Yan hücreden yükselen yanık bir türkü, gece mi gündüz mü bilemediğimiz bu yerde, bize hâlâ yaşadığımızı hissettiriyordu.

Sahi, bilir misin penceresizlik nedir? Ben bilmezdim. Koridordan sızan o sarı ışıkla 7/24 yaşamak, el yordamıyla anlamak zamanı… Ne de uzak şeylerdi!

“Yemek saati!”

Görevli, 50’li yaşlarda, babacan bir adamdı. Parmaklıkların arasından istihkakımızı atarken gülümserdi belirsiz. Acıdığından mı, yoksa şefkatinden mi, anlamazdım. Sonra su şişesini diğer şişelerin yanına özenle yerleştirirdim. Sanki içmememiz için verirlerdi. İçersen tuvalete gitmen gerekir. Her istediğinde gidemeyeceğine göre, içmemek en iyisi… Peçete ne kadar kıymetliydi! Plastik çatalları ise küçücük parçalara ayırıp tespih yapardım.

“Arif! Kalk, hazırlan! Sorguya gidiyorsun.”

İşte geldi o an. Bir yandan korkup bir yandan gelmesini hasretle beklediğim o an… Kaç gün oldu gerçekten? On gün, yirmi gün… Zaman akıcılığını yitirmişti adeta.

Heyecanımı belli etmeden usulca hazırlandım. Sakince takip ettim öndeki görevliyi. Dehlizi andıran merdivenlerden çıkıp medeniyet sembolü asansörle buluştuk. Asansörün içine girince birden sendeledim. Bu ben miyim? Sakalım biraz daha uzasa taranacak kadar olurmuş; saçlarımın uçları artık kıvrılmaya durmuş. Güneşe hasret kalmış solgun yüzüme rağmen, alabildiğine parlaktı bakışlarım. Günler sonra kendi yüzünü görünce insanın, eski bir dostu görmüş gibi nasıl sevindiğini anladım.

Avukat karşıladı sorgu girişi. Dosyam gizliymiş. “Hadi bakalım!” dedi. Ne çıkacak acaba karşımıza?
Duvardaki saati gördüm; selamlaştık. Gülmeyin sakın, o da eski bir dost işte. Bu arada meğerse gecenin onuymuş. Sorgu memuru, gözlerinden uyku akan haliyle klavyenin tuşlarına basarken biraz ayılabilmek için kahvesini yudumluyordu. Ah, demli bir çay olsaydı şimdi!

“Seni eşin ihbar etmiş.”

“Eski eşim.” diye düzelttim hemen.

Nedense şaşırmamıştım, ama asıl azabım bundan sonra başlıyordu. Bir liste çıkardı memur:
“Bu isimleri tanıyor musun? Eşin senin adınla birlikte bunları da vermiş.”

Kan beyne nasıl sıçrarmış, nasıl çıkarmış kulaklardan ateş, işte o an öğrendim. Yememiş, içmemiş 75 kişilik bir liste yapmış. Liseden ve üniversiteden arkadaşlarımın, onların eşlerinin, hatta bazılarının anne ve babalarının isimlerini bile yazmış.

“Arif, Arif, kendine gel!”

Gözümü revire benzeyen, ilaç kokulu bir yerde açtım. Başımda genç bir sağlık memuru, iki polis… Avukat dışarıda bekliyordu. Tansiyonum fırlamış, bayılmışım. Yavaş yavaş olup biteni hatırlamaya başladım. Liste vardı, evet liste…

“Yarın devam ederiz.” dedi polisler. “Şimdi hücrene geç.”

Sinir bozucu bir gıcırtıyla açılırken hücre kapısı, kafamı pis kokan battaniyemin altına gömmekten başka bir şey düşünemiyordum.

“Neden? Bu kadar kötü olmak zorunda mısın?” diye düşündüm eski eşim hakkında.

Bu insanların tek suçu benim arkadaşım olmak mı? Ali’den ne istedin? Hasta ve yaşlı ana babasının ondan başka kimsesinin olmadığını sen de biliyordun. Ya Hakan? Yıllar sonra baba olmanın sevincini çok mu gördün? Süleyman’ın eşinden ne istedin? Kadıncağız, sen kendini yalnız hissetmeyesin diye her ihtiyacına koşmadı mı? Hadi ona acımadın, geride kalacak üç yavruya da mı acımadın?

Penceresizlik! Saatten vazgeçmiştim. Zaman! İşim yok artık seninle… Ayna da istemem. Demli çay bile tütmüyor gözümde! Sadece bir pencerem olsaydı!

Battaniyenin altından başımı çıkarıp duvar tarafına döndüm. Çaprazdaki kan lekesi tiksindirmiyordu artık… O kadar çok şey yazılmıştı ki… Kimi çizgiler çizmiş gün saymak için, kimi kendiyle sevdiceğinin baş harfini, kimi de davasının sloganlarını yazmış.

“Kardeşim! Hangi âlemdesin? Daldın gittin yine. Bak, vardık işte!”

Yol arkadaşım Ali’nin sesiyle kendime geldim. Zira hazin anılarımın vefalı şahidi bir türkü, beni alıp yine parmaklıklar ardına götürmüştü.

Dünyaya döndüğümü göstermek için Ali’yi başımla hafifçe selamladım. Kulaklığımı çıkardım, ardından önümde uzanan şahane denizi seyre daldım. Hissediyordum… Bu asude mavilik, ruhuma özlediğim pencereyi açıyor ve ışığıyla zihnimdeki dehlizi aydınlatıyordu. Sevdiklerimin hayır duaları çıkınımda, benden ötürü zorda kalmış insanların asil bir duruşla, “İmtihan Allah’tandır. Sen bizi dert etme. Elmas hakikatleri başka diyarlara ilet!” deyişi kulaklarımda, sabır imtihanının şükür imtihanına evrildiği olağanüstü noktadan maziye bakıyor, keremi sonsuz Rabbime zerrelerim adedince şükrediyordum.