“Haydi, çabuk ol biraz. Kap gel şu küreği de su boşa akmasın!”

“Tamam dede!

“Tamam diyorsun ama koşmuyorsun bile. Ah, gençliğim olacaktı da görecektin beni.” Dudaklarını büküp elini birkaç kez boşlukta salladı.

“Ben işten değil, iş benden korkardı!” derken bakışları, zamanın ötesine uzanmış gibiydi. “Bu köyde bensiz ağır işler yapılmazdı o zamanlar” diye devam etti. “Te ninenlerin köyüne yürüyerek gidip gelişim bir saat sürmezdi. Tabiî sen nereden bileceksin? Yoktun o zamanlar daha. Baban bile doğmamıştı o zamanlar.”

Elma ağacının gövdesine kolunu yaslayarak, torununun çalışmasını tebessümle izledi. O küçük elleriyle küreğe yüklenmesini, dilini dişleri arasında ısırmasını, zorlanınca nefesinin sıklaşmasını sessizce takip etti. Çocuğun zorlandığını görünce, küreği alıp biraz da kendisi uğraştı. Elleri titriyordu, nefesi hırıldayarak çıkıyordu göğsünden.

“Tamam, böyle iyi. Su artık diğer ağaçlara da ulaşır” dedi hızlı nefes alıp verirken. Kolunun tersiyle alnındaki teri sildi. Suyun kendine yeni bir yol bulmasını da sessizce takip etti. Bir hatırası canlanmış gibi derin iç çekti: “Su, toprağı nasıl da yumuşatarak akıyor. Keşke katılaşmış yürekleri de böyle yumuşatmanın yolu olsa!” diye mırıldandı.

Çocuk, ne söylendiğini anlamadığından dedesinin yüzüne dikkatle baktı. Belki açıklama yapar diye bekledi, ama dedesi hala dalgın bakışlarla suyu takip ediyordu: “Her şey zamanında” diye geçirdi içinden. “Her şey zamanında…” Sonra bakışlarını bahçedeki ağaçların üzerinde gezdirdi: “Şimdi sulamazsan narlar çiçeklerini döker, kaysılar irileşmez.”

Son zamanlarda sık sık olduğu gibi yine gözleri doldu. Torununun “Yoruldum!” diye sızlanmasını duymazdan geldi önce. Koluyla gözlerini sildi. Sonra da derisi kalınlaşmış parmaklarını çocuğun saçlarında gezdirdi:

“Ben de yoruldum aslında! Az bir işle nefes nefese kalıyorum” dedi. Derin bir soluktan sonra, “Yaş geçtikçe, yarım adama dönüyor insan” diye ekledi. İki elini öne doğru uzatıp avuç içini gösterdi: “Sıktığımda taşı ufaltan şu ellere bak, nasıl da titriyorlar şimdi.”

Çocuk, dudaklarını “u” harfini söyler gibi uzatıp baktı dedesinin ellerine. Parmakların nasıl titrediğini görebiliyordu. Hem deri çatlamış, damarlar kabar kabar olmuştu. Kaçamak bakışlarla kendi elleriyle kıyasladı. Aklına yeni gelmiş gibi gözlerini iyice açarak sordu: “Gençken çok mu güçlüydün dede?”

İhtiyar adamın dudakları, kısa bıyıklarının altından yanlara yayıldı. Çocukla göz göze gelecek kadar diz büktü. Çocuğun bakışları, dedesinin yarısı ağarmış sakalında dolaştı. “Güçlüydüm tabiî” dedi dedesi. “Köyde yetişen bütün adamlar gibi.”

“Babam da öyle miydi?”

Adam bu sorudan memnun olmamış gibi yavaşça doğruldu. Bakışlarını uzaklarda birine bakarcasına uzattı:

“Baban öyle değildi. O, köyde fazla durmadı zaten. Şehre gidince de oradakilere benzedi. Şimdi de bir gün başı ağrır, bir gün sırtı… Öyle gülüp durma! Sen de ona benzeyeceksin bu gidişle, ama istersen yaz sonuna kadar göndermem seni. Buraların havası bile şifadır.”

Dedesinin söyledikleri hoşuna gitti, ama dişlerini gösterip gülmesi çok sürmedi. Az sonra yüzü yine asıldı: “Ya okul?” diye sordu kaşlarını yakınlaştırarak.

“Ha! Bu sene mektebe başlayacaksın değil mi? Neyse, o zamana kadar göndeririz seni, merak etme.” Bir yandan konuşuyor, bir yandan yürüyorlardı. Az sonra yolun iniş aşağı kısmına ulaştıklarında çocuk bayır aşağı koşmak istedi. Gülümseyerek baktı torununa:

“Haklısın, iniş aşağı inmek daha hızlı, ama bu yaşlı bacaklar düzden çok yoruluyor buralarda” deyince çocuk ısrar etmedi. Yavaşça inmeye devam ettiler. Az sonra gövdesi eğrilerek yukarılara çıkan bir çamın gölgesinde durdular. Adam işaret parmağını önlerindeki boşluğa uzattı: “Şu ilerdeki arsayı görüyor musun? Şu kavak ağacından aşağı kısmı… Burası da bizim. Tamı tamına altı yüz kırk metre. Zamanında buraya verilmiş sözüm vardı, ama çocuklar yüzünden kaldı öyle… Yok buralar artık şehirleşmiş, değeri çok artmış da… İnsanın gözü doymuyor işte. Öteki tarafı da düşünmek lazım, ama işte… Kefenin cebi yok!”

Düzlüğe gelince çocuk dedesinin elinden sıyrıldı. Zıplayarak, sek sek yaparak arayı açtı. Dedesi daha fazla dayanamadı:

“Ben senin gibi zıplayarak yürüyemem ki oğlum! Yavaş ol biraz! Hem mezarlığın yanından öyle şarkı söyleyerek geçilmez!”

Çocuk, mezarlık lafını duyunca durdu. Bakışları mezarlıkla dedesi arasında gitti geldi. Meraklı bir ses tonuyla: “Koşulmaz mı, ne yapılır peki? İhtiyar adam önce boğazını temizledi. Çocuğa yetişmek için yürümeye devam etti: “Selam vereceksin önce. Dua okuyacaksın, sonra devam edersin yoluna.” “Koşarken olmaz mı?” “Tamam, öyle de olur ama nice insanlar yatıyor burada. Onlara saygısızlık olur.”

“Kimler var ki?”

“Kimler mi? Mehmet Hoca burada mesela. Nenen, deden… Hepsi buradalar. Zamanı gelince bizim de yerimiz burası. Vaktini Allah bilir, ama bakalım hangi yüzle geleceğiz!”

İkisi de mezarlığa karşı durmuşlardı. Adam, tümseğin az yukarısındaki ağaçların altında kalan mezarı işaret etti: “İşte bak burası” dedi. “Sözünü ettiğim Mehmet Özyurt Hoca’nın kabri.” Ellerini açıp duaya durunca, çocuk da aynısını yaptı.

“Rahmetlinin kabrini her gördüğümde verdiğim sözü hatırlarım. Yerine getiremediğimden içim ta derinden yanar durur.”

Bir müddet, uzaklara bakar gibi baktı mezara. Kelimeleri içine atar gibi yutkundu. Sonra aynı tonda devam etti konuşmaya. “Bakalım, kısmetse olur inşallah!” dedi. Sonra sesini biraz daha kıstı: “Hoca’nın yanındaki boş yer var ya! Babana da söyleyeceğim, oraya gömsünler beni” diye ekledi titreyen ses tonuyla.

Çocuk, dedesinin sesinin değişip durmasına anlam veremedi. Boş bakışlarla baktı ona.

“Ne oldu dede?”

Adam, parmaklarını torununun saçlarında gezdirdi.

“Yok bir şey oğlum” dedi yutkunarak. Çocuk, daha fazlasını sormadı. Adam kısa bir durgunluktan sonra konuşmaya devam etti: “İzmir’deyken bana çok iyiliği olmuştu rahmetlinin. Çok borçlanmıştım ona. Ayrılırken bana: “Bizim oralara da okul, yurt yapın. Sahipsiz bırakmayın çocuklarımızı!” diye sıkı sıkı tavsiye etti.

“Sen ne dedin dede?”

“Ne mi dedim? İçimden geçeni söyledim oğlum. ‘Köylü bir adamım ben’ dedim. Anlamam bu işten, ama biraz toprağım var. Onu veririm ancak.”

Derin bir nefes aldı ihtiyar adam. Sonra kendiyle hesaplaşır gibi devam etti sözlerine: “Aslında ben sözümden caymadım, ama şeytan rahat durmuyor. Buralar değerlenince… Çok yavaş kaldık, çok! Hayırlı işte çabuk olmak lazım. Zamanla heyecanı da sönüveriyor insanın.”

Mezarlıktan ayrılırken ihtiyar adam elini siper edip güneşe baktı: “İkindi namazı da yaklaşıyor. Önce camiye gidelim olmaz mı?” Çocuk, yolun ortasında birden durdu. Suçluymuş gibi baktı dedesine. Ellerini yanlara açarak: “Ama abdest almayı bilmem ki!”

Adam tebessümle baktı torununa: “Kolayı var oğlum. Yan yana otururuz, sen bana bakarsın. Baban da küçükken öyle yapardı zaten. Birkaç sefer tekrar ettin mi öğrendin gitti.”

Çocuk ses çıkarmadı. Başını sallamakla yetindi. Adam konuşmaya devam etti: “Sonra eve geçeriz. Ninen ağaçların altında güzel bir sofra hazırlamışsa, değmesinler keyfimize.”

Çocuk yemek lafını duyunca acıktığını hatırladı: “Ama çok acıktım ben!”

“Tamam, o zaman, camiden çıkınca doğru eve…”

Cami bahçesi epey kalabalıktı. Muhtarın yanında daha önce buralarda pek görülmeyen birkaç misafir vardı. Hemen sağ taraftaki büyük dut ağacının gölgesinde duruyorlardı:

“Selamun aleyküm!”

“Aleyküm selam Hacı Emmi.”

“Muhtar, senin misafirin mi bu güzel insanlar?”

“He ya misafirlerim. Sabahtandır Aşkar’ın peşindeyiz. Epeyce bir yorulduk. Hem dilenelim hem ikindiyi kılalım dedik.”

“Aşkar’la ne işiniz var ki?”

“Arkadaşlar kaç zamandır yer arıyorlar burada. Özyurt merhumun köyünde bir yurt yapmak istiyorlar.”

“Yurt” lafını duyunca adam birden dikkat kesildi. Bakışları canlandı. Peş peşe birkaç kez yutkundu:

“Buldunuz mu?”

“Bulduk da bulduklarımız ya bu iş için müsait olmadı ya da satmak istemediler. Te şu aşağısı Aşkar’ın. Tam istediğimiz gibi. O kadar koşturduk peşinden, ama yine olmadı. ‘Vazgeçtim satmaktan’ deyip gönderdi bizi.”

“Nasıl bir yer arıyordunuz ki?”

“En az altı yüz, yedi yüz metre karelik bir yer.”

Namaz bitince, torununun elinden sıkı sıkıya tutarak çıktı camiden. Bir süre hiç konuşmadı. Torununun kendisine baktığını fark edince bakışlarını kaçırmaktan vazgeçti:

“Namazda neden ağlıyordun dede?”

“Demek gözünden kaçmadı.”

“Bir şeye mi üzüldün?”

“Yok oğlum, üzüntümden değil. Hem insan yalnız üzülünce ağlamaz ki. Bazen sevinçten de taşar gözler. İçindeki fazlalıkları atmış gibi olur, rahatlar.”

Yine yürümeyi bırakıp torununun göz hizasına kadar çöktü. İki elini sıkı sıkıya tutarak: “Sen sen ol, ağlamak istediğin zaman sıkma kendini. Koyuver gitsin gözyaşlarını.”

“Ama erkekler ağlamaz ki!”

“Kim demiş? Bak ben bu yaşta ağlıyorum işte. Öyle diye diye taş kalpli yaptılar bizi. Hele “Allah korkusuyla ağlıyorsa… Cehennem ateşinde bile yanmaz o gözler! Benimkisi sevinçten, Sonunda sözümü tutmuş olmaktan” diye ekledi.

Kısa bir süre konuşmadan yürüdüler. Sonra adam yine devam etti konuşmaya: “Duydun işte kaç zamandır arıyorlarmış arsayı. Nerdeyse vazgeçeceklermiş. Eğer camide karşılaşmasaydık, belki bu fırsatı da kaçıracaktım.”

Karşısında büyük biri varmış gibi konuşuyordu adam. Çocuk sesini çıkarmadan dinliyordu: “Bu kadarlık ömrümde şunu öğrendim” dedi adam. Fırsatı yakaladın mı kaçırmayacaksın! Senin de kulağına küpe olsun. Yoksa ne olduğunu bile anlamadan koca koca fırsatlar kaçar gider elinden.”

“Ya babam ne der şimdi?”

“O artık bir şey diyemez. Ben verdim gitti. Daha da dönüp bakmam. Şimdi ninene de amcalarına da söylerim. Hepsinin de haberi olsun. İnsan ne yapacaksa hayattayken yapmalı. Yoksa hepsi boş…”

Aradan iki ay kadar geçmişti. Ağustos sıcakları ortalığı yakıp kavuruyordu. Buna rağmen mezarlığın hemen yanındaki arsada hummalı bir çalışma vardı. İşçilerin sesleri kamyonların homurtusuna karışıp gidiyordu. Herkes kendini işine kaptırdığından önceleri minareden yükselen sesi fark etmediler bile. Ta ki vefat edenin adı okununcaya kadar…

“İnna lillah…” ile başladı cümleler ve ardından makineler durdu.

Çok geçmeden birkaç kişi göründü köyden. Omuzlarında kürekler. Özyurt hocanın yakınındaki boşluğu gösterdi içlerinden biri: “Rahmetli burayı vasiyet etmişti” dedi birisi ve kazmalar toprağa inip kalkmaya başladı.

Not: Gerçek olaylardan mülhem bir hikâyedir.

 

Paylaş
Önceki İçerikAllah’ım
Sonraki İçerikBir Kırık Dua