İnsan; ruhlar âleminden anne rahmine, oradan da dünya hayatının mebdei olan bebekliğe ve çocukluğa, yaratılışın esrarı ve gayesini yeni yeni idrak etmeye başladığı gençliğe, fakr u zaruret içinde hep başkalarına muhtaç ve nisyanla malûl ihtiyarlığa, kabir ve berzah koridorlarından haşir meydanına, mizan ve terazilerin kurulduğu hesap mahallinden, mükâfat ve mücazat yeri olan Cennet veya Cehenneme uzanan uzun yolun garip bir yolcusudur.

Yunus’un deyimiyle; “Bu yol uzundur, menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular var.”

Bir kısmı ruhlar âleminde, bir kısmı dünyada, bir kısmı da ukbâda, birçok menzilin bulunduğu, çeşit çeşit imtihanlarla ve zorluklarla kuşatılmış bu uzun ve çetrefilli yolun yolcuları, saymakla bitmez nimetlerle[1] serfîraz kılınmış, akıl, şuur ve idrak gibi, düşünce ve hissiyatını ifade edebilme kabiliyeti, dimağlarda hayranlık uyandıran aklî, hissî, maddî ve manevî cihazâtla donatılmıştır. Cenab-ı Hak tarafından kendisine bahşedilen bütün bu donanımlar sayesinde insan; okuyan, düşünen, anlayan, gaye-i hayali olan, kendisine kulluk payesi verilen en şerefli, manevî konumu itibarıyla en müstesna varlıktır.

İnsan, sosyal bir varlık olsa da bu yolun müntehası olan mekânına kavuşacağı ana kadar, yapayalnız, kendi nefsiyle mücadele edecek, ubudiyet coşkusu ve takva dairesinde, kalbini mâsivâdan arındırmaya çalışacak, zerre miktarı da olsa dünya hayatında işlediği hayır ve şerrin karşılığını görecektir.[2]

İnsanın ihtiyaçları nihayetsiz, güç ve takati sınırlıdır. Sürekli değişen şartlar ve maruz kaldığı tehlikelere binaen yüce Allah onun bedenine ruh, kalb ve latifeler gibi manevi donanımla birlikte üç kuvve de yerleştirmiştir: Menfaatleri cezbedici kuvve-i şeheviye, zararları def’ edici kuvve-i gadabiye, fayda ve zararı birbirinden ayıran kuvve-i akliye

İnsan, şehvet kuvvetiyle yararlı şeyleri elde etmeye çalışır. Gadap kuvveti ile zararlı olan âmillerle mücadele eder. Akıl kuvveti ile de faydalı ve zararlı olanları birbirinden ayırt eder.

Cenab-ı Allah (celle celâluhu) hayvanlar âleminde bu kuvveleri sınırlandırırken beşerin tekemmülünün hikmetlerine binaen insandakileri sınırlandırmaz. Şeriatla bu kuvveler had altına alınır. Eğer bu kuvveler had altına alınmazsa ifrat ve tefrit zuhur eder. Tefrit noksan mertebesi, ifrat ise ziyade mertebesidir. Şeriat, ifrat ve tefriti yasaklar ve istikamet yolu olan vasatı emreder.[3] Vasat ise adalet ve itidal mertebesidir. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” ayeti, bu hakikati ilan eder. (Hûd, 43/112).

İnsan haddini aşıp ifrat rüzgarına kapılırsa, farkına varmadan cerbeze girdabına düşer. Cerbeze aklın ifrat hâlidir. Aldatıcı bir zekâ ile doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösterir. Her sözü, her beyanı yalandır. Sürekli düşman üretir ve her türlü iftirada bulunur ve hileyi yapar. Sürüklendiği bu girdaptan geriye dönmeyi aklından geçirmez. Yalancı bir saltanatın ve geçici bir şöhretin esiri olur.

Şehvet kuvvesini tahdit altına alamaz ise, helâl haram demeden her şeye istek duyar ve toplum içerisindeki ahlakî güvenilirliğini kaybeder.

Gadap kuvvesinde ifrata düşerse, artık onda istibdat, tahakküm, zulüm ve tehevvür ortaya çıkar ki birden azılı bir düşman kesiliverir. Adaleti, hukuku hiçe sayar. Öyle bir kaos oluşturur ki binlerce mazlum ve mağdurun iniltisinden zevk duyar. Hakkı dile getirenler zindanlara atılır, korkak ve yüreksizler ise maddî menfaatleri gereği sükûtun karanlık koylarında ölü taklidi yaparlar.

İnsan tefritte haddini aşarsa, akıl kuvvesini gabavet (anlayışsızlık) ve ahmaklık derekesine düşürür. Böyle birisinden insanlık adına müsbet bir şey beklemek beyhudedir.

Şehvet kuvvesinin tefriti humud, hiçbir şeye iştah hissetmemektir. Gadap kuvvesinde tefrite düşen kişilerde cebanet ve tevehhüm zuhur eder. Her şeyden korkar ve her şeyden şüphe duyarlar. Gece ve gündüzleri kâbusla geçer. Birisinden korkmaya başladıklarında, onun hoşlanmayacağı bir şeyi, doğru bile olsa dile getiremezler. Gerçeklerle yüzleşmektense yarasalar gibi karanlıkta yaşamayı tercih ederler.

İnançlı ve âkil bir mü’min ne ifrata ne tefrite düşmek ister. O, hikmet, iffet ve şecaatle kuşanmış adalet ve itidal yolu olan vasatı tercih eder. Her gün namazlarda asgarî kırk defa “Bizi sırât-ı müstakîme hidayet et.” (Fatiha, 1/6) diyerek Rabbine iltica eder.

Eğri büğrü yollara sapmadan, tek doğru yol olan sırât-ı müstakîmde bulunan istikamet yolcuları ne kazandıklarından dolayı sevinip küstahlaşır ne de kaybettiği dünyevilikler yüzünden üzüntü yaşarlar. Ellerinde avuçlarında ne varsa, inandıkları değerler uğrunda harcarlar. Onlar Allah’ın ihsan ettiği servetle ebedî ahiret yurdunu mamur etmeye gayret gösterir, dünyadan da nasiplerini unutmazlar.[4]

Bu yol hikmet ve adalet yoludur ve bu yolda yürüyenler bütün muamelelerini adalet ve hikmet yörüngesi etrafında icra ederler. Her söz ve beyanları hikmet edalıdır. Hakikatleri dile getirmede hiç kimseden korkmaz ve çekinmez. Maruz kaldıkları musibetler ve olumsuzluklar karşısında katiyen paniklemez ve asla ümitsizliğe düşmezler. Aldıkları nebevî terbiye sayesinde, yolda kalmışların ellerinden tutar, onları ifrat ve tefrite düşme tehlikesinden kurtarırlar.

Hâsılı “Oku!” ilahî emrinin muhatabı olan insanın, bu emir karşısında vereceği cevap ve ubudiyet yönüyle ortaya koyacağı icraatlar çok önemlidir. Zira vasat mertebesinde yol alıp rıza ufkuna ulaşmak; Cenab-ı Hakk’ın kelamını ve kâinat kitabını beraber mütalaa ederek zamanın şartlarını çok iyi değerlendirip ifrat ve tefrit tuzaklarına düşmeden, dünyanın hangi coğrafyasında olursa olsun, sağlam adımlarla istikbale yürümekle hasıl olur.

Bu yol; evin, yurdunu ve rahatını terk edip hicret diyarlarında dolaşıp muhtaç sinelere kalbini açabilenlerin ve davası uğrunda her türlü tasallut ve tahakkümlere maruz kalarak ayaklarındaki prangalarla mahkûm edildiği zindanları Medrese-i Yusufiye’ye çevirenlerin yoludur. Bu yol; Peygamberlerin (aleyhimüsselâm) yolu, Cennet ve Cemalullah yoludur. Selam olsun istikâmet yolcularına!

 

Dipnotlar

[1] Nahl, 16/18.

[2] Zilzâl, 99/7–8.

[3] Doç. Dr. Şadî Eren. (2011). İşâratü’l İ’câz Tercüme ve Dipnotlar, İstanbul: Şahdamar Yayınları, s. 49.

[4] Kasas, 28/77.

Paylaş
Önceki İçerikBir Mektup
Sonraki İçerikYapboz