıcımız tarafından verilmiş. Beni büyük barajlar vasıtası ile bir yerde topladığınız zaman çok büyük miktarda potansiyel enerji birikir. Belli bir yükseklikten beni serbest bıraktığınız zaman, potansiyel enerjim hareket enerjisine (kinetik enerjiye) dönüşür ve bu enerji ile jeneratörün türbinini çeviririm. Ayrıca senin vücudunun %75’inin su olduğunu hatırlatmak isterim. Neyse, ben vazifeme bakarım, türbini çevirince bu vazifem biter ve dünyanın diğer bölgelerindeki canlılara hayat kaynağı olmak için hızla yoluma devam ederim.”

Şimdi de söz atomda:

“Kâinattaki bütün maddelerin yapı taşıyım. Proton ve nötronlara ev sahipliği yapan çekirdek ve bu çekirdek etrafındaki elektron bulutundan müteşekkilim. Sakın “Bu küçüklüğünle jeneratörü nasıl çevireceksin?” demeyin! U-235 atomunun çekirdeği, hareketli bir nötron yakaladığında ikiye bölünür ve ısı şeklinde enerji salar. Gerekli şartlar sağlanırsa, bir reaksiyon zinciri başlatılabilir. Az miktarda uranyumdan çok büyük miktarda ısı enerjisi üretilebilir. Size hizmet etmek için parçalanmaya hazırım.”

Yüzümüzü okşayan rüzgâr kendini tanıtıyor:

“Güneş ışınlarının farklı açılarla ulaştığı bölgelerde, sıcaklık farkına bağlı olarak, havanın yüksek basınçlı bölgelerden daha düşük basınçlı bölgelere doğru hareketi olarak tanımlayabilirsiniz beni. Bu elbette sebepler perdesi önünde görülen hadiselere bakarak yapılan bir tarif. Aslında ben de her şey gibi, Rabbimizin sonsuz ilim, kudret, irade ve hikmetiyle yarattığı ve hayata hizmet ettirdiği, böylelikle Kendisini tanıttırıp sevdirdiği bir sanat eseriyim. Basınç farkına bağlı olarak farklı hızlarda eserim. 10 Nisan 1996 tarihinde Avustralya’nın Barrow adasında hızım saatte 408 km olarak ölçüldü.[6] Bitkilerin tozlaşması, uçakların havalanması gibi hayatî vazifelerin yanında, rüzgâr türbinlerini çalıştırmam ve kahvenizin hazırlanmasına katkıda bulunmam, beni mutlu ediyor.”

Her saniye milyarlarca reaksiyonun gerçekleştiği vücüdumuzu, güneşi, ayı, rüzgârı, atomu, yeryüzündeki bütün madenleri, dağları, taşları, bütün meyve ve sebzeleri, harika görünüm ve özellikleriyle hayvanları, kısacası sayılamayacak nimetlerle bütün kâinatı hizmetimize sunan, sonsuz merhamet sahibi Rabbimiz bizden nasıl bir karşılık istiyor? Nimetlerin hakiki Sahibinin bizden beklediği bedel üç şeydir: zikir, fikir ve şükür. Kahveyi içmeye başlamadan önce “Bismillah”, içtikten sonra “Elhamdülillah” demek ve bu arada O’nun kusursuz ilim, kudret, irade, hikmet ve keremini tefekkür ederek iltifatını hissedip nihayetsiz cemal, kemal ve ihsanına hürmet ve muhabbetle mukabele etmek, insan olmanın gereğidir.

Dipnotlar

[1] https://www.weltderphysik.de/gebiet/universum/sterne/sonne/energieproduktion-in-der-sonne

[2] https://www.deutschlandfunk.de/astronomie-pro-sekunde-vier-millionen-tonnen-energie.732.de.html?dram:article_id=322362

[3] https://www.wissen.de/wie-entsteht-regen

[4] https://www.wasistwas.de/archiv-wissenschaft-details/wie-entsteht-regen.html

[5] https://www.planet-wissen.de/technik/energie/elektrizitaet/pwiewasistelektrischerstrom100.html

[6] http://www.mondorf-wetter.de/regiowind/rekwind.htm

Paylaş
Önceki İçerikDil Nedir?
Sonraki İçerikAnne