19. asrın İngiliz ressamlarından William Holman Hunt, Israrcı Komşu adlı tablosunda, Tanrı’yı arayan bir insanın, dışarıdan değil içeriden açılacak olan, tokmaksız bir kapıyı ısrarla çalmasını resmeder. Bu tablo, Batı medeniyetinin metafiziğe veda ettiği 19. yüzyılda, insanın iç dünyası adına geldiği dikkat çekici noktaya işaret eder. İnsanın iç dünyası (latifeleri) ile ilgili bu tespitlerden geriye doğru bir seyahat yapıp Batı’nın bu noktayı terk ederek düştüğü manevî buhranı ve günümüzü anlamaya çalışalım.

  1. Sözlük anlamı “ince, yumuşak şey” demek olan “latife” kelimesi, terminolojide insanın manevî mekanizmaları için kullanılır. İnsanın iç dünyasında pek çok latife vardır. Bunlardan en önemlileri ruh, kalb ve akıldır. Kalb bütün latifelerin komutanı gibidir.

    İnsanın iç dünyasının müstakil olmasa da bir bilim konusu olarak ele alınış hikâyesi Aristo’ya kadar gider. İnsanda “yakın körlüğü” olduğu söylenir. Bilebildiğimiz kadarıyla, ilk bilim konusu astronomidir. İnsan önce uzağı, sonra kendi iç dünyasını merak edip araştırmıştır. Modern Batı’da Psikoloji, ancak 19. yüzyılda müstakil bir bilim hâline gelmiştir.

    Kur’ân-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde insan psikolojisine dair bilgiler olduğundan Yunan mirasıyla tanışan Müslümanlar, Eflatun ve Aristo’nun eserleri üzerinden ilk defa bir alt bilim olarak ilmü’n-nefs (psikoloji) ile tanıştıklarında, bu ilme çok şey katmışlardır. Aristo biyolojik bir ruh anlayışına sahipti. O, bedenle birlikte ruhun da öleceğine kail olduğundan hem İslam hem de Hristiyan teologlarca eleştirilmiştir. Genelde İslam felsefecileri Aristo’dan daha çok Eflatun çizgisinde bir ruh anlayışına yakın durmuşlardır. Zira Eflatun ruhun ilahî bir cevher olarak bedenden önce yaratıldığını ve ebedî olduğunu söyler. Aristo ise ruhun bedenle birlikte ortaya çıktığını söylerken ölüm sonrası hakkında net konuşmaz. Kindî bu konuda Eflatun’u esas alarak bu sahada ilk eseri yazsa da ruh meselesini müstakil bir ilmî disiplin halinde işleyen İbn-i Sina olmuştur. Farabi de Aristo’nun arkasından giderek psikolojiyi tabiat bilimleri arasında saymaktadır.

    Eflatun ile Aristo arasındaki materyalist ve ilahî ruh ihtilafı, Farabi ile İbn-i Sina arasında da devam etmiş, İbn-i Sina, Aristo’nun “ruh”unun cidarını zorlayarak metafiziğe kapı aralasa da asıl ruhu cismaniyetten kurtaran İmam Gazzali olmuştur. Aristo’da da olan, İbn-i Sina’da ise kemâle eren cemadî, nebatî, hayvanî, insanî dörtlü nefis mertebesi yaklaşımı, Üstad Bediüzzaman’da bir ilave ile nebatî, hayvanî, insanî ve imanî mertebeler şekline dönüşür. İmam Gazzali hazretleri ruh, kalp ve nefis terimlerinin cismanî mânâlarını verdikten sonra bunların, insanın bilen ve idrak eden gücü olmak bakımından gayr-i cismanî nitelik taşıdığını vurgular. Dolayısıyla akıl, yani nâtık nefis, bir ruhanî cevher olarak kavranmış olur. Böyle bir nefis ve akıl kavramı, İslam kelam geleneğinde ruhun latif bir cisimden ibaret olduğu şeklindeki yaygın anlayıştan kopma anlamı taşımaktadır. Gazzali latife sıfatına “Rabbaniye” sıfat-ı kâşifesini ilave ederek ona “latife-i Rabbaniye” der ve böylece onu metafizikle buluşturur.

    Tasavvuf literatüründe âlem, “halk” ve “emir” diye iki âleme ayrılır. Halk âlemi, yaratılan maddî, cismanî âlemdir; emir âlemi ise cisimsiz, latif âlemdir. Halk âlemindeki maddîlik incelerek maddesizliğe dönüşür. Halk âleminin en altında maddî evren vardır. En az yüz milyar yıldızın bulunduğu Samanyolu galaksisi gibi en az yüz milyar galaksinin yer aldığı maddî kâinat, yedi kat semanın en altındadır. Yedinci semadan sonra Kürsi, ardından da Arş gelir. Arş’ta emir âlemi başlar. İşte burada karşımıza insanın hakikatini ve manevî mahiyetini oluşturan kalb, ruh, sır, hafî ve ahfâ denilen latifeler çıkar. Kutsî hadis olarak nakledilen bazı rivayetlerdeki, “Ben kâinata değil, mümin kulumun kalbine sığdım.” ifadesindeki kalb, işte bu manevî kalbdir.

    Bugün gelinen noktada, modern psikoloji, Batı biliminde hâkim paradigma olan pozitivizmin tesiriyle, meraklı ve istekli olsa da latifeler konusu ile ilgilenmiyor. Kant, Avrupa’da yaşanan din-bilim kavgasında orta yolu bulmak isterken (sadece İspanya’da Kilisenin yaktığı insan sayısı 32 bindir) metafiziğin akılla anlaşılamazlığına yaptığı aşırı vurgu, Batı’da modern bilimleri dinî bilgiden uzaklaştırdığı gibi, felsefedeki birinci konu olan psikoloji ve metafiziğin de sonunu getirdi. Artık Batı’da meydan pozitivistlerindi ve yeni din de pozitivizm idi.

    Bilimlerin sadece maddî duyu organlarıyla elde edilen verilerine hapsedildiği ve dolayısıyla sınırlandırıldığı bu dönemde, psikoloji de kendisine pozitivist çağa uygun bir yöntem ve dil seçmek zorunda kaldı. Modern psikoloji felsefeden ve metafizikten koptu. Hâlbuki felsefenin bir dalı olarak psikoloji, Batı’da insan metafiziği, yani ruh ve diğer latifeler konusunda çok iyi bir noktaya gelmişti. Babanzâde Ahmed Naim’in Fransız felsefeci Georges Fonsegrive’den yaptığı Mebâdî-i Felsefe’den İlmü’n-Nefs adlı tercümede, bu gelinen noktayı net bir şekilde görebiliriz. O dönem Batı’da bilim dünyasında hâkim paradigma pozitivizm olduğundan ve psikoloji ilmi de bu paradigmadan nasibini aldığından o metot olarak daha çok insan davranışlarına yönelmek zorunda kaldı. Psikologlar vahye sırtlarını dönerek içe doğru yolculuğa çıkmadılar. Bu dönemde psikoloji daha çok insanı iç ve dış unsurlarla harekete geçiren “güdüler”le ilgilendi. İnsanı harekete geçiren unsurlar da genelde “biyolojik ve sosyal faktörler” olarak görüldü. Rüyalar da genelde metafizikten koparılarak biyolojik/nefsî unsurlara bağlandı. Nefsin değişik mertebelerine, ruhun fakültelerine, vicdanın rükünlerine, latifelere, şeytanın vesveseleri ile ilgili bilgilere duyarsız kalındı. Hâsılı bugün ruh, kalb gibi insan latifeleri dediğimiz manevî mekanizmalarımız hakkında psikolojiden bir bahis bulmak zordur. Psikiyatri de insan ruhu hakkında sabit bir hakikate dayanamadığından, her dönem farklı yöntemlerle insan psikolojisine yönelmiştir.

    Modern psikiyatri tarihine baktığımızda, tedavi yöntemlerinin farklı dönemlerde değiştiğini görürüz. Bir dönem Freudçu yaklaşım, başka bir dönem ise topluluk psikiyatrisi revaçtadır. Şimdi hızla dünyada biyolojik psikiyatriye yöneliş gözlemlenmektedir. Bazı materyalist psikiyatristlerin, “Aşkın ilacını bulacağız, komünizmin ilacını üreteceğiz, Tanrı genini bulduk.” gibi söylemlerinde uç örneklerini gördüğümüz bu anlayış, insanın metafizik yönünü tamamen inkâr edip onu genlerinin mahkûmu, zavallı bir canlı hâline getirmek istemektedir.

    Bir Bilim Olarak Psikiyatri kitabında da ifade edildiği gibi, psikiyatri tarihi, âdeta ruh ile beyin arasındaki kavganın tarihidir. Batıda son yarım asırdır, vurguyu ruha yapan ve beyni ve beynin süreçlerini görmezden gelen “beyinsiz” psikiyatri ile, insan duygu ve davranışlarını tamamen beynin işlevleriyle açıklamaya çalışan, sosyal ve ferdî bağlamları göz ardı eden “ruhsuz” psikiyatri kavgası görülmüştür.

    Bu dönemlere kısaca bakarsak:

    1) 1950’li yıllar, beyinsiz psikiyatrinin şımarık çocukları psikanalistlerin tesirindedir.

    2) Ardından topluluk psikiyatrisinin hükümranlık yılları gelir ve sosyal ilişkiler ve bağlar eksikliği üzerinde durulur. Bu dönemde psikiyatri giderek tıptan uzaklaşır.

    3) Çok geçmeden (muhtemelen ilaç şirketlerinin tesiriyle) biyolojik psikiyatrinin kapıları ardına kadar açılır.

    Bu yaklaşımın hararetli savunucuları, her davranışın, her duygunun, hatta her kişilik yapısının biyolojik bir kökeni olduğunu iddia eder ve insanın en ulvî duygularını bile genlerindeki bilgiyle izah etmeye çalışırlar. Batı’da bayraklaştırılan insan özgürlüğünü de buharlaştıran bu anlayışa göre, biyoloji bizim kaderimizdir, insan da onun iradesiz mahkûmudur.

    İnsan psikolojisi üzerine yapılan çalışmalardan ve üretilen teorilerden elbette istifade edilebilir. Ancak insan psikolojisine bir bütün halinde bakabilmek için, modern dönem psikoloji/psikiyatri ilminden istifade ile birlikte İslam felsefecileri ve tasavvuf âlimlerinin Kur’ân ve Sünnet kaynaklı bilgi ve tecrübelerinden de istifade edilmelidir.

    Psikoloji alanında yapılan çalışmaları, Stanford Üniversitesinden psikolog Kelly McGonigal’ın yaptığı gibi, onları mutlak doğrular olarak görmeden, dengeli bir yaklaşımla değerlendirmek daha makuldür. McGonigal, “Benim bir itirafım var.” diyerek başlar TED konuşmasına ve 10 yıldır “Stres kötüdür.” diyerek hastalarını aldattığını itiraf eder. Yaptığı araştırmalarda, aslında stresin sadece zararlı olduğuna inanıldığı durumlarda insana zarar verdiğini tespit eder.

    Bugün insan psikolojisi ile ilgili kapsamlı bir bakış zaviyesinden mahrum olduğumuz için bu alan ciddi sorunlarla karşı karşıyadır. Bu problemleri çözebilmek için modern bilimlerin insan biyolojisi ve psikolojisi ile ilgili verileri ile birlikte İslâmî literatürde köşe taşı mesabesinde olan İmam Gazzâlî, İmam Rabbânî ve Bediüzzaman gibi muteber ve mümtaz şahsiyetlerin kıymetli eserlerini özümsemiş, damıtmış ve kullanıma hazır hale getirmiş muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi gibi, bu sahada yetkin İslam âlimlerinin eserlerine de müracaat etmeliyiz.

    Allah, insanı beden ve ruhu ile birlikte hem ahsen-i takvime mazhar hem de halife olarak yaratmıştır. Bugün, Kur’ân’da ve onun en yetkili açıklayıcısı Sünnet’te insan metafiziği ile ilgili verilen bilgilerin yorumlanması, tecrübe edilmesi ve sistemleştirilmesi gerçekleştirilebilirse, insanlık kendi iç dünyası hakkında tarihte hiç olmadığı kadar iyi bir bilgilenme noktasına gelebilir. Vahiyden kopuk insan okumaları eksikliğe mahkûmdur. İnsanın huzuru ve kemâli, kendisini tanımasına bağlıdır. Kendini bilen Rabbini daha iyi bileceği gibi, bu sayede insan, yitirilmiş cennetini ve huzurunu da bulacaktır. İnsanın bu metafizik açlığı gerçek kaynağından karşılanacağı ana kadar başka sistemlerle avutulan insanlık aldanmaya, aldatılmaya ve oyalanmaya devam edecektir.

     

    Kaynaklar

     

    Erol Göka, Kemal Sayar, Bir Bilim Olarak Psikiyatri, İstanbul: Ağaç Yayınları, 1992.

    Fethullah Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri, I-IV, İstanbul: Nil Yayınları, 2005.

    Hayati Hökelekli, Psikolojiye Giriş, İstanbul: Emin Yayınları, 2013.

    İlhan Kutluer, İlmü’n-Nefs maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2000, c. 22, s. 148–149.

    Georges Fonsegrive, Mebâdî-i Felsefe’den İlmü’n-Nefs, Tercüme: Babanzâde Ahmed Naim,

    İstanbul: Matbaâ-yı Âmire, 1331/1915.

    Kelly McGonigal, “Stresle Nasıl Arkadaş Olunur?” TED, Haziran 2013,

    www.ted.com/talks/kelly_mcgonigal_how_to_make_stress_your_friend?language=tr

    The Psychology Book, London: DK, 2017.

     

Paylaş
Önceki İçerikŞükür
Sonraki İçerikHalim Baba