Bilmiyorum, ne tür zorlamalar veya komplolarla kendini o vadide bulmuştun! Kim bilir kimlerin ne tür bir gadri ile bu kötü yola itilmiştin, bilmiyorum… Fakat bir zulüm toplumunun şekillenişine safha safha şahitlik ettikçe, o batağa nasıl sürüklendiğini tahmin edebiliyorum. Galeyana gelmiş nefisler, kadın bedenini metalaştırdıkça, şehveti kutsadıkça… Zayıf ve çaresizler ateşe doğru itildikçe… Irzlar, namuslar payimal edildikçe… Sana “kötü kadın” diyenler seninle aynı eylemin içinde olmalarına rağmen “kötü erkek” diye anılmadıkça… Sürekli kötülüğü emreden nefislerinin yüzüne tüküremeyenler, çelme takıp düşürdüklerini aşağıladıkça…

Hazreti Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) hikâyeni bize anlatmasaydı seni tanıyor olmayacak, belki de seninle aynı güzergahta yürüyen birinin yolunun Cennet’e çıkabileceğine ihtimal vermeyecektik.

O şefkat Peygamberinin (aleyhissalâtü vesselam) vahiyle biçimlenen kelimelerinde yer bulduğun için biliyorum hikâyenin her asırda yaşanabilir olduğunu. Kendi asrımın karanlığında, ızdırabını daha derinden duyabiliyorum.

Kuyu

Güneş tam tepede, sen gölgesiz bir kuyu başındaydın. Şehrin uzağı, günahın uzağıydı senin için. Toprağın çoraklığı, yüreğinin çoraklığı… Sığınacak limanın yoktu, ama yine de kaçmak istiyordun. Şehirden uzaklaştıkça zulümden de uzaklaşıyor, ama çaresiz, aynı batağa geri dönüyordun.

O suyu kurumak üzere olan kuyuda kendini buluyordun.

Köpek

Her zamanki gibi kahırla indin kuyuya, hararetini dindirebilmek için. Nicedir makûs talihini değiştirecek bir fırsat, belki bir mucize bekliyordun.

Onunla kuyudan çıkınca karşılaştın. Henüz mevcudata Hazreti Mevlâna gibi bakamıyor, “Bütün köpekler Kıtmir’in kardeşleridir.” diyemiyordun.

“Güzel işler insandan uzak olmayan günahları silip giderir. Bu, düşünen ve ibret alanlara bir nasihattir.” (Hûd, 11/114) âyetinin ikliminde olduğunu da bilmiyordun. Yüreğini kaplayan derin bir sızı… Hepsi o kadar…

Köpek suya susamıştı, sen merhamete…

Onun dışarı sarkan dili, sana kendi çaresizliğini hatırlattı. Kusmak istedin. Köpeğin incecik boynuna sarılıp ağladın. Sana reva görülen şeyi haykırmak istedin çölün yalnızlığına. Sessiz çığlıkların boğazına düğümlendi. Çok zahmetliydi kuyuya inip su çıkarmak. Yine de inmek istedin.

İnsanlar sana merhamet etmedi, ama sen bir köpeğe merhamet ettin.

Tevbe

Kendi kalbine yol bulmuş gibiydin. Otuz arşın derinliğe indiğinde bir dala tutunmuş imdat isteyen hayalinle karşılaştın. Siyah beyaz iki fare gördün, tutunduğun dalı kemiren.

“Ey bu yerlerin hâkimi, bahtına düştüm!” diye inledin. Sesin vicdanında yankılandı. Ürperdin. Yeniden, yeniden yalvardın:

“Ey bu yerlerin hâkimi, bahtına düştüm! Ey bu yerlerin hâkimi!”

Kuyudan su çıkarırken içindeki saflık ve temizliği de nefsinin kuyusundan dışarı çıkardın.

Terk

O günah şehrine geri dönmedin.

Bir köpek ki Allah ona seninle imdat etmişti, elbet sana imdat etmek için de bir kulunu görevlendirirdi. Medyen kuyusunun başında Şuayb aleyhisselâmın kızlarının davarlarını sulayan Hazreti Musa gibi, sen de bir gölgeye çekildin ve “Ya Rabbi! Bana lütfedeceğin her türlü nimete muhtacım!” (Kasas, 28/24) diye dua ettin. Kıtmir’i ve bütün pişmanlıklarını yanına alıp Allah’ın rahmetine doğru yürüdün. Ömrünün sonuna kadar sadık kalacağın imana, itaate ve kulluk şuuruna doğru…

O günden sonra seni bir daha gören olmadı…

İkinci Hikâye

Senin hikâyeni tersinden yaşayan bir kadından daha söz ediyor bize Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem). İbadet eden, namaz kılan, ama yaptığı ibadetin, kıldığı namazın onu günahtan alıkoymadığı zalim bir kadının hikâyesi bu.

Senin hikâyen kuyundan çıkışsa, onunki dipsiz bir kuyuya düşüş hikâyesi…

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), o kadının bir kediyi hapsettiği için Cehennemlik olduğunu haber veriyor bize. Tıpkı senin bir köpeğe su verdiğin için Cennetlik olduğun gibi…

Ama senin hikâyen köpeğe su vermekle bitmediği gibi, onun hikâyesi de kediyi hapsetmekle başlamıyordu.

“Belki”ler

Belki o da seninle aynı nefs-i emmare şehrinde yaşıyor ve yapılan haksızlıklara alkış tutuyordu.

Belki sırtını kendi zamanının muktedirine yaslamış, meclis kürsüsünden kıyamete kadar lanetle anılacak cümleler kuruyordu.

Belki mazlumlara reva görülen işkenceleri yetersiz bulup “çok merhametli gidiliyor.” diyordu.

Belki komşusunu türlü iftiralarla ihbar ediyor, belki sıfatlar takıp düşmanlaştırdığı kendi öz kardeşinin malına mülküne konmaya çalışıyordu.

Kim bilir?

Bildiğimiz, bir kediyi hapsedip ölümüne sebebiyet verme merhametsizliğine bir kalbin bir anda erişemeyeceği…

Kedi

Ne kediyi bıraktı ki gidip rızkını arasın, ne de ona bir lokma yemek, bir yudum su verdi.

O kedinin miyavlamalarını duymayan bir kalb nasıl olur da mazlumun çığlıklarını duyabilirdi?

O kediyi karanlık bir bodruma kilitleyen, kendi nefsinin zindanından nasıl kurtulabilirdi?

Senin köpeğe verdiğin su, rahmetin bam teline dokunmaktı; onun kediye vermediği su gadabın bam teline dokunmak oldu. Bardak bu son damla ile taştı.

Merhametsizliğin kuruttuğu bir kalbi ruhsuz amelleri yeşertemedi.

“De ki…” diye yankılandı âyet, “İşleri yönünden âhirette en büyük kayba uğrayanların kimler olduklarını bildireyim mi? Onlar o kimselerdir ki dünya hayatında yaptıkları işlerin karşılıkları hep boşa gidecektir. Hâlbuki kendilerinin güzel güzel işler yaptıklarını sanırlar.” (Kehf, 18/103–104).

Sen ve O

Sen karanlık bir kuyudan çıkmaya çalışanlara örnek oldun, o kendini emniyette sananlara ibret oldu.

Seninle düşene el uzatmayı, Allah’ın rahmetine itimat etmeyi öğrendik; onunla şeklî ve sûrî ibadetlere bel bağlamamayı, adaletten ayrılmamayı…

Anladık dünyayı merhametin kurtaracağını…

O yüzden hikâyelerinizi birbirine ekledik.

Mazhariyetinin büyüklüğünü göstersin diye sizi birlikte yâd ettik.