Arapça, “kast” kökünden türetilen iktisat kelimesi, “doğru yol, hedefe yönelme, itidal üzere hareket etme, tasarruflu olma, vasatta kalma, ifrat veya tefrite gitmeme” mânâlarına gelmektedir. Aslında, “kast” kelimesinde, kazançtan ziyade “Allah’ın rızasını kazanmak ve ahlak-i âliye ile donanmak” mefhumu mündemiçtir.

Ekonomi kelimesi ise eski Yunancadaki “oikonomia” kelimesinden gelmektedir. Müslümanların Aristo’yu tanıması ve bazı ilmî kavramları benimsemeleriyle oikonomia da ilmu tedbiri’l-menzil, yani “ev ekonomisi, ev idaresi” olarak literatüre kazandırılmıştır. Elbette ödünç alındıktan sonra oikonomia kelimesi, “değeri” sadece fayda ile sınırlayan kuru ve dar kalıplarda sıkışıp kalmamıştır. İnsanın maişet derdinin rızık bilinci ve şükür sorumluluğu içinde karşılanması benimsenmiş, bu karşılanmanın bir izzet ve kemâl sebebi olduğuna, maddî nimetlerden manevî lezzetlere kapılar açılacağına inanılmıştır. Osmanlı döneminde ekonomi bilimi yerine “ilm-i servet,” “ilm-i iktisat” ve “iktisat” tabirleri kullanılmıştır (Güler 2005). Dilimizde iktisat terimi yanında, Batı kökenli müteradifi “ekonomi” de sıklıkla kullanılmaktadır.

Toplumun refah ve huzuru, temelini sağlam aile yapısı ve şahsiyetli fertlerin oluşturduğu, ekonomik gücü yeterli insan yapısına dayanmaktadır. Yani, ekonomik kalkınma seviyesi, refah ve mutluluğun oluşumunda önemli rol oynamaktadır. Âlemin gözbebeği olan insan ise, Allah katındaki değeri açısından yaratılmışların en şereflisi olarak ele alınmaktadır. Dolayısıyla, İslam düşüncesinde ekonominin yeri ve önemi, insanların ulaştığı refah seviyesi ile mânâ kazanmaktadır. Ancak, bugün İslam İşbirliği Teşkilatına üye ülkelerdeki kişi başına düşen gelir, dünya ortalamasının oldukça altındadır (Nationmaster 2020). Bu da Müslüman toplumlarda ekonomik durumun ve insanların refah seviyesinin istenilen seviyede olmadığının bir göstergesidir.

İslam toplumlarındaki ekonomik durumun algılanması için ekonomi kavramının izahına, İslam’da iktisadî faaliyetlerin önemine ve Müslümanın ekonomik faaliyetlerden beklentilerine bakılması gerekmektedir.

Bu bağlamda israftan kaçınmak, saçıp savurmaktan uzak durmak, İslam’ın vazettiği en önemli düsturlardandır. Diğer taraftan, yeri geldiğinde cömertçe infakta bulunmak tasvip edilmektedir. Saçan savuranlar şeytanın, iktisat edenler ve ikramda bulunanlar da Allah’ın dostları olarak görülmektedir. (Nursi 1934). Allah’ın dostu denilince ilk akla gelen Hazreti İbrahim Halilullah’tır (aleyhisselâm). O’nun cömertliği ile ilgili olarak, Hazreti Cebrail (aleyhisselâm) vasıtasıyla yapılan imtihanda, sahip olduğu her şeyi vermek istemesi, Müslümanca bir vasıf olarak nitelendirilmiş ve örnek verilmiştir.

İslam’da ekonomik faaliyetler, ihtiyaçların giderilmesi ve başkalarına yardımcı olabilmek için önemlidir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) başkasına muhtaç olmamak için kendisinin ve ailesinin rızkını kazanmaya çalışmanın, insanlara yardımcı olmak için gayret etmenin Allah yolunda çalışmak olduğuna dikkat çekmiştir.[1] Benzer şekilde güçlü müminin zayıf müminden daha hayırlı olduğu, veren elin alan elden üstün olduğu övülmüş, malın korunmasına ve emeğin yüceliğine vurgu yapılmıştır.[2] Genellikle rekabet ortamının câri olduğu dünya hayatında, insanın şahsiyetini koruyabilmesi ve insanca bir hayat sürdürebilmesi için çalışmasının üzerinde durulmuştur.

İslam’da kazanç elde etme gayretinin, kapitalist ve Weberci anlayışta belirtildiği gibi, ihtiyaçların sonsuz olduğu fikriyle tırnaklarını kanatırcasına bir hırsla yapılması benimsenmemiştir. Hırs, açgözlülük ve doyumsuzluk hâlleri; gayretten, azimden ve âlihimmet olmaktan farklı değerlendirilmiştir. Hırs, meşruiyet sınırlarında kalmayı engeller, kalbin tatmin olma duygusunu öldürür, insanlarda şekva sahibi olma temayülünü ve şükürsüzlük hâllerini artırır. Hatta hırs göstermek, zarar ve hüsran sebebi olarak kabul edilmiştir. Muhteris insanlar, sınırları zorladığı için hasede sebebiyet vermekle kalmıyor, aynı zamanda insanların kendilerine menfi gözle bakmalarına da yol açabiliyorlar. Bu da rahmet ve berekete mâni olmakta, müşkülatları artırmakta ve hayatı olumsuz etkilemektedir. Bundan dolayı hırs; ihlası, kanaati ve izzeti kırmakta; riya, şekva ve zillet kapılarını aralamaktadır. (Nursi 1934).

İslamiyet’teki en önemli düsturlardan biri de eldeki kaynakların israf edilmeden, verimli ve etkin şekilde kullanılması prensibidir. İsraf, meşru olan bir şeyde sınırı aşmaktır ya da meşru olabilecek bir şeyden sapıp gayrimeşruya yönelmektir. Sorumluluktan uzaklaşmak, şükretmeden tüketmektir. Bu durumda ruh cesede, kalb nefse, akıl mideye hâkim olamaz. Yani maddî nimetleri tüketirken manevî kapılarda bir açılma olmaz. Oysa dünya hayatının imkânları kalıcı olmadığı gibi, insanın bu dünyadaki durumu da belirsizliklerle doludur. Dolayısıyla müphem ve sınırlı bir hayata bu derece bağlanmanın ve ebedî arzuları fâni bir hayatta tatmin etmeye çalışmanın, mantıkla bağdaşması mümkün görünmemektedir. Netice olarak, bir denge ortamında yaratılıp insana emanet edilen dünyada, çalışma gayreti, hırs göstermeme ve israf etmeme arasındaki dengeyi sürdürmek de her insan için bir hedeftir.

Dinimizde, bize bahşedilen rızıklar, kazanılan varlıklar olarak değil, Allah’ın ihsanı olarak değerlendirilmektedir. Çünkü insanların çalışması, her zaman kazançla neticelenmeyebilir. Dolayısıyla sahip olunanlar, iktisadî faaliyetlerin sonucu olarak kazanılanlar değil, Allah tarafından ihsan edilenlerdir. Rızkın çokluğu, ancak onu lütfeden Rabbimizin iltifatını hissetme ve O’na çok şükür iledir. Bu şekilde, işin içine maddî tatlar yanında manevî lezzetler de dâhil olmaktadır. Varlıkların hikmetini anlama ve ona uygun davranma sorumluluğu vardır. Mülk anlayışı yerine emanet şuuru ile saygıya dayalı bir yaklaşım bulunmaktadır. Her şeyi veren Allah (celle celâluhu) olduğu için O’na karşı sorumlu olma düşüncesi, şükretme gerekliliği hâkimdir. Bunun neticesinde ruhun cesede, kalbin nefse, aklın mideye hâkim olması hedeflenmektedir. İktisadî faaliyetler arz, talep ve piyasa gibi bazı kavramlar üzerinden değil, insan ve onun yapacağı şükür ibadeti üzerinden ele alınmaktadır.

İnsanların ihtiyaçlarını karşılarken iktisatlı ve kanaatkâr olmaları beklenmektedir. Kanaat edemeyen insanın harama, tamaha ve zillete düşeceği aşikârdır. Bu da insanı izzet makamından uzaklaştıracak, zelil edecektir. İnsanı maddî faydalar uğruna manevî duygularından vazgeçme derekesine indirecektir. Kaynakların etkin kullanılmaya çalışılması, harcamalarda tutumlu olunması, cimrilik demek değildir. Müslüman sadece kendi ihtiyacını değil, akrabasının, komşusunun, yardıma muhtaç olan başkalarının ihtiyaçlarının karşılanmasına da önem verir ve bu bağlamda sorumluluk sahibidir. Dolayısıyla şuurlu Müslüman cimri olamaz. Kısacası, mal/hizmet harcamalarında, modern iktisat tabiriyle hem toplam faydanın hem marjinal faydanın maksimize edilmesi önemlidir.

Piyasa ekonomisi şartlarında, mal ve hizmet tüketimi ile sağlanan faydaların insanlar için tatmin ve mutluluk kaynağı olduğu genel kabul görmüştür (Samuelson ve Nordhaus 2010: 84). Oysa, İslamî hassasiyeti olanlar için bu geçerli olmayıp huzur ve mutluluk, ciddi ve samimi bir tevekkül duygusuyla O’na olan itimat içinde aranmaktadır. Müslümanlar belirtilen kurallar çerçevesinde hareket ederken, faydalarını maksimize etmeye ve kullanım etkinliğini sağlamaya çalışmalıdırlar. Bunun sağlanmasında en önemli faktörler, eğitim ve Müslümanların birlik ve beraberliğidir. İslamî değerlerle yetiştirilmiş, kardeşlik duygularıyla mücehhez, sağlam karakterli nesillerle, ekonomik başarıların elde edileceği meşru yollar aranmalıdır.

Sonuç olarak, Müslümanlar için iktisat bir uygulamalı ahlaktır. Ahlak insanlar arasında olan bir tutum olduğundan, her ferdin ahlakî durumu bir başkasını ilgilendirmektedir.

Piyasa ekonomisinin fazilete dayanmaması, iktisadî insan (homo economicus) modelinin ahlakî değerlerden uzaklaştırılmış olması, hatta ahlaksız kalması sebebiyle bu ilişkilerin veya terbiyenin şekli ve normları belirsizlik arz etmektedir.

Oysa Müslümanca yaklaşımda, bu ilişkilerin gelişeceği ve şekilleneceği bir iktisadî ahlak anlayışı vardır. Bugün Müslüman toplumlarında tezahür eden ahlakî problemler, sistemden ziyade değerlerin eğitiminde ortaya çıkan aksaklıklardan mütevellittir. İnsanların Allah’a kulluk için yaratılmış olmaları, bütün müminlerin kardeşliği, maddî imkânların amaç değil, kulluk hedefine ulaşmada birer araç olmaları, âhiret hayatına hazırlanma, akde ve ahde vefa, emanete riayet, sözünde durma, doğruluk ve kul hakkı yememe gibi kriterler, bu anlayışı oluşturan prensiplerin başlıcalarıdır (Zaim 2010: 23).

Kaynaklar

Güler M. N. (2005). Günümüzdeki İktisat (Ekonomi) Bilimi’nin Adlandırılma Problematiği. www.islamiarastirmalar.com/upload/pdf/8758bf0d84dfc57.pdf

Nationmaster. (2020, July 10). Muslim countries: Statistical Profile. www.nationmaster.com/country-info/groups/Muslim-countries,

Nursi, S. (1934). İktisat Risalesi, www.hizmetvakfi.org/risaleinur/etiket/iktisat-risalesi/

Samuelson. P. S., ve Nordhaus W. D. (2010). Economics, McGraw-Hill Int.

Zaim S. (2010). İslam Ekonomisinin Temelleri, Hazırlayanlar: Adem Esen vd., İstanbul: İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Yay. No. 6.

Dipnotlar

[1] “Bir kimsenin harcadığı paraların en değerlisi ailesinin ihtiyaçlarına harcadığı para, Allah yolunda cihâd etmek için beslediği atına harcadığı para ve bir de beraberce Allah yolunda cihâd ettiği arkadaşlarına sarf ettiği paradır.” Müslim, Zekât 38. “Sizden herhangi birinizin sırtına bir bağ odun yüklenip satması, herhangi bir kişiden dilenmesinden hayırlıdır. O da ya verir yahut vermez.” Buhârî, Zekât 50, 53; Müslim, Zekât 106.

[2] “Kuvvetli mümin, (Allah katında) zayıf müminden daha hayırlı ve daha sevimlidir.” Müslim, Kader 34. “Veren el alan elden hayırlıdır. Yardım etmeye, geçimini üstlendiğin kimselerden başla! Sadakanın hayırlısı, ihtiyaç fazlası maldan verilendir. Kim insanlardan bir şey istemezse, Allah onu kimseye muhtaç etmez. Kim de tokgözlü olursa, Allah onu zengin kılar.” Buhârî, Zekât 18, Nefekât 2; Müslim, Zekât 94–97, 106, 124. “Hiçbir kimse, asla kendi kazancından daha hayırlı bir rızık yememiştir. Allah’ın Peygamberi Dâvûd aleyhisselâm da kendi elinin emeğini yerdi.” Buhârî, Büyû’ 15, Enbiyâ 37.