Gittikçe artan çevre felaketleri, küresel ısınma, nükleer silahlanma ve tekrar kutuplaşmaya başlayan dünya, kıyamet senaryolarını akıllara getiriyor. Bunun yansımalarını edebiyat dünyasında ve film endüstrisinde de görmek mümkün. Bu temayla çekilmiş en çarpıcı filmlerden bir tanesi olan, 2010 yapımı Tanrı’nın Kitabı, günümüz Türkiye’sinde yaşanan felaketleri de tedai ettiren semboller taşıyor.

Nükleer bir savaşın ardından insanların çoğu ölmüş, şehirler yok olmuş ve dünya âdeta çöle dönmüştür. Hayatta kalan az sayıda insanın aç, yağmursuz, kitapsız ve kanunsuz olarak yaşadığı distopik bir gelecekte, yolkesen haramiler hükümfermadır. Bu zalimlerden biri olan Carnegie (Gary Oldman) bir taraftan harabeden farksız kasabasına hükmederken, diğer taraftan hayatını bir kitabı bulmaya adamıştır. Çevresinde kimsenin okuma yazma bilmediği bu harami, vahşi adamlarını dört bir tarafa salıp bu kitaptan en azından bir nüsha bulmalarını istemektedir.

Hikâyenin başkahramanı Eli (Denzel Washington) ise, içinden gelen bir sesi dinleyerek batıda bulunan bir yere doğru yürüyen bir gezgindir. Sırt çantasında sarıp sarmalayarak sakladığı ve her gün çıkarıp okuduğu kitap, Carnegie’nin arayıp da bulamadığı, bütün dünyadaki tek nüshadır. Nükleer savaşta yok olan her şey gibi kitaplar da yok olmuş, hayatta kalanlar, “Başımıza ne geldiyse bu kitaplardan geldi.” deyip ellerindeki kitapları yakmıştır. Kitabın gücünün farkındaki bu iki kişinin maksatları birbirine zıttır: Birisi şahsî ihtirasları için kitaba sahip olmak isterken, diğeri insanlara rehber olması için ona hizmetkar olmayı seçmiş ve hayatını onu korumaya adamıştır.

Carnegie, filmde şu sözlerle maksadını anlatır: “Ben bu kitabın gücünü biliyorum. Zaten savaştan sonra bu gücünden dolayı hepsini yaktılar… O bir silahtır. Küçük bir kasabadan daha fazlasına hükmedeceksek ona sahip olmak zorundayız. Sonra her yerden insanlar gelecek. Sözlerim kitaptan olursa benim her dediğimi harfiyen yaparlar.”

Carnegie, Eli’yı yaralar ve başka insanları da öldürmekle tehdit ederek kitabı gasp eder. Eli, bütün zorluklara rağmen varacağı yere varır. Alcatraz adasındaki eski hapishane, korunaklı bir kaleye çevrilmiş ve içinde dünyada geriye kalmış kitaplardan bir kütüphane oluşturulmuş ve bir matbaanın da inşası bitmek üzeredir. Kütüphane yetkilisi Lombardi, Eli’yı kabul ederken, “Her şeye tekrar buradan başlayacağız.” der.

Carnegie bütün muradına ermiştir adeta. Kasabasına dönüp kitabın kilidini açıp baktığında kendisini bir sürpriz bekliyordur: Kitap, Braille alfabesiyle yazılıdır. Gözünün önündeki kitabı okuyamayan Carnegie adeta çıldırırken aslında kör olan Eli, 30 yıldır her gün okuduğu kitabın artık hafızı olmuş ve kütüphane müdürüne dikte ettirmektedir. Filmin son karelerinde Eli’ın dikte ettirdiği Kitab-ı Mukaddes’in basıldığını ve ciltli bir kopyasının, kütüphanede Kur’ân-ı Kerim’in ve Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat’ın ve Tanah’ın yanına koyulduğunu görürüz.

Yıllar önce filmi ilk seyrettiğimde, bütün apokaliptik griliği ve vahşet sahnelerine rağmen, içimde manevî bir haz hissetmiş, insanların sebep olduğu bütün zarar ve tahribata rağmen semavî vahyin tesirine şahit olmuştum.

Günümüz Türkiye’sinde yaşanan sürecin baskısıyla her hadiseye o zaviyeden bakmaktan alamıyor insan kendini. Filmde resmedilen nükleer savaşın yol açtığı global imhanın boyutu tasavvurları aşıyor. Ancak yaşanan işkenceler, cinayetler ve her türlü mağduriyetin yanında, esasen fikir ve inançta neredeyse kitlesel çapta büyük bir kırılma yaşandığını gözlemlemek maalesef mümkün. Doğrudan insan hayatına yapılan kasıtların verdiği acıyla bu büyük kırılmanın fay hareketlerini belki hissediyoruz, ama nispeten daha yavaş bir süreç olduğu ve yol açtığı zararlar uzun vadede tezahür edeceği için bu konuda aynı refleksleri gösteremiyoruz.

Sırf bir yayınevinin markasını taşıdığı için yüzbinlerce kitap imha edildi son dönem Türkiye’sinde. Bu kitapların içinde matematik, fen, edebiyat ders kitapları olduğu gibi, maalesef Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) dualarının yer aldığı eserler ve Mushaflar da vardı. 1979’dan beri ilim ve irfan ufkumuza şekil ve ruh vermiş Sızıntı dergisi de bu zulümden payını aldı.

“Eğitim seviyesi arttıkça oylarımız düşüyor” diyen, okul kapatıp kitapları imha eden bir despotizmden kaçanlar, filmdeki kahraman Eli gibi, fikirlerini özgürce neşredebilecekleri Batı’ya yöneliyor.

Çağlayan dergisi, bütün bu yıkımlar içinde tekrar dirilmenin sancağıdır. İrfanla dolu muhtevasının yanında, ayağa kalkıp yön bulabilmemiz için yakılmış bir meşaledir. Filmdeki kütüphane müdürü Lombardi’nin dediği gibi, “Her şeye tekrar başlayacağımız” bir başlangıç noktasıdır.

Son günlerde ortalığa saçılan tiksindirici israf görüntüleri ve memleketteki bilhassa sonradan görme yeni elitlerin genel ahvali ile ilişkilendirebileceğimiz filmden bir başka alıntıyla yazımızı bitirelim: “Nükleer savaştan önce dünyanın hali nasıldı?” diye soran bir gence Eli şöyle cevap verir: “İnsanlar ihtiyaçlarından fazlasına sahiptiler. Gerçekten kıymetli olan ne idi, ne değildi, bilemiyorduk. Şimdi insanların sahip olmak için birbirlerini öldürdüğü şeyleri biz eskiden çöpe atardık.”