Muhammed Sabri Arseven, büyük bir âlim olduğu hâlde, bir köy camiinde imamlık yaparak hayatını devam ettirdi. Samimiyeti ve cesaretiyle Risale-i Nur Külliyatını, yaşadığı muhitin dışına taşıdı. Sorduğu sorularla bazı risalelerin telifine vesile oldu. Aynı zamanda bu eserlerin istinsahında çalıştı, intişarına yardım etti. Bu itibarla, Risale-i Nur var olduğu müddetçe onun adı da yaşayacaktır, hem de bizzat müellifinin verdiği sıfatlarla…

Büyük bir âlim, Hulusi-i Sani, Risale-i Nur’un kaptanı, nur iskelesi nâzırı, nur santrali,” gibi isim ve sıfatlarla meşhur olan Sabri abi, Bediüzzaman’ın has talebelerinden biri olup 1893 Atabey doğumludur. Üstadın diğer bir talebesi olan Tahiri Mutlu abi ile de teyze çocuklarıdır. Risale-i Nur’u, akrabaları vesilesiyle 1930’lu yıllarda tanır.

Risalelerle tanıştıktan sonra ömrünü Nur hizmetine adar. 1943’te Üstadımızla beraber Denizli’de dokuz ay hapis yatan santral Sabri abinin adı, külliyatta zikredilir. O, Hulusi abi ile beraber mektupları lahikalara eklenen birkaç talebeden biridir. Onu tanımanın en sıhhatli yolu, Risale-i Nur’da hem kendisinin yazdığı mektupları hem de Bediüzzaman’ın kendisinden bahsettiği metinleri dikkatlice okumaktır. Üstad Hazretleri, Hulusi ve Sabri abinin mektuplarının lahikalara niçin dâhil edildiğini söyle izah eder:

“Bu iki zât hakikî talebelerimden ve ciddi arkadaşlarımdan; ve hizmet-i Kur’ân’da arkadaşlarım içinde talebelik ve kardeşlik ve arkadaşlığın üç hâssası (özelliği) var ki bu iki zât üçünde de birinciliği kazanmışlar.

Birinci hâssa: Bana mensup her şeye malları gibi tesahup ediyorlar (sahip çıkıyorlar). Bir Söz yazılsa, kendileri yazmış ve telif etmiş gibi zevk alıyorlar, Allah’a şükrediyorlar. Âdeta cesetleri muhtelif, ruhları bir hükmünde, hakikî mânevî vereselerdir (vârislerdir).

İkinci hâssa: Bütün makâsıd-ı hayatiye içinde en büyük, en mühim maksatları, o nurlu Sözler vasıtasıyla Kur’ân’a hizmet biliyorlar. Dünya hayatının netice-i hakikiyesinin ve dünyaya gelmekteki vazife-i fıtriyelerinin en mühimi, hakâik-i imaniyeye hizmet olduğunu telâkkileridir.

Üçüncü hâssa: Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim ve eczahane-i mukaddese-i Kur’âniye’den aldığım ilâçları, onlar da kendi yaralarını hissedip o ilâçları merhem suretinde tecrübe ediyorlar. Aynı hissiyatımla mütehassis oluyorlar. Ve ehl-i imanın imanlarını muhafaza etmek gayreti, en yüksek derecede taşımaları ve ehl-i imanın kalbine gelen şübehat ve evhamdan hasıl olan yaraları tedavi etmek iştiyakı, yüksek bir derece-i şefkatte hissetmeleridir.”[1]

Bediüzzaman’ın onu kendisine yakın görmesinin bir başka sebebi ise aralarında nesebî (veya manevî) bir yakınlık olduğu hissidir. Bunu onun annesinin vefatı sebebiyle yazdığı şu mektupta görüyoruz: “Ey Sabri kardeş! Başın sağ olsun. Cenâb-ı Hak, o vâlidemizi mağfiret eylesin, âmîn… Benim, karâbet-i nesebiyeyi (nesebî yakınlığı) ihsas eden parmaklarındaki nişan ve bu yedi sekiz sene Abdülmecid’den daha hararetli faalâne kardeşlik vazifesini yaptığınızdan, elbette senin merhume vâliden benim de vâlidemdir. Onu da vâlidem yanına manevî kazançlarıma ve dualarıma hissedar ediyorum. Cenâb-ı Hak sana, sabr-ı cemîl ihsan ve o merhumeyi de garîk-i rahmet eylesin, âmîn.”[2]

Bu benzerlikten başka yerlerde de bahseden Bediüzzaman, santral Sabri abi ile arasındaki bu benzerliği, aslında kan bağından daha kıymetli olan iman hizmetindeki kardeşliğe tevafuk eden latif bir cilve olarak yorumlamaktadır.[3]

Sabri Arseven’in yazdığı mektupları okuduğumuzda, Risale-i Nur’u hayatının gayesi yaptığını görürüz. Kısmen günümüz Türkçesine aktardığımız bir mektubu şu şekildedir:

“Nur deryasından istifade etmek isteyen bir kimse, Birinci, Yirmi Birinci ve Yirmi İkinci Sözleri alsa, diğerlerine eli yetişmese de kalbî hastalıklarını gidermeye, ruhunu nurlandırmaya mesrur kılmaya kâfi geldiği herkesçe malum ve müsellemdir. Zira Birinci Söz, tevhidin anahtarıdır. Yirmi Birinci Söz’ün birinci şıkkı Cennet’e ulaştıran merdivenin basamakları hükmündedir. İkinci şıkkı da kalbî hastalıkları tedavi için benzersiz bir şifa kaynağı olup ilaç deposudur. İksir gibi ilaçlarıyla, istisnasız herkeste bulunan vesvese marazını tedavi eder. Kalb ve ruhta, Kur’ân-ı Hakîm’in sonsuz feyiz ve nurlarından gelen ferahlık ile ebedi saadete ulaştıracak bir kurtuluş vesilesi olur. Yirmi İkinci Söz ise, ortaya koyduğu çok açık ve kuvvetli delillerle insan olanın dinî akidesini çok sağlam bir hâle getirmede emsalsiz bir rehberdir.”[4]

Risalelerin Neşrindeki Vazifesi

Neşri o devirde yasak olan Nur risaleleri telif edilip kâğıda döküldükten sonra Bediüzzaman’ın tashihinden geçer ve ilk olarak Sabri abiye emanet edilir. O, bunları Eğirdir’de bulunan Hulusi abiye ve İslamköy’de bulunan Hâfız Ali abiye iletir. Bu merkezlerde çoğaltılan risaleler, gönüllü “Nur postacıları” vasıtasıyla ülkenin dört bir yanına ulaştırılır.

Onun yaptığı bu hizmetin büyüklüğünü Üstadımızın “Bedre’deki yüz senelik vazifeyi on sene zarfında gören Sabri kardeşimiz[5] ifadesinde görmek mümkündür.

O sıralar Sabri Arseven, eşi ve küçük çocuğuna karşı mesuliyetlerini yerine getirmeye gayret eden bir baba, köy camiinde imamlık yapan, âlim bir hocadır. Bu sorumlulukları yanında Nur risalelerini okur ve yazarak çoğaltır. Ayaklarında çarık, sırtında heybe ve elinde değnek ile Bedre’nin yakınlarındaki yüksek tepeyi aşarak, İslamköy’e gelir, Üstadın yazdırdıklarını Hâfız Ali abiye verip orada çoğaltılan risaleleri tashih edilmek üzere Barla’ya getirir. Yakalanma riskinden dolayı, daha meşakkatli olsa da bu güzergâhı tercih eder.

Harikulade Hâller

Sabri abi, On Dokuzuncu Mektub’u yazarken, Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) parmaklarından orduya su içirmesi mucizesini tefekküre dalar. Bu arada kalemi mürekkep hokkasındadır. Vakit bir hayli geç olmuştur. Kalemin ucundaki boya bitene kadar yazmaya devam etmek ister, ancak yarım sayfa yazdığı hâlde, kalemin ucundaki mürekkep bitmez. Bu harikulade hâlin hikmetini düşünürken kalemin mürekkebi kurur.[6]

Diğer bir misal ise şu şekildedir: “İmamlık yaptığı köy olan Bedre yakınlarındaki bir korulukta yangın çıkar. O, ne yaptıysa söndüremez. Ateşin üzerine Üstadından yadigâr olan cübbesini atarak, ‘Yak yakabilirsen, işte Bediüzzaman’ın cübbesi!’ der. Az sonra ateş ferini kaybeder ve nihayet söner. Bunu Üstad’a anlatınca o da “Keçeli, beni orman bekçisi mi yaptın!’ der.”[7]

Ömrünü Üstadına Hibe Etmesi

Sabri Arseven, Risale-i Nur’u hayatının merkezine koymakla kalmaz, aynı zamanda “gerektiğinde bir kibrit gibi çakması” için canını aziz Üstadının eline uzatan bir kahramandır. Üstad onun bu durumunu şöyle dile getirir: “Nur’un erkânından ve hocalar kısmının yüzünü ak eden Nur’un santralı Sabri’nin mektubunda, merhum Hâfız Ali, Hasan Feyzi ve onların halefi ve vazifelerini gören Ahmed Fuad’ın, ihtiyar ve vazifesi bitmek üzere olan bu bîçâre Üstadlarına bedel ömrünü feda etmek, onun yerinde çabuk berzaha gitmek gibi, Sabri kardeşimiz de dördüncü olmak üzere ve ömrünü kabilse bana vermek, nefis ve kalbini ikna edip bana yazıyor. Ben, bu pek eski ve sarsılmaz ve Nur’lar için hayatı çok faydalı kardeşime binler bârekâllah deyip bana verdiği ömrünü kabul edip ona aynen Ahmed Fuad gibi, o bâki kalan iki ömrümü, o iki kardeşime ve o iki yeni Said’e emanet verip benim bedelime hizmet-i imaniyede ve Nuriyede hizmet etsinler.”[8]

Hocaefendi, ömrünü hibe etmek isteyen insanlardan söz açılınca şunları ifade eder: “Üstad Hazretleri ile Hulusi, Hâfız Ali, Hasan Feyzi, Santral Sabri ve Sıddık Süleyman Ağabeyler arasında doku uyumu vardı. Herkesin vermesi olmaz. Ancak arada doku uyumu olması gerekir.”[9]

Sabri abi, Üstadına ömrünü vermek istediğine dair mektubu yazdıktan kısa bir süre sonra, bindiği bir kamyonun buzlanmış yolda devrilmesi sonucu başından ağır yara alır. Risale-i Nur hizmeti için gittiği Eğirdir’in Pazar köyünden Bedre’ye dönerken geçirdiği bu kaza neticesinde, (Allahu a’lem) Üstadımızın yerine, 20 Şubat 1954 tarihinde, 61 yaşındayken dâr-ı bekâya gitmiştir. Hazreti Üstad, onun vefatından evvel, “Sabri geliyor, toparlanın.” der ve talebeleriyle onun cenazesine katılarak onu ebedî âleme uğurlar.

Dipnotlar

[1] Bediüzzaman Said Nursî, Barla Lâhikası, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 18–19.

[2] Bediüzzaman Said Nursî, Kastamonu Lâhikası, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 169.

[3] Nursî, Barla Lâhikası, s. 14.

[4] A.g.e. s. 47.

[5] Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 75.

[6] Hüseyin Çeşitcioğlu, “Nur Santral Memuru Sıddık Sabri Arseven”, Risale Haber, 3 Mart 2021.

[7] Hüseyin Kara, “Bediüzzaman’ın Şaka Kültürü”, Risale Haber, 1 Şubat 2009.

[8] Nursî, Emirdağ Lâhikası, s. 213.

Paylaş
Önceki İçerikBahar Esintisi
Sonraki İçerikBenekli Göl