Aşiyan Parkı’na bitişik olan Yılanlı Yalı’yı bilenler bilir. Boğaz’ın en görkemli yalılarından biridir.

Bebek Koyu’nda ihtişamı ve yıllara meydan okuyan heybeti ile öylece durur.

Osmanlı sivil mimarisinin en önemli örneklerinden biri olan Yılanlı Yalı, taş duvar üzerine, ahşap olarak inşa edilmiş. Üst kat konsollarını eli böğründeler tutarken, yine üst kat denize doğru başını uzatır.

Birçok yalıda olduğu gibi Yılanlı Yalı’da da harem ve selamlık vardır.

Sakal-ı Şerif odası, meşkhanesi, selsebil odası ve arkasındaki hamamı ile Yılanlı Yalı tamamen kendine özgü bir mimarî plan içerisinde inşa edilmiştir.

Bu muhteşem yalının sahibi Aydın Bolak Bey, musikiden edebiyata, siyasetten sanata, kültürümüzün hemen her alanına meraklı, meraklı olduğu kadar da mahir ve mütefekkir bir insandı.

Hafızam beni yanıltmıyorsa, 1998 yazında, Fethullah Gülen Hocaefendi ve birkaç arkadaşımızla birlikte Aydın Bey’i ziyarete gitmiştik. Aydın Bey, Hocaefendi’yi karşısında görünce hayret ve şaşkınlıkla dudaklarından dökülen, “Rüya görmüyorum, değil mi efendim, gerçekten sizsiniz?” sözleri ve Hocaefendi’nin dediklerinin birebir çıkması benim hafızamdan silinmiş olsa da Şerif Ali Bey’in hafızasından silinmemiş.

O gün Aydın Bey’in gözlerinde Boğaziçi sularının parıltılı akışına eş bir ışık parıldadığını görmüştüm.

Bu, onların ilk karşılaşması değildi. İlk karşılaşmaları, yanılmıyorsam, 1995’te Sakıp Sabancı’nın evinde olmuştu. O görüşmeden sonra Hocaefendi, intibalarını şu sözlerle dile getirmişti: “Yüz yüze görüşüp konuştuktan sonra, çok daha hassas, ince, dinine, diyanetine bağlı, günümüzü çok iyi okuyan, Türkiye’yi çok iyi okuyan, yorumlarında isabetli; bana göre tipik bir Türk aydını ile karşılaştığımı gördüm.”

Yılanlı Yalı’nın içinde geçmiş servet ve saadetlerin hatıraları tütüyordu. Bu tarihi yalı, Osmanlı estetik dünyasına açılan bir kapı gibiydi.

O gün Aydın Bolak Bey, her biri bir servet olan yağlı boya tabloları, koleksiyonundaki tesbih ve kılıçları tek tek eline aldı ve üşenmeden, yorulmadan izah etti.

Giyimi fevkalade düzgün ve güzeldi ama onun asıl zarafeti sözlerindeydi: “Efendim bütün bu anlattıklarımı bildiğinizi biliyorum, ama sohbet bitince kalkarsınız diye korkumdan sohbeti uzatıyorum.”

1925’in bir yaz günü dünyaya gözlerini açan bu güzel insanın kalp atışlarında yetmişinde aradığını bulmuş olmanın hüzünlü kıpırtıları duyuluyordu.

Aydın Bey’in ailesi, Osmanlı’nın zor zamanlarında, Kurtuluş Savaşı’nda ve genç Cumhuriyet’in kuruluşunda en üst seviyede görevler üstlenmiş soylu bir aile idi.

Babası Mehmet Vehbi Bey, Osmanlı’nın son dönem ve Cumhuriyet’in ilk Balıkesir milletvekili ve aynı zamanda Cumhuriyet’in ilanından önceki TBMM Hükümetinin üçüncü Milli Eğitim Bakanı olarak görev yapmıştı.

Mehmet Vehbi Bey’in babası Yahya Nef’i Efendi’den aldığı ve kendi evlatlarına bıraktığı manevî miras içinde bir uyarı vardı ki üç neslin hayat felsefesi olmuştu: “Hayatınızda, dünya malı için tasa ederseniz, soyumdan geldiğinize şüphe ederim!”

1947’de İstanbul Hukuk Fakültesinden mezun olan Aydın Bey, 1950’de Kadirli Kaymakamlığına atanır. Kısa süren kaymakamlık döneminde hep ezilenlerin hamisi olur. Köylüleri sömüren toprak ağalarına meydan okur. “Ben köylümü size ezdirmem!” der. İdealist kaymakam, ezilen halkların umudu olur. Çukurova köylüleri onu halk kahramanı ilan eder. Devletin adalet ve merhamet ışığının henüz sönmediğini, genç bir kaymakamın yüreğinde yaşadığını görürler. Ezilenler umutlanır. O umutla yeniden hayata tutunurlar. Toprak bereketlenir. O bütün ezilen köylüleri korusa da köylüler onu koruyamazlar. Toprak ağaları önce köylüleri sonra da Ankara’yı satın alırlar. Ankara, idealist kaymakamı Doğu’ya sürer. Toprak ağaları onu sürdürmekle yetinmezler. Kasabadan ayrılırken arkasından teneke çalarlar. Yaşar Kemal 1955’te yazdığı Teneke adlı romanında, bu idealist kaymakamı anlatır. Sol hareketin öncülerinden Doğan Avcıoğlu, onu sol dirilişe davet eder. Kabul etmez. Doğan Avcıoğlu Yön Dergisi’nde “Tenekenin kaymakamı teneke çıktı.” diye yazı yazar.

O bir hakikat arayıcısıdır. O, teneke değil, sabırla sarrafını bekleyen bir cevherdir. Ülke için bir şeyler yapılması gerektiğinin bilincindedir. Ama nasıl? Cumhuriyet döneminin en meşhur âlimleri, aydınları ile sık sık bir araya gelir. O güzel insanların hiçbirinde aradığı ufku bulamaz. 1961’de Cumhuriyet Halk Partisinden Balıkesir milletvekili seçilir. Cumhuriyet kurulduktan sonra kapatılan vakıfların yeniden kurulmasını sağlar. Böylece uzun yıllar gömülü duran Türk vakıf kültürünün kalbi yeniden atmaya başlar.

1965’te siyaseti bırakır ve ticarete atılır. Türk Petrol Holdingi kurar. O işçisini seven bir insandır. TÜSİAD çevresindeki işadamlarını sadece kendi çıkarları için değil ülkenin menfaatleri için çalışmaları konusunda uyarır.

Bütün hayali ülkenin istikbal vadeden gençlerine sahip çıkmaktır. 1967’de Vehbi Koç’la birlikte Türk Eğitim Vakfı’nı kurar. O, her zaman gençlere inanmış ve güvenmiştir. Kendisi gibi gönül eri olan Fethi Gemuhluoğlu, o yılların “beyin göçü” ve anarşik olayları sebebiyle bugüne de uyan bir tarif yapar: “Bu memleket, pis bir kedi gibi, kendi yavrularını yiyor!”

Aydın Bey’in cevabı aslanlara hastır: “Biz de yedirmeyiz be kardeşim!”

1969’da eşi Selma Hanımefendi ile Türk Petrol Vakfını kurar. Vakfın ilk genel sekreteri Fethi Gemuhluoğlu, istikbal vadeden gençleri birer birer bulur, üniversite eğitimlerini yapabilmeleri için onlara vakfın imkânlarını sunar. Burs vereceği gençlerden birine şöyle der: “Bak evladım, seni tanımam, ananı tanımam, babanı tanımam, ama şuna inanıyorum. Seni kurtarırsak, bu Türkiye’de bir kişiyi daha kurtarmış oluruz.”

Aydın Bolak Bey, 1990’lı yıllara gelindiğinde, beş milyar dolar servetiyle Türkiye’nin ilk beş zengini arasına girer. Ekonomiden kültüre, sanattan siyasete, TRT’de beş yüzden fazla program yapar.

Yolsuzlukla ilgili bir konuşması nesiller boyu ibret vericidir: “Yolsuzluk, toplum için felâkettir. Yolsuzluğu hâkim kılan topluluklar güçlü devlete sahip olamazlar… Yolsuzların çoğunlukta oldukları bir toplumda yaşamaya Allah bizi mecbur etmesin!”

Aydın Bolak, Orta Asya’daki okulların açılmasında büyük hizmetlerde bulunmuş olan ve 1997 baharında vefat eden Hacı Kemal Erimez’in Fatih Camiindeki cenaze namazına katılmıştı.

“Okul adam” Hacı Ata’nın, bir insan denizinin parmak uçlarında yüzer gibi uğurlanışına şahit olmuştu. O ihtişamlı hüzün gününde gözyaşı döken gençler ona çok tesir etmişti.

Bir mecliste Fethullah Gülen Hocaefendi, Hacı Kemal’in fedakârlıklarını anlatırken duygulanır, gözleri dolar. Aydın Bey, gamlı gönüllere inşirah verici sözleri ile fırsatı değerlendirir: “Allah onu aldı, beni verdi.”

TÜSİAD’ın kurucularından olan bu yiğit insan, her mahfilde Hocaefendi’yi savunmakla kalmadı, aynı zamanda Koç ve Sabancı gibi Türkiye’nin en seçkin iş adamları ile de sık sık toplantılar düzenleyerek Hocaefendi’yi onlara takdim etti.

28 Şubat rüzgârlarının sert esmeye başladığı bir İstanbul akşamında, Sultanahmet’teki bir otelde, İstanbul’un en seçkin iş adamlarına bir yemek verdi.

Aralarında Rahmi Koç’un da bulunduğu oval bir masa etrafındaki 40 kadar iş adamına Hocaefendi’yi takdimi hala hafızamda: “Aranızda Cumhuriyet’le yaşıt olanlardan bir tanesiyim. Cumhuriyet’le doğdum ve bugüne kadar geldim. Cumhuriyet’in başlangıcında, Türkiye’de henüz İslâm dini üzerinde söz sahibi ulema vardı. Birkaçını hemen zikredebilirim; Hasan Basri Çantay, Hamdi Yazır, Babanzâde Ahmet Naim, Fatin Hoca gibi pek çok ulema ile tanıştım. Hepsinde yüksek bir ilim, müstesna bir ahlak vardı.  Tefsir yazdılar, hadis tercüme ettiler… Fakat bir aksiyon insanı olamadılar. Ne çevrelerinde yeni kişiler yetişti ne de büyük topluluklara ruh ve iman aşılayarak onları büyük gayelerin insanı olarak yetiştirdiler. Şimdi hepsi Allah’ın rahmetine göçtüler.

Yetmişimde ilk defa bir ilim ve ufukla tanıştım ben. O ufuk bize bambaşka bir şey söylüyor hem de güçlü bir sesle, güçlü bir mantıkla…

O zât işte buradadır. O, etrafında büyük bir sevgi halesi oluşturan Fethullah Gülen Hocaefendi’dir. Sizlerden ricam şudur: Hepiniz bu sevgi halesinin etrafında toplanınız, hepiniz bu sevgi aleyhine söylenen bütün dedikoduları cevaplandırınız; o zaman çocuklarımız mesut ve müreffeh bir Türkiye’nin çocukları olacaklardır.

Hocaefendi Hazretleri mefkûresizlikten bunalan Türk gençliğine mefkûre vermiştir.

Bir güzelliği anlamak ve bir güzelliği idrak etmek, güzelliği bilmekle mümkündür. Bizler, hepiniz, hepimiz, güzelliği ve sevgiyi bilecek çağdayız. Sevgilerinizi yaydığınız zaman, bütün mekânlar kudretli olur. Kimsenin yıkması, devirmesi, topla tüfekle mağlup etmesi mümkün değildir.”

Aydın Bolak’ın yapmış olduğu bu tarihî konuşma, ülkenin koyu karanlıklara çekilmeye çalışıldığı o zor günlere meydan okuyan yiğitçe bir sesti.

Aydın Bolak Bey 2004’ün sıcak bir yaz günü hayata gözlerini yumduğunda, kendisinin burs verdiği binlerce gençten 61’i parlamentoda milletvekiliydi.

Kim bilir onun verdiği veya verilmesini sağladığı burslarla okumuş kaç vatan evladı, o gün başka pek çok sektörde ülkeye çeşitli noktalarda hizmetler ediyordu.

28 Şubat rüzgârlarının ortalığı kasıp kavurduğu günlerde ülkesinden ayrılmak zorunda bırakılan Fethullah Gülen Hocaefendi’nin en büyük arzularından biri, bu değerli insanı dünya gözüyle bir daha görmekti, ama nasip olmadı. Vuslat bir başka bahara kaldı.

Hacı Kemaller ve Aydın Bolaklar bu dünyadan göçüp gittiler. Toprak ağaları, Ankara’yı satın aldılar, idealist kaymakamları sürgünlere gönderdiler. Kurtlar köye indi. Memleketin öz evlatlarını yiyorlar.

Şimdi ufuklar bir yiğit ses bekliyor: “Biz de yedirmeyiz kardeşim!”