Adım Nurefşan. Birkaç gün öncesine kadar henüz dokuz yaşlarında bir kız çocuğuydum. Yaşıtlarım, sokakta renkli, allı pullu bebeklerle oynarken, ben o küçücük yaşımda, suyun üstüne bıraktığım kâğıttan gemilerle avunurdum. Beş yıldır göremediğim babamın karşı kıyıda olduğunu söylerdi annem. Ben de gemilerim babama gider ümidiyle her defasında daha da güzel yapmaya çalışırdım. Belki ona ulaşır, beni hatırlar ve mutlu olur, diye hayaller kurardım. Daha küçüklüğümü hatırlamıyorum ama etrafımdakiler ismim gibi ışık saçtığımı, annemin göz bebeği, babamın ise kalbinin süsü olduğumu söylerlerdi.                                            

            Bir gün, bulunduğum ülkemin devleti, önce babamı aldı, sonra da annemi almak istedi ellerimden. Zaten bir elim, babam gittiğinden beri hiç ısınamamıştı. Babalar kızlarını hep çok severmiş, öyle söylerdi dedem. Fakat devlet bizi neden hiç sevmezdi, anlayamazdım. Bir baba değil miydi o da?! Bir çocuk annesiz ve babasız büyüyebilir miydi? Ben hiç yalnız yaşamadım ki… Evde tek başıma kalmaya bile çok korkardım. Annem yalnız kalacağımı hissetmiş olacak, yola çıkıp babama gitmek istedi bir gece. Adı Meriç’miş bu yolun… Hemen çok yakıncık… Karşı kıyıda babam bekliyormuş, öyle söyledi… Bu yolculuk için de bazı yeni elbiseler almamız gerekiyormuş. O sıralarda arkadaşlarıma, okula gitmek için mavi önlük ve kırmızı ayakkabı alınırken, benim payıma şeffaf bir yağmurluk ve siyah botlar düştü.

            Ben sanıyordum ki Meriç yolu masallardan bir yağmur ülkesi… Ardında gökkuşağı olacak. Koşa koşa şarkılar söyleyerek babama gideceğiz. Yepyeni bir dünya hayal etmiştim orada: Özgürce parklara gidebileceğimiz, sabah vakitleri kapımız yumruklanır mı acaba, diye korkmayacağımız, içerisinde annesi ve babası yanından ayrılmayan neşeli çocuklar…Ama öyle değilmiş: “Kelebekler daha uzun yaşıyormuş çocuklardan, o yerde…”

            Dokuz yaşında ufacık bir kız çocuğuydum soğuk sularla tanıştığımda. Dediklerinin aksine hiç üşümedim biliyor musun anne? İçinde de güler yüzlü birisi, babamın tutamadığı ellerimden tutup götürdü beni uzak yerlere. Ben cennet kuşuymuşum, öyle söyledi…

            Hem beni daha önce Meriç’ten yola çıkmış; Suriyeli kardeşim Aylan, Halil, Enes ve dünyadayken hasta olmuş Ahmet arkadaşımın yanına getirdi… Bir sürü çocuk oynuyor cennetin bahçesinde. Burası mutluluğun diyarıymış, herkes gülüyor ve kimse korkmuyor.  Kötü kalplileri içeri almıyorlar.

            Siz de merak etmeyin hiç beni. Sıra bende. Her şeyi O’na şikâyet etmeye geldim çocuk gönlüm ve dilimle… Hem anne, sen her gece çocukların duası kabul olur demez miydin bize? Sizin için duanın Sahibine geldim ben de…