Biyolojik kardeşlik tabiri, aynı anne babadan doğanlar için kullanılır, ancak bunun ötesinde bazı özel şart ve zamanlarda, irade ve gayretle ortaya konulan öyle durumlar vardır ki biyolojik kardeşliğin ulaşamadığı yerlere insanı ulaştırır. Dünyanın her yerinde kalbin derinliklerinden sevgiye, saygıya, insana, bütün varlıklara ve evrensel değerlere karşı saygı duyanların içlerinden gele gele hayata aktarabileceği en güzel duygudur iradî kardeşlik. Bütün insanları kardeş görme inancı aslında imandaki kardeşliğin bir tezahürüdür. İman kardeşliği, zamanla hizmette kardeşliğe, oradan da evrensel kardeşliğe dönüşür.

Bu güzel haslet bazen kışın okula giderken arkadaşını paltosunun içine almak, bazen hapishanede yatağını ona vermek, bazen nehre düşen talebesinin ardından atlayıp onu kurtarırken kendini feda etmek, bazen de kendine düşen tabağı, meyve fazla konulmuş diye arkadaşının haberi olmadan onun tabağıyla değiştirmektir. Bunların hiçbirisi yaşanmamış hikâye değildir ve bu daha nicelerini Hizmet kardeşlerinizden dinleyebilirsiniz.

Müminler sadece kardeştirler. O halde ihtilaf eden kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki O’nun merhametine nail olasınız.” (Hucurât, 49/10) âyeti ve bu âyetin izahı olan nebevî ifadeler, bir yandan gerçek ölçüyü bizlere verirken bir yandan da bu yüksek kıymeti korumanın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

İman atmosferi ortak paydasında bulunanların birbirlerine karşı birtakım vazife ve sorumlulukları vardır. İnsan yaratılışının bir gereği olarak duygu, düşünce ve davranışlardaki farklılıkların sebep olduğu küsme, darılma ve kırılmaların vakit geçirilmeden tamir edilmesi, ilk görev olarak karşımıza çıkar. Sonra da hayatın karmaşalarına, sağdan soldan gelen farklı rüzgarlara kapılmadan, Allah’ın emir ve yasaklar çizgisini ihlal etmeden yaşamaya devam etme gelir.

Özellikle yaşadığımız süreçte, farklı görüş ve fikirlerden neşet eden söylemler, yanlış anlamalarla da beslenerek çeşitli husumetlerin ortaya çıkmasına sebep olabilmektedir. Bu da kardeşlik potasında bulunan herkesi rahatsız eden bir durumdur. Kırgınlıklara, ayrışmalara sebep olabilecek gelişmeleri önceden fark edip tedbirler almak en iyi olanıdır, ancak meydana gelen olumsuz durumlarda hemen devreye girip bir şekilde gönülleri bu potada buluşturmak bu işin olmazsa olmaz çizgisidir. Zaten huzura namzet bir topluluk da birbirini sevip sayan ve birbirine gönülden bağlı olanlardan teşekkül eder.

Nitekim bizleri birbirimize kardeş kılmayı hedeflemiş olan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu gerçeği şöyle ifade eder: “Müminler birbirlerini sevme, karşılıklı şefkat ve merhamet etme ve birbirlerini koruma hususlarında vücudun işleyişine benzerler. Nitekim onun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar uykusuzluk ve humma ile (vücut hararetini yükseltmekle) onun elemine iştirak ederler.”[1]

Tıbbî bir gerçeklik olarak herhangi bir uzuv hastalanınca diğer uzuvlar onun yardımına koşar. Ateşli bir hastalığınız olursa mide hemen iştahı keser ve vücuttaki düzeltme mekanizmaları mevcut hastalık için seferber olur. Diğer organlar bir mânâda kendini rölantiye alıp asgarî ihtiyaçları ile idare ederler. İşte gerçek kardeşlik de böyledir. Kriz anında kendi ihtiyaçlarını kısar, az ile idare eder, ihtiyaç içindekilere yardım eder. Belki de en önemlisi onlarla sürekli irtibat içinde olur. Aynen vücutta olduğu gibi irtibatsızlık kardeşliğin tesisinde ciddi problemlere yol açar.

Üstat Bediüzzaman Hazretleri, kardeşlerin birbirini tenkit etmemesi gerektiğini şu şekilde ifade eder:

Nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkid etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez; belki birbirinin noksanını ikmâl eder, kusurunu örter, ihtiyâcına yardım eder, vazifesine muâvenet eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.[2]

Hakiki kardeşler birbirlerinin gözü kulağı, dili dudağı, eli ayağı gibidirler. Böyle civanmert bir toplulukta her bir fert diğerlerinin mutluluğunu düşünür ve mutluluğu için çabalar. İçlerinden birinin sıkıntısı diğerlerinin yüreğini hoplatır, sevinci de hepsinin yüzlerini bahara çevirir. Bu sırra ermiş kâmetlerin duygu ve düşünceleri hep istikamet üzeredir, hep içten ve samimi bir görüntü sergilerler. Hiç kimse diğerlerinin ardından kötü söz söylemez, su-i zan ve çirkin sözlerle o kutsî iklimi kirletmez.

Tam da bu noktada iman atmosferindeki kardeşliği zedeleyen, hatta bitiren bir durum vardır ki asla hatırdan çıkarılmamalıdır:

Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz! Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. Allah tevvabdır, rahîmdir (tövbeleri kabul eder, merhamet ve ihsanı boldur).” (Hucurât, 49/12).

Bu âyette; su-i zan, tecessüs ve gıybet sıralaması dikkat çekmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de kavramların cümle içindeki sıralanması anlam açısından çok önemlidir.  Takdim ve tehir olarak ifade edilen bu durum bize hayatın akışındaki önceliği de gösterir. Buna göre, insanların özellikle müminlerin arasındaki bağı koparan su-i zandır. Su-i zan, tecessüse kapı aralar, tecessüs de gıybete giden bir yol açar. Şeytan bu yolu işletmek, genişletmek için uğraşır. Bundan sonrası daha da vahimdir ki gıybet iftiraya, iftira ifke, ifk de şirke götüren bir koridora dönüşebilir.

Gıybet kısaca, doğru olan ve söylendiğinde muhatabın hoşnut olmayacağı bir şeydir. İftira ise birisi hakkında yalan söylenmesidir. Bir kişinin gıyabında yalan söylendiğinde ise hem iftira hem gıybet günahı işlenmiş olur. Bir de ifk vardır ki bu da “bir şeyi ya da sözü ters çevirmek, döndürmek” anlamına gelir. Siyer tarihinde “İfk Hadisesi” olarak yerini alan vakada, Hazreti Âişe validemize yapılan iftiranın “ifk” olarak tanımlanmasının bir hikmeti, Rabbimizin bu iftiraya doğrudan cevap vermesi, hakikati ters yüz edenlerin sözlerini yüzlerine çarpmasıdır. Hazreti Âişe annemize yapılan iftira Efendimize, Efendimize yapılan iftira da Allah’a yapılan bir iftiradır. Kur’ân âyetlerinde ifk, şirk yerine de kullanılır:

“Siz Allah’ı bırakıp sadece birtakım putlara tapıyor, asilsiz sözler uyduruyorsunuz. Bilmelisiniz ki Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, size rızık veremezler. O halde rızkı Allah katında arayın. O’na kulluk edin. Ancak O’na döndürüleceksiniz. (Ankebût, 29/17).

Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var.”[3] Bu yüzden küçücük bir su-i zandan şirke kadar giden bir yol olabileceği akıldan çıkarılmamalıdır.

Kur’ân’da tecessüs menfi ve müspet olarak iki anlamda kullanılır. Menfi tecessüs, bir müminin açığını kollama, eksik ve gediğini bulmak için çaba sarf etme ve gizliliklerini araştırma demektir ki bu yasaktır. Bunun yanında bir de müspet tecessüs vardır ki o da gerek kâinat gerekse Kur’ân âyetlerini daha derinden, daha yoğun bir tefekkürle incelemek, kâinatı derinden derine gözden geçirmek, varlıklar arasındaki hassas ve ince hikmetleri ortaya çıkarmaktır.

Tecessüs, yani merak ve araştırma bir ihtiyaç ise bu ihtiyacımızı en iyi şekilde gidereceğimiz yer Kur’ân’ın kevnî ve teşriî âyetleridir. Ayrıca bunları daha kolay ve doğru anlamamıza vesile olacak olan âlimlerin eserleridir. Tecessüsün vacip olduğu yer, Kur’ân hakikatlerinin müdakkik ve mütecessis bir eda ile araştırılıp okunmasıdır. İşte o zaman en doğru hakikatlere yelken açmış olacağız. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin tecessüs ile ilgili hassasiyetinin azamî derecede olduğunu şu ifadelerinden anlayabiliriz:

“Gerekirse kulaklarınıza kurşun akıtacaksınız, ama müminler hakkındaki olumsuz sözlere asla kulak kabartmayacaksınız. İcap ederse gözlerinize mil vuracaksınız, ama Müslümanların olumsuz yanlarını araştırmayacak, hatalarını görmeye çalışmayacaksınız. İnanan hiçbir insanı bir sözüne, bir haline ya da bir tavrına mahkûm edip onun hakkında kötü düşünmeyecek, gönlünüzü su-i zanlarla kirletmeyecek; gözünüzden, kulağınızdan ve kalbinizden dolayı da hesap vereceğinizi bir lahzacık da olsa unutmayacaksınız.[4]

Tarihî hadise ve şahsiyetleri bir noktaya odaklanmadan genel itibariyle ele almak gerekir. Mahrutî bakış açısıyla, şahısları ve hadiseleri her yönüyle değerlendirme esas olmalıdır. Uhuvveti bozmayacak tahkikî bakış ise karşı tarafı rencide etmeden, kusurların telafisi adına yapılmalı, hatalar tahakkümle değil, lütuflarla ıslah edilip izale edilmeye çalışılmalıdır. [5]  Lütuf, iyilik ve güzellikle muamele etmek olup insaniyetin en önemli nişanlarından biridir.

Hicret koridoru dar ve sıkıntılıdır. Yolların darlığı, istemeden de olsa kardeşlerin birbirine zarar vermesine sebep olabilir. İşte Kur’ân-ı Kerim’in medh ü sena ettiği affetme ve kusurları görmezden gelme erdemleri, böyle günlerde daha bir önem kazanır. Bundan dolayı dar bir koridordan geçtiğimiz, bazen istemeyerek de olsa birbirimize sürtündüğümüz şu günlerde tahammül kapasitemizi artırıp herkesi ve her şeyi hoş görme, çok önemli bir haslet olsa gerektir.

Dipnotlar

[1] Buharî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66.

[2] Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 201.

[3] A.g.e., s. 9.

[4] M. Fethullah Gülen, İkindi Yağmurları (Kırık Testi–5), İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 110.

[5] Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 297.