Müslümanın atâleti bırakıp meşru ve helâl dairede çalışması, ailesinin rızkını kazanmak için gayret etmesi bir yönüyle ibadet olduğu gibi, yine Allah (celle celâluhu) yolunda ihlas, samimiyet, vefa ve sadakatle, sistemli bir şekilde gece gündüz hizmet etmesi de ibadettir.

İnsanlar ruhlarını teslim edeceği ana kadar Allah’a kullukla mükelleftirler. Ayrıca bütün insanlara, âhiret hayatlarını kurtarabilmeleri adına, iman hizmetini götürmekle, irşatla da sorumludurlar.

 Hizmet Erlerinin Vazifeleri

İmkânlar ve şartlar ölçüsünde, Allah­’ı (celle celâluhu), Resûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve din-i mübîn-i İslâm’ı kullara sevdirmek her Müslümanın vazifesidir. Aynı zamanda iman ve Kur’ân hizmetini desteklemek, birlik ve beraberliği korumak da o ölçüde ciddî bir sorumluluktur. Bu mükellefiyet insandan hiçbir zaman düşmez. Allah’ın lütfettiği sonsuz maddî ve manevî nimetlere karşı irşat vazifesini eda etmek kulluğun gereğidir.

Bugün yeryüzünde iman nimetinden mahrum, kendisini yaratan, mahlukatı emrine veren Allah’ın (celle celâluhu) adını ömründe hiç duymayan, âhiretten haberi bulunmayan, hesap gününe inanmayan, ceza ve mükâfattan haberdar olmayan, irşada muhtaç milyarlarca insan vardır.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin.” müjdesine nail olmak için her Hizmet eri gayret etmelidir. Müslümanlar hangi yaşta olursa olsun ellerindeki imkânları irşat yolunda kullanmalıdır. Tıpkı vücuttaki uzuvlar ve latifeler gibi çocuklar, gençler, anne babalar, idareciler, akademisyenler ve kalem ehli olanlar; sevgiyle, şefkatle, ahlâk ve adâletle, tatlı dil ve güler yüzle Allah’ın lütfettiği bu fırsat ve imkânları değerlendirmelidir. Böylece hiç kimse hizmetten ve vazifeden mahrum olmamış ve atalete düşmemiş olur.

Hizmette vazife ve sorumluluk hiçbir devirde bitmemiştir. Ne var ki kimin ne yapacağı belirlenmeli, tâkati ölçüsünde insanlara vazife ve sorumluluk yüklenmelidir. Asla hissî hareketlerde bulunulmamalı ve kimsenin onuru ile oynanmamalı, gönül kırılmamalı ve rencide edici tavır ve davranışlar içine girilmemelidir. Büyüklere saygıda kusur yapılmadığı gibi, küçüklere ve gençlere de şefkat, merhamet ve sevgi gösterilerek gönülleri hoş tutulmalı ve küstürülmemelidir.

Bilhassa yaşlıların tecrübelerinden, gençlerin enerjilerinden, kadınların şefkatinden ve çocukların da aşk ve heyecanından istifade edilmelidir. Bir hatasından dolayı insanları bir kenara itme, hafife alma, vazifeden uzaklaşmalarına sebep olma asla câiz olmadığı gibi, yaşlılık veya hastalık gibi sebeplerden dolayı insanları ihmal ederek küstürmek, yalnız bırakmak ve dışlamak da asla doğru değildir.

Hatalardan İbret Alma ve İmtihanlar

Bir dönem seleflerimiz kendilerini yenileyemedi; toplumun temel dinamiklerinden, örf, âdet ve geleneklerine kadar her meselede dışa kapalı kalarak her şeyi kendi dünyalarında aradı; tekvinî ve teşriî esasları koruyarak yeniliklere hayat hakkı tanımadı. Aklın hikmet-i vücudunu kavrayamadı. İlme ve hür düşünceye muhalefet etmek suretiyle taassuba girdi. Maalesef milletimiz bu anlayıştan dolayı çağı yakalayamadı ve çok şey kaybetti.

Sözde yeni düşünce ise, tepkilerle ve fantezilerle hareket ederek küllî akla ihtiyaç hissetmeden kendi kendini yiyip bitirdi. İnşallah neslimiz, böyle bir tuzağa düşmez.

Toplum olarak çağın gerisinde kalırken kin, nefret ve kıskançlıkla bilenmiş, makam ve koltuk sevdasına kapılmış insanların tertip ettikleri zulümler ise işin cabası. Maalesef günümüzde İslam coğrafyasındaki bir kısım insanlar, kendi çıkarları, şan ve şöhretleri, makam ve mevkileri adına yanlış kararlar alarak ve iftiralarda bulunarak ellerine geçirdikleri imkânları suiistimal ettiler. Korkunç bir kin ve nefretle maddî ve manevî değerlerimizin üzerine yürüdüler. Milletimizin geleceği olan, örnek olarak gösterilen eğitim faaliyetlerimiz alt üst edildi. Hizmetlere sahip çıkan hasbî, fedakâr ve kahraman insanların haklarını vicdansızca ihlal ederek dost, taraftar ve muhip olanlar da dâhil, binlerce masum insanı hapse atıp gönül bağı olanları da korkuttular. Yuvalarını dağıtarak çoluk çocuklarını mağdur ettiler. Böylece hayru’l-halef nesillere çok şey kaybettirdiler.

İnsafsız insanlar demokrasi ve hukuku tahrip ve insan haklarını hiçe sayarak her türlü yalan ve isnadı meşru görüp çocuklar ve kadınlar da dâhil olmak üzere binlerce masum insanın hukukuna tecavüz ettiler. Diktatörce bir rejim kurarak medenî dünyaya kötü örnek olup vatandaşlarımızı birbirine düşman hâle getirdiler.

Yüce ve kutsî bir mefkûreye destek verenler, Hizmet’e alkış tutanlar, önlerine çıkan birtakım makam, şan ve şöhret karşısında mağlup olup gaye ve hedefi unuttular, enaniyet ve gurur tuzaklarına düştüler. İşte o zaman da felâketler, zillet ve sefaletler baş göstermeye başladı. Buna mukabil, yüksek bir mefkûreye gönül veren kalb ve kafa mimarları, Hakk’a kendilerini adamış olan hasbîler, derin bir ilim, bütün beşeriyeti kucaklayan bir ahlâk ve adâlet anlayışıyla, Allah’ın peygamberler eliyle yarattığı mucizeleriyle ışık tuttuğu ve Kur’ân’ın tescil buyurduğu bir yolda, akıl, iz’an ve şuurlarıyla, vahdet-i ruhiye içinde yürümeye gayret etmelidirler. Hizmet erlerine düşen, hak ve hukuktan ayrılmadan kutsî vazifelerini dünyanın dört bir tarafında icra etmeye devam etmektir. Kin ve nefretle bilenenleri de kendi dünyalarına terk etmektir.

 Hizmet Erlerinin Kendilerini Yenilemesi

Bugün geçmişe sırtını dayayarak geleceğe istikrarlı adımlarla yürüyen, dünyaya bir kere daha ilim ve hikmetin, kalb ve kafanın, dünya ve âhiretin kesişim noktasında, eşya ve hâdiseleri Allah (celle celâluhu) adına yorumlamaya namzet hakikat erleri yetişmiş ve yetişmektedir. Dünya yepyeni bir sürece giriyor. Uyanan nesillerin önleri kesilmeye çalışılsa da (inşallah engel olamazlar ve olamayacaklar) Hizmet erleri bu süreçte kendilerini yenileme gayreti içinde bulunacaklardır.

Yeryüzü mirasçıları olmak, dini Kur’ân ve Sünnet çizgisinde yaşamaya, İslâm’ı hayata hayat kılmaya ve çağın ilim ve teknolojisine vâkıf olmaya bağlıdır. Kâinatta İlahî kudret ve iradenin tecellilerine, tekvinî kanunlara ve emirlere riayet etmeyen toplumlar, manevî hayatlarında menfî değişikliklere uğrayan milletler, bugün hâkim gibi görünseler bile, hiçbir zaman istikbal vadetmezler. Zulümleri pervasızca irtikâp edenlerin cezaları imhal edilse, yani hemen verilmese bile, tövbe edip af ve özür dilemedikleri takdirde, asla ihmal edilmediği sabittir.

İnancına ve davasına sadık kalabilmiş, çağı kucaklama gayreti içinde bulunan, tecdit iradesine sâhip yiğitler sâyesinde, bir yenilenme mutlaka gerçekleşecektir. Elbette bu yenilenme, Kur’ân buutlu, fıtrata uygun bir değişim olmalıdır. Bunu gerçekleştirecek yiğitler; inşa ruhuna sâhip, kuvve-i maneviyeyi zedeleyen tenkitlerden uzak, müspet ve teşvik edici tekliflerle destek ve yardımcı olmaya çalışan, her türlü şablonculuğun ve taklitçiliğin karşısında olan, hiçbir şeye alet olmayan, acele etmeyen ve istikrarlı bir şekilde kendilerini yenilemesini bilenlerdir.

Bu fikir işçileri ve gönül yapıcıları; düşünen, araştıran, inanan, maneviyata açık, aşk ve şevkle dolu insanlardır. Bunlar global bir sulhu gerçekleştirme yolunda, çağın imkânlarından yararlanan, manevî değerlere sâhip, kardeşlik, ihlâs, vefa, sadâkat, adâlet ve ahlâkı telkin ve teşvik eden, bütün insanların hukukuna saygılı, heyecan ve ümitle dolu kahramanlardır.

Allah (celle celâluhu) Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyanda, yeryüzü mirasını, kulları arasında salih olanlara, yâni Muhammedî ruhu (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kur’ân ahlâkını temsil edenlere, adanmışlık ruhuyla hareket edenlere, kardeşlik düşüncesiyle oturup kalkanlara, dünya ve ukba muvazenesini iyi kuranlara ve Sahabe efendilerimizle aynı yörüngede hareket eden ruh ve mânâ temsilcilerine vadetmiştir.

Hayatın Son Demlerinde

İnsanların en verimli zamanları sağlıklı, genç ve dinç olduğu dönemlerdir, ancak tecrübe ve muhakemelerden istifade etme zamanı da ecelin yaklaştığı, insanların aczini ve fakrını daha derinden hissetmeye başladığı, saçların ağarıp bellerin büküldüğü, ebedî âleme dâvetin yaklaştığı anlardır.

İnsanlar böyle anlarda derin bir tefekkür, şuurlu bir muhasebe ile Allah’a yaklaşma yolları ararlar. İnsan, bastığı toprağa, yani ölüme yaklaştıkça daha temkinli, daha tedbirli ve daha dikkatli olmaya nefsini zorlar.

Dünya devamlı dönerken, hayatta da devr-i daimler görülmektedir. Dünkü çocuklar bugün ihtiyardır veya ebedî âleme intikal etmişlerdir. Gelenler gitmekte, gidenlerin yerini de yeni gelenler almaktadır.

Binâenaleyh insan, ırmak gibi akan, rüzgâr gibi geçen hayatını, Allah’ın lütfettiği altın değerindeki yirmi dört saatlik zamanı ve mesaisini çok iyi tanzim etmeli ve ölümle sona erecek gençliğini ve ömrünü faydası olmayan şeylerle zayi etmemelidir.