Acil dâhiliye nöbetlerine başladığım ilk günlerden biriydi. Acil hastalara yaklaşım ile ilgili epey makale okumuştum, ama gerçek hayat tecrübem olmadığı için heyecanlıydım. Acil servisin kapısı hızlı bir şekilde açıldı ve ağzından kan gelen, genç bir hasta sedye üzerinde içeri girdi. Soğukkanlı olmaya çalışarak hastanın şikayetlerini öğrendim; göğüs ağrısı ve nefes darlığını tarif ediyordu. Tansiyon ve nabız değerlerini öğrendim ve hastayı muayene ettim. Temel kan testlerini, elektro ve akciğer grafisini kontrol ettim. Akciğer filminde, düzgün, sınırlı bir kitle vardı, ama neye bağlı olduğuna bir türlü karar veremedim. Genel olarak tecrübe eksikliğinden, biraz da panik hâlinden, okuduğum bilgileri bir araya getirip bir sonuca ulaşamıyordum. Benden daha kıdemli olan bir doktora danışmaya karar verdim. Hastaya ağız ve genital bölgesinde yara, vücudunda sivilce benzeri lezyonların olup olmadığını sordu. Olumlu cevap alınca, “Bu, Behçet hastalığına bağlı, akciğer ana damarında genişleme ve balonlaşma (pulmoner arter anevrizması).” dedi. Servise yatırdığımız hastanın tedavisine başlandı ve şikayetleri geriledi. Benden kıdemli olan doktor arkadaşın, o kadar bulguyu özetleyip teşhisi koyması, tecrübesiz bir hekim olarak beni etkilemişti.

            Sonraki yıllarda çok saygı duyduğum, kalb cerrahı olan bir büyüğümüz, kendi sahasında iyi bilinen bir ders kitabından bahsetmişti. Kitabın ön sözünde, Hristiyan bir yazar, hastaların bulgularının bir araya getirilerek teşhis konulmasının ve buna göre tedavi planlanmasının Cenab-ı Hak tarafından Hazreti Âdem’e (aleyhisselâm) bahşedilen “talim-i esmâ” mucizesinin bir tezahürü olduğunu ifade ediyordu.