Ferdî ve sosyal hayatta, aşırılıktan uzak ve istikamet içinde olmak; huzurlu, güvenli ve dengeli bir hayat yaşayabilmemiz için çok mühimdir. Üstad Bediüzzaman’ın “hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiyenin bütün yollarında istikâmet, en faydalı ve kolay ve kısadır. Ve sırat-ı müstakîm kaybedilse o yollar, pek belalı ve uzun ve zararlı olur.”[1] ifadesi de bu hakikate işaret eder.

Yaratılan her şeydeki hassas denge ve ölçü; kurulan sistemin devam etmesine, sisteme tâbi varlıkların zarar görmeden, kendileri için tayin edilen ömrü tamamlamasına vesile olur. Uçsuz bucaksız kâinatta tesis edilen muazzam denge, insan vücudunda da geçerlidir. En küçük yapı birimi olarak kabul edilen hücrelerimizin sağlıklı olması, vücudumuzun sağlıklı olmasını netice verir. Aşırılıklara maruz kalan hücre ve dokularda denge bozulur. Buralarda başlayan dengesizlik kısa sürede bütün vücuda yayılır ve sonuçta hastalık dediğimiz durumlar ortaya çıkar. Hücre ve dokuların vazifelerini sürdürebilmesi için şeker, su, tuz, oksijen, karbondioksit gibi maddelerin oranlarının, ince hesaplar ve mekanizmalar vasıtasıyla belirli bir denge aralığında tutulması elzemdir. Mesela 70–100 mg/dl seviyesinde sürdürülmesi gereken kan şekerimiz, haberimiz olmadan, ilahî kanunlarla, mükemmel bir şekilde kontrol edilir. Kan şekeri seviyemizin düşmesiyle ortaya çıkan hipoglisemide titreme, çarpıntı, solukluk hatta bayılmaya kadar giden sıkıntılar yaşanır. Kan şekerinin aşırı yükselmesi (hiperglisemi) durumunda ise ortaya çıkan ağız kuruması, susama, halsizlik, yorgunluk ve kilo kaybı gibi semptomlarla vücudumuz alarm verir.

Kan şekerinin ifrat ve tefrit seviyelerine sıkça rastladığımız, çağımızda yaygın olarak görülen diyabet hastalığında, şeker metabolizmamızın bir basamağında, normal dışı bir durum söz konusudur. Açlık ve tokluk döneminde, kan şekerinin normal seviyelerde tutulabilmesi, beyin ve kalb gibi önemli organlarımızın glikoz ihtiyacının kesintisiz karşılanması için, aslında haberimiz olmadan, çok hassas hesaplarla ayarlanan, hummalı bir çalışma yürütülmektedir. Beynimiz, kaslarımız, karaciğer gibi organlarımız, kısacası bütün vücudumuz, enerji kaynağı olarak glikozu kullanır. Açlık döneminde glikoz, karaciğerdeki glikojen depolarından sağlanır ve 12–24 saatlik açlık ile karaciğerdeki glikojen depoları tüketilir. Karaciğer ve kaslardaki boşalan glikojen depoları, gıda alımı ile yeniden doldurulur. Gıdalardaki karbonhidratlar ağızdan başlayarak bir dizi sindirim işlemine tâbi tutulur ve sonunda glikoza dönüşerek bağırsaklardan emilir. Yemek sonrası dönemde (post prandial dönem), gıdalarla alınan ve sindirim kanalından emilen glikoz kana karışır.

Karbonhidratlar basit ve kompleks olmak üzere iki gruba ayrılır. Çay şekeri, meyve şekeri, bal gibi karbonhidratların sindirimi için gerekli işlem nispeten basittir ve glikoza dönüşüp kana karışması çok kısa sürer. Kuru baklagiller, pirinç, patates, bulgur gibi gıdalarda bulunan kompleks karbonhidratlar ise daha uzun sürede sindirilerek glikoza dönüştürülür ve kana yavaş yavaş karışır. Gıda alımıyla kan şekerimizin yükselmesi neticesinde pankreastan insülin hormonunun salgılanması, güçlü şekilde uyarılır. İnsülin; kandaki glikozun kas ve karaciğer hücreleri gibi hücrelere ve yağ dokusundaki depolara intikal etmesine ve glikozun doku seviyesinde kullanılmasına aracılık eder. İnsülinin pankreas kaynaklı sebeplerle az veya yetersiz olduğu durumlarda (çocuk ve gençlerde sık görülen, insüline bağımlı diyabet veya tip 1 diyabet), glikoz vücut dokularına alınamaz ve kullanılamaz. Daha sık rastlanılan ve “insülin direnci” adı verilen durumda ise insülin yeterli seviyede üretildiği hâlde glikozun dokulara sokulması aşamasında dirençle karşılaşılır. Bu durumda insülin görevini yapamaz ve glikoz hücrelere sokulamadığı için kan şekeri seviyesi yükselir (erişkinlerde daha sık görülen tip 2 diyabet). Kan şekerimiz 180 mg/dl’yi aştığında glikoz artık idrara geçer. Bu dengesiz durum, uzun vadede, ömür boyu devam eden, kronik bir metabolik hastalık olan şeker hastalığına sebep olur. Diyabet hastaları, her lokmayı dikkatli ve şuurlu bir şekilde yemeye alışmak zorundadır.

Uluslararası Diyabet Federasyonuna (IDF) göre, dünyada her 11 yetişkinden biri (415 milyon) diyabetlidir. Her iki hastadan biri, diyabeti olduğunu bilmemekte ve her altı saniyede bir diyabet hastası hayatını kaybetmektedir. Diyabet tedavi giderleri global sağlık harcamalarının %12’sini (673 milyar dolar) oluşturmakta, hastaların %75’i düşük ve orta gelirli ülkelerde yaşamaktadır. Son 30 yılda diyabetin görülme sıklığı iki kat artmıştır. 2040’a kadar 10 yetişkinden birinin (642 milyon) diyabet olması ve sağlık harcamalarının 802 milyon doları aşması beklenilmektedir.[2]

Şeker Hastalığının Tarihçesi

Şeker hastalığı hakkında bilinen en eski kayıt, M.Ö. 1500 yılında, Mısır Ebers Tıp Papirüsünde bulunmuştur. Bu kayıtta diyabetin önemli belirtilerden olan sık idrara çıkma semptomundan bahsedilir. Yunan hekim Kapadokyalı Aretaeus (81–133), Yunanca “içinden akan” anlamına gelen “diyabet” terimini kullanan ve hastalığı susuzluk, sık idrara çıkma ve kilo kaybı olarak tanımlayan ilk kişidir.

Eskiden hekimler, “su tadan” olarak adlandırılan kişilere idrarı tattırarak veya hasta idrarına karınca veya sineklerin sıkça gelip gelmediğini kontrol ettirerek şeker hastalığını teşhis ederlerdi. Hastalığın ortaya çıkmasında hormonal sebeplerin olabileceği düşüncesi, ilk kez 1889 yılında, Avusturyalı Joseph von Mering ve Oskar Minkowski’nin pankreasın diyabetteki rolünü keşfetmesiyle gündeme gelmiştir.

Bulaşıcı olmayan, genellikle ağrısız ve tedaviye duyarlı bir hastalık olduğu için diyabetin kronik hastalıkların en iyisi olduğunu söyleyen Amerikalı hekim Elliott Proctor Joslin, 1898 yılında teyzesini diyabet sebebiyle kaybettiği sırada, annesine yeni teşhis konmuştu. Tedavide şahsî disiplin ve sıkı şeker takibi prensibini ilk defa gündeme getiren Dr. Joslin, annesini kendi ilkeleriyle tedavi etmiş ve annesi o günkü diyabet hastalarından 10 yıl daha uzun yaşamıştır. Joslin Diyabet Merkezini kuran Dr. Joslin, uzun vadeli hasta yönetimine ve hamilelikte görülen diyabetin tedavisine önemli katkılar sağlamıştır.

Kanadalı bilim adamları Frederick Banting ve Charles Best tarafından 1921 yılında insülinin keşfedilmesi ve ardından diyabet tedavisinde kullanılmak üzere saflaştırılması, çok önemli bir adım olarak tarihe geçti. 1936 yılında diyabet, tip 1 ve tip 2 şeklinde iki gruba ayrıldı.

1942 yılında ilk oral tip 2 diyabet ilacı olan sülfonilüreler tanımlandı. Günümüzde bu tür çok sayıda oral ilaç bulunmaktadır. 1970 yılında Ames Diagnostics tarafından ilk portatif kan şekeri ölçüm cihazı üretildi. Bu cihaz sadece hastane şartlarında kullanıma uygundu. O dönemlerde tip 1 diyabeti olan Richard Bernstein’ın kan şekeri regülasyonu iyi değildi. Evde kan şekerinin düzenli ölçülmesi gereken Bernstein, eşi aracılığıyla portatif şeker ölçüm cihazını hastaneden izin isteyerek kullanmaya başladı ve sağlığının iyiye gittiğini fark etti. Bernstein, evde hasta kullanımı için taşınabilir kan şekeri ölçüm cihazı üretilmesi için çalışmalar yaptı. Ancak çalışmalarını tıp dergilerinde neşredemediği için 43 yaşında doktor olmaya karar verdi. Tıp fakültesinden diplomasını alıp endokrinolog oldu. Bernstein Diyabet Çözümü isimli meşhur kitabını yazdı. Uzun süren çalışmalardan sonra, evde kullanıma elverişli kan şekeri ölçüm cihazları 1980’li yıllarda satışa sunuldu.

Diyabet tedavisinde yeni nesil ilaçların üretilmesinin ardından 2017 yılında, parmak ucunu delerek alınan kan örneğine gerek duymadan, sensör kullanarak, her dakikada kan şekeri ölçümü yapabilen bir cihaz piyasaya sürüldü.

Bir araştırmada, şeker hastalığı tespit edilenlerin yaklaşık %50’sinin şeker hastası olduklarının farkında olmadıkları bulunmuştur.[3] Geciken teşhis, yüksek kan şekerinin böbrek, sinir uçları, göz ve kalb gibi organlarda tahribata yol açmasına sebep olur. Rutin sağlık kontrollerinin devletin sağlık politikası olarak benimsenmediği ülkelerde, birçok hasta bahsedilen komplikasyonlar ortaya çıktıktan sonra teşhis edilebilmektedir.

Tedavide hedef, gün içinde kan şekeri kontrolünün sağlanması, akut komplikasyon gelişim riskinin azaltılması, komplikasyonların önlenmesi ve hayat kalitesinin artırılmasıdır. Tedavinin en önemli kısmı; beslenme tarzı ve alışkanlıkları, boy, kilo, kullanılan ilaçlar, günlük faaliyetler, insülin tipi ve miktarı göz önünde tutularak hastaya göre düzenlenmelidir. Çalışmalarda şeker hastaları için en uygun beslenme tarzının; tahıl, kuru baklagiller, taze sebze ve meyve, balık ve zeytinyağı yönünden zengin Akdeniz tipi beslenme olduğu gösterilmiştir.

Bir şeker hastası her önüne geleni yiyemez. Lokmanın içindeki kaloriye ve kanın şeker dengesine dikkat ederek sıhhat ve afiyetin kendisine ihsan edildiğini fark eder, şükreder ve mutlu olur.

Dipnotlar

[1] Bediüzzaman Said Nursî, Şuâlar, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 604.

[2] Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF). 7. Diyabet Atlası.

[3] TURDEP-II Sonuçları. Prof. Dr. İlhan Satman ve TURDEP-II Çalışma Grubu. İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı.

Paylaş
Önceki İçerikKristal Gece
Sonraki İçerikDin Ufku