Görülen herhangi bir iyiliğe karşı gösterilen memnuniyet ve minnettarlık mânâlarına gelen şükür; ıstılahta, insana bahşedilen duygu, düşünce, aza ve cevârihi yaratılış gayeleri istikametinde kullanmaya denir ki; kalble, lisanla ifa edilebileceği gibi bütün uzuvlarla da yerine getirilebilir.

Lisanla şükür; vehmî bütün güç, kuvvet ve ihsan kaynaklarını nefyederek her türlü lütuf ve nimetlerin Allah’tan geldiğini kabul ve itirafla gerçekleşir. Evet, bütün iyilikleri, güzellikleri kısmet eden ve mebde’den müntehâya sebeplerini hazırlayan O olduğu gibi, vakt-i münasibinde gönderen de yine O’dur. Takdir ve taksim eden, vakti gelince yaratıp semavî sofralar hâlinde önümüze seren O olduğu için neticede minnet ve şükran da O’nun hakkıdır. O’nu görmezlikten gelerek sebeplere takılmak, hatta onlara serfürû edip minnettarlıkta bulunmak; hazırlanıp ayağımızın ucuna kadar getirilen bu sofranın hazırlanışını ve hazırlayanını nazara almadan, onu getirip önümüze koyan tablacıyı bahşişlere boğmaya benzer ki: يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيٰوة ِالدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْاٰخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ “Onlar, dünya hayatının sadece kendilerine bakan dış yüzünü bilirler, ahirete bakan yönünden ise bütün bütün gafildirler.”[1] Evet bunlar, sırf sebeplere bakıp ilim ve mârifet itibarıyla daha ilerisini göremeyen cahiller, nâkıslar ve nankörlerdir.

Kalble şükür; zâhir ve bâtın bütün nimetleri ve bu nimetlerden yararlanmayı Allah’tan bilip hayatın bu anlayışa göre yönlendirilmesi, şekillendirilmesidir.. ve aynı zamanda lisan ve cevârihle yapılan şükrün de esasını teşkil eder ki: وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً “O, gizli-açık nimetlerini bol bol size ihsan etmiştir.”[2] beyanı onun keyfiyet buudlarına; وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللهِ لَا تُحْصُوهَا  “Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız da saymakla bitiremezsiniz.”[3] ferman-ı sübhânîsi de kemmî sonsuzluğuna işaret etmektedir.

Cevârih ile şükre gelince, o, her uzuv ve her latîfeyi yaratılış gayesi istikametinde kullanmak ve onlara mahsus kulluk vazifelerini yerine getirmekten ibaret sayılmıştır.

Ayrıca, lisanın şükrünü evrâd ü ezkâr, kalbin şükrünü yakîn ve istikamet, cevârihin şükrünü de ibadet ü taat şeklinde yorumlayanlar olmuştur. Onun böyle bütün bir iman ve ibadete taallukundan ötürüdür ki, büyükler ona imanın yarısı nazarıyla bakmış, kendi şümûlü içinde sabırla müşterek mütalâa etmişlerdir.

Allah, kelâmında pek çok defa şükrü emretmiş ve onu, [4] لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ  ve وَسَيَجْزِي اللهُ الشَّاكِرِينَ  [5] gibi âyetleriyle emrin ve halkın gayesi göstermiş; göstermiş ve: لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ  “Eğer şükrederseniz Ben de nimetimi artırırım; şayet nankörlük yaparsanız, biliniz ki azabım çok şiddetlidir.”[6] fermanıyla şükredenlere mükâfat vaadinde, küfran-ı nimette bulunanları da cezalandıracağı tehdidinde bulunmuştur. Bundan başka O, kendisine “Şekûr” demiş[7] ve bütün nimetlerin asıl kaynağına ulaşma yolunu da şükre bağlamıştır; bağlamış ve bu mevzuun doludizgin şehsuvarlarından Hz. İbrahim’i: شَاكِرًا لِأَنْعُمِه  “O’nun nimetlerine karşı şükürle gerilmiş.”[8] sözüyle; Hz. Nuh’u da: إِنَّهُ كَانَ عَبْدًا شَكُورًا  “Şüphesiz, o, şükürle oturup kalkan sâdık bir bende idi.”[9] beyanıyla tebcil ve takdir etmiştir.

Şükür önemli bir amel ve kıymetli bir sermaye olmasına rağmen, وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ “Kullarımdan şükredenler pek azdır.”[10] fehvâsınca hakikî mânâda âmili fazla olmayan bir ameldir. Gerçi, أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا  “Rabbime çok şükreden bir kul olmayayım mı!”[11] duygusuyla kıvrım kıvrım kıvrananlar ve bütün ömürlerini şükür kuşağında geçirenler de vardır ama yine de bunların sayıları oldukça azdır.

Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu Şükür Kahramanı, değeri çok yüksek, âmili çok az bu önemli amelin en önde geleniydi. O, oturur-kalkar şükreder ve yanına gelenlere de şükür tavsiyesinde bulunurdu. اَللّٰهُمَّ أَعِنِّي عَلٰى ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ  “Allahım! Seni anmam, Sana şükredebilmem ve Sana ibadetlerin en güzeliyle yönelebilmem için bana yardım et.”[12] O’nun sabah-akşam dilinden düşürmediği nurlu sözlerdendi…

Evet, eğer şükür, nimete mazhar olanın onu verene karşı iki büklüm olması, sevgi ve alâka ile O’na yönelmesi, bütün mazhariyetlerini itiraf etmesi ise, yukarıdaki peygamber sözü bu hususların en kestirmeden ifadesi sayılır.

Kimi aşa-ekmeğe, evlâd ü iyâle ve barınacağı mekâna; kimi bunlarla beraber varlığa, sıhhate ve afiyete; kimi bir adım daha ileri atarak imana, irfana, ruhanî zevklere ve itmi’nana; kimi de hamd ve minnet şuuruna şükreder. Bu sonuncusuyla insan, acz, fakr ve yetersizliklerini birer sermaye olarak kullanabilir de teşekkür devr-i dâimleri (salih daireleri) içine girerse, gerçek şâkirînden olur. Bir hadiste ifade buyrulduğu gibi, Davud (aleyhisselâm), Cenâb-ı Hakk’a: “Yâ Rab! Senin şükrünü nasıl eda edebilirim ki, Sana şükür etmem dahi üzerimde şükrü gerektiren ayrı bir nimettir!” deyince, Cenâb-ı Hak: “İşte şimdi tam şükrettin.”[13] buyururlar ki, zannediyorum مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ يَا مَشْكُورُ  “Ey her dilde meşkûr olan Allahım, Sana hakkıyla şükredemedik.” sözüyle anlatılmak istenen de budur.

Hakikî şükür, nimetin tam bilinmesiyle gerçekleşir; zira nimetin kaynağı ve onu verenin takdir edilmesi, büyük ölçüde nimetin bilinmesine bağlıdır. Nimetin bilinmesinden kabulüne, ondan da Cenâb-ı Hakk’a yönelmeye uzanan çizgide iman ve islâmın hazırlayıcılığı, Kur’ân’ın belirleyiciliği üzerinde her zaman durulabilir. Evet, Allah’ın üzerimizde olan lütufları, imanın ışığı altında ve İslâm’ın emirlerini yaşarken daha bir belirginleşir, netleşir, duyulur-hissedilir hâle gelir ve Allah tarafından aczimize, fakrımıza merhameten ve ihtiyaçlarımıza binaen, hem de karşılıksız olarak verildiği görülür ki; bu da, o ihsan ve lütufları bahşeden Zât’a karşı bizde sena hislerini coşturur; coşturur ve وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ  “Şimdi gel, Rabbinin nimetini anlat da anlat!”[14] gerçeğine uyanarak, emrolunduğumuz minnet ve şükran vazifesini ruhumuzun derinliklerinden fışkıran bir heyecanla yerine getiririz.

Aslında her insanda, nimete ve nimet verene karşı perestiş hissi vardır. Ama bu hissin uyarılacağı, uyarılıp yönlendirileceği ana kadar o, tıpkı deryada yaşayan mâhîler gibi, başından aşağıya yağan nimetleri ne duyar ne de hisseder. Dahası, çok defa onları çevresindeki basit sebeplere bile verebilir. Eğer biz, etrafımızdaki nimetleri görmemeye körlük, sağırlık ve duygusuzluk diyeceksek, mazhar olduğumuz bunca şeyi kör, sağır ve duygusuz sebeplere havale etmenin de inhiraf olduğunda şüphe yoktur. مَنْ لَمْ يَشْكُرِ الْقَلِيلَ لَمْ يَشْكُرِ الْكَثِيرَ  “Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez.”[15] veya مَنْ لَمْ يَشْكُرِ النَّاسَ لَمْ يَشْكُرِ اللهَ  “İnsanlara karşı şükran ve minnet hissi taşımayan, Allah’a da şükretmez.”[16] sözleri, birinci şıkka bakar ve mutlak şükrün önemini hatırlatır.

وَاشْكُرُوا لِي وَلَا تَكْفُرُونِ  “Sadece Bana şükredin ve zinhâr nankörlükte bulunmayın.”[17] veya وَاعْبُدُوهُ وَاشْكُرُوا لَهُ  “Yalnız O’na kullukta bulunun ve O’na şükredin.”[18] gibi âyetler de ikinci şıkkı nazara verir ve hakikî tevhidi ihtar eder.

Ayrıca şükrün esasını teşkil eden hususlar itibarıyla onu şu üç bölüm içinde mütalâa etmek mümkündür:

  1. Herkes tarafından nimet olduğu kabul edilen, avam-havâs, müslim-gayrimüslim herkesin sevip arzu ettiği nesnelere karşı şükür ki açıktır, üzerinde fazla durmaya değmez.
  2. Zâhiren bir kısım sevimsiz şeylere karşı şükür ki, dış yüzü itibarıyla ağır, ifası zor ve ancak hâdiselerin perde arkasına muttali olanlara Allah’ın lütfudur ve rıza televvünlüdür.
  3. Hayatlarını mahbûbiyet yörüngesinde sürdürenlerin şükrüdür ki, nimetlere hep nimeti veren açısından bakar, O’nun büyüklüğüyle lütufları, ihsanları duyar ve ömürlerini şuhudun engin hazları içinde geçirirler.. kullukları ayrı bir zevk zemzemesi, gönül hayatları ayrı bir aşk u şevk tufanı ve Hak’la münasebetleri de ayrı bir temkin disipliniyle, şuhudun engin hazları içinde.

Böyleleri, sürekli mevcudu bağlama ve mefkudu avlama peşindedirler. Elde ettikleri mukaddes ve akdes feyizlerle her an daha bir renklenip, derinleşip yollarına devam ederken, nazar ağları da her an ayrı ayrı vâridlere serilir, avlar, dolar ve taşar…

 

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلَصِينَ الْمَحْبُوبِينَ الْمُقَرَّبِينَ

وَصَلَّى اللهُ عَلٰى سَيِّدِ الْمُخْلَصِينَ الْمَحْبُوبِينَ الْمُقَرَّبِينَ

[1]   Rûm sûresi, 30/7.

[2]   Lokman sûresi, 31/20.

[3]   İbrahim sûresi, 14/34.

[4]   “Umulur ki şükredersiniz” (Bakara sûresi, 2/52, 56, 185; Âl-i İmrân sûresi, 3/123; Mâide sûresi, 5/6, 89; …)

[5]   “Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/144)

[6]   İbrahim sûresi, 14/7.

[7]   Bkz.: Fâtır sûresi, 35/30, 34; Şûrâ sûresi, 42/23; Teğâbün sûresi, 64/17.

[8]   Nahl sûresi, 16/121.

[9]   İsrâ sûresi, 17/3.

[10] Sebe sûresi, 34/13.

[11] Buhârî, teheccüd 6; Müslim, sıfâtü’l-münâfıkîn 79-81.

[12] Ebû Dâvûd, vitr 26; Nesâî, sehv 60; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/244, 247.

[13] el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 4/100-101; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 9/333.

[14] Duhâ sûresi, 93/11.

[15] Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/278, 375.

[16] Tirmizî, birr 35; Ebû Dâvûd, edeb 11; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned2/258, 295.

[17] Bakara sûresi, 2/152.

[18] Ankebût sûresi, 29/17.