Kim bilir belki de müştak olmuş
Cennetlere küçük bedeni;
Mahzun kalpler kıvranırken ardında,
Sevilmeye namzet olmuş ebedî…”

Eylül ayının ilk cuma günüydü. Yaz mevsiminin kurak geçen son haftalarının ardından şehir, o gün yağmura kanmıştı âdeta. İşte böyle güzel ve bereketli günün sonunda, on günlük bir bebeğin vefat haberi, pek çok kimseyi derinden sarsmıştı.

Yaklaşık bir yıl önce gelmişti minik bebeğin ailesi buraya. Gül yüzlü iki kızlarına üçüncü bir kız kardeş olarak dünyaya gelmişti Ayla Bebek. Lakin bu dünya yurdundan nasibi yalnız on gün idi. O da bir hastane odasında, özel bakım ünitesinde. Doğumundan sonra ağır bir kalp rahatsızlığı teşhisi konan bu gurbet bebeğinin o günleri de muhtelif ilaç, serum ve diğer takiplerin eşliğinde geçmişti.

Minik Ayla, ne yazık ki bu hastalıkla ancak on gün mücadele edebilmiş ve bir cuma ikindisinde, henüz tanıyamadığı dünyaya gözlerini yummuştu. Ne anacığı doyabilmişti bebeğine ne de küçük yavru anacığının kucağına… Tadına varılmayan anne sütü, öpüp koklanılmayan cennet kokusu, babanın şefkatli bakışlarından mahrum gül çehre, iki ablanın güzel dünyalarından nasiplenememiş bir kardeşti Ayla Bebek. Daha bulunmadan yitirilmiş bir sevgiydi belki de… O yolcu iken Firdevs’in ebedî bahçelerine; gözyaşları sel olmuştu henüz çiçeği burnundaki yuvasında. Kollarından giden anacığı kederini ezgilere dökmüştü:

“Ayla yavrum on gün kalmış,
Fâni dünya yurdunda.
Kuş olup uçarken cennet bahçelerine,
Meğer anasıyla atası hüzne dalmış;
Yağmur yağarken şehrin kûçelerine.”[1]

Bu güzel aileye bir bebek hediyesi alıp götürmek nasip olmamıştı dostlarına ama şimdi ondan daha değerlisine taliplerdi: Bir yudum teselli. Nitekim bu güzel gurbet diyarındaki dostları bu mânâda teselli kaynağı olmuşlardı kendilerine. Kimisi telefon ederek moral olmaya çalışırken kimisi de bir kâse çorba ile kapılarını çalıyorlardı. Bazıları İlahî Beyan’ın nurundan bir parıltı ile yüreklerine su serpiyor; bazıları da hazine değerindeki kitaplardan izahlarla acıya giriftar olmuş ruhlarına aydınlık menfezler aralıyorlardı. Sonuçta gurbet diyarında her muhacir birbirinin hâlinden anlar ve böyle zor zamanlarda dostlarının imdadına koşarlardı. Elbette ki “Kara gün dostu” diye boşuna dememişlerdi atalarımız.

Velhasıl üzerlerine düşen mesuliyeti can u gönülden yerine getirmişlerdi dost, tanıdık. Tabiî ki Covid-19’un elverdiği ölçüde. Hele aralarında bir aile vardı ki yaptıkları dillere destandı. Her ikisi de ilahiyat mezunu olan bu çift, bebeğin yıkanma ve defin işlemlerinde canla başla koşuşturanlardan olmuştu. Daha öncesinden de tecrübeli olan evin hanımefendisi, bebeğin yıkanma işlemlerinin yapılması için kapılarını ardına kadar açmıştı. Yıkanma esnasında bebeğin rahat edebilmesi ve rükünlerin bihakkın uygulanması için bütün imkânlarını seferber etmişti. Bir vesile ile aldığı ve uzun süredir evinde muhafaza ettiği kaput bezinden, gönüllü bir dostuyla birlikte bebeğin kefenini kesip biçmişler; itina ile ütülemişlerdi. Yine aynı dostuyla beraber, içten dualar eşliğinde bebeği yıkayıp, kefenleyip minik tabutuna koymuşlardı. Nihayet Ayla Bebek, gurbet yurdunda, usule uygun bir şekilde defnedilmek üzere babasının ve diğer amcalarının şefkatli kollarında son yolculuğuna uğurlanmıştı. Birkaç saat içinde de şehrin epeyce kıyısında kalan bir kabristanda cenaze namazı kılındıktan sonra defnedilmişti. Gün batımına yakın, mahzun bir baba, dostlarının arasında evine doğru yaklaşıyordu…

Orta Asya’nın bağrından kopup gelen bu güzide aile, bir yitiği olsa hemen Kur’ân’da ararlar; hayat yolunun pusulasını öylece çizerlerdi. Şimdi de böyle olmuştu. Aradıkları teselliyi ilk önce Allah kelamında bulmuşlardı. Yüce Allah; “Vildânun muhalledun” ifadesiyle Vâkıa ve İnsan sûrelerinde şöyle beyan buyuruyordu: “Cennetliklerin etrafında ebedîliğe ermiş çocuklar dolaşıp hizmet ederler.” (Vakıa, 56/17). “Etraflarında ebedî cennet çocukları dolaşır durur ki, onları gördüğünde parlaklıklarından ötürü etrafa saçılan inciler sanırsın.” (İnsan, 76/19).

Diğer yandan Üstad Hazretleri’nin bu beyandaki âyetleri izahı, hüzünlü ailenin kalplerinde büyük bir tesir uyandırmıştı: “Kur’ân-ı Hakîmde vildânun muhalledûn sırrı ve meâli şudur ki: Mü’minlerin kable’l-bülûğ vefat eden evlâtları, Cennet’te ebedî, sevimli, Cennet’e lâyık bir surette, daimî çocuk kalacaklarını ve Cennet’e giden peder ve validelerinin kucaklarında ebedî medâr-ı sürûrları olacaklarını…hem dünyada on senelik kısa bir zamanda teellümatla karışık evlât sevmesine ve okşamasına bedel sâfi, elemsiz, milyonlar sene ebedî evlât sevmesini ve okşamasını kazanmak, ehl-i imanın en büyük bir medâr-ı saadeti olduğunu bu cümle işaret ediyor ve müjde veriyor.” (Çocuk Taziyenamesi, On Yedinci Mektup).

İlahi Beyan’dan sonra sevgili Peygamberimiz de küçük yaşta evladı vefat etmiş Müslüman için Allah Teâlâ’nın vaat ettiği ecrin büyüklüğünü asırlar evvelinden Ebû Musa’nın (radıyallâhu anh) rivayet ettiği şu hadisiyle müjdeliyordu:

“Bir kulun çocuğu öldüğü zaman Allah Teâlâ meleklerine: ‘Kulumun çocuğunun ruhunu mu aldınız?’, buyurur.

Melekler: ‘Evet!’, derler.

Allah Teâlâ: ‘Kulumun gönül meyvesini (ciğerparesini) mi kopardınız?’, buyurur. Melekler: ‘Evet!’, derler.

 Allah Teâlâ: ‘Peki, kulum ne dedi?’, buyurur.

Melekler: ‘Sana hamdetti ve ‘İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.’ diye istircâda bulundu, derler.

Bunun üzerine Allah Teâlâ: ‘O halde kulum için cennette bir ev yapın ve adını da ‘Hamd evi’ koyun.’ buyurur.” (Tirmizi, Cenâiz, 36).

Şefkat Peygamberi, yine bir başka hadislerinde ise şöyle buyuruyordu: “Şüphesiz ben, Cennet kapısında durup girmemekte ısrar eden bir çocuğa varıncaya kadar diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim. Bu çocuğa: ‘Cennete gir!’ denilecek. O da: ‘Ya Rabbi! Annem, babam da girsin.’ diyecek. Bunun üzerine ona: ‘Anneni ve babanı da alarak Cennete gir.’ denilecektir.” (Câmiü’s-Sağîr, 3/2364).

Âyet ve hadisleri okudukça bu kederli anne ve babanın acıları hafifliyor, imanları ziyadeleşiyordu. Artık onlar, evlatlarının Hazreti İbrahim ve zevcesi Sare Validemiz’in bakımlarına girdiğine dair hiçbir şüphe duymuyorlardı. Zira Allah Rasûlü onun müjdesini yine asırlar evvelinden veriyordu: “Mü’minlerin ölen çocukları Cennette bir dağdadırlar. Kıyamet günü babalarına teslim edilinceye kadar bakımlarını Hazreti İbrahim (aleyhisselâm) ve hanımı Sare üzerine alır.” (Câmiu’s-Sağîr, 1/634).

Bununla birlikte Bediüzzaman Hazretleri’nin, Çocuk Taziyenamesi’nin İkinci Noktası’nda kaydettiği temsil de gönül evlerini tamamen genişletmeye kâfi idi. Bu temsilde, bir zaman zindanda bulunan bir zatın sevimli çocuğunun da yanına gönderildiği, o biçare mahpusun hem kendi elemini çektiği, hem de çocuğunun istirahatini temin edemediği için onun zahmetiyle elem duyduğu ifade ediliyordu. Sonra merhamet sahibi hâkimin, bir gün ona bir adam gönderdiği ve çocuğunu alıp onu güzel bir sarayda besleyip büyüteceğini haber vermesiyle babanın ağlayıp sızladığı ve çocuğunu vermek istemediği vurgulanıyordu. Bunun üzerine arkadaşları onun üzüntüsünün yersiz olduğunu belirterek buradaki hapishaneye bedel, orada cennet saraylarında ebedî olarak buluşacaklarını hatırlatıyorlardı. Tabii ki şunu da ilave ederek: “Bir şartla ki padişaha emniyetin ve itaatin varsa.”

Artık anne ve babanın nazarları cennet bahçelerindeydi; kutsî hadiste de buyrulduğu gibi gözlerinin görmediği, kulaklarının işitmediği ve hayallerinin almadığı… Dillerindeki şu terennümler onların duygularına âdeta tercüman oluyordu:

“Bir hanede buğu dolu gözler;
Gül bebeğin nur edalı yüzünde
Cennetleri seyre dalar…
Nimetler bir bir gönül evlerine dolar:
Altlarından ırmaklar akar,
Kevserlerden bal damlar,
Zümrütlerden tahtlarda,
Huriler gülerek bakarlar…”

Neticede Minik Ayla’nın anne ve babası, evlatlarının vefatıyla mahzun olmuşlardı ama ne ümitsizce ağlamışlar; ne de feryat etmişlerdi. Zira bu güzide ebeveyn, böylesi vakaların yalnız kendi başlarına gelmediğini biliyorlardı. Şimdiye kadar henüz bebekken yahut çocukluk çağında bir melek olup âhiret yurduna göçen niceleri vardı. Sadece kendilerinin bilip tanıdıkları onlarca anne ve baba bu hasreti bire bir yaşamışlardı. Nitekim onlara da düşen sabır ve teslimiyetten başkası değildi. Bilakis hadis-i şeriflerin müjdesiyle, yavrularının kendilerini karşılayacağına, elbiselerinden sıkı sıkıya tutacağına dair ümitler yeşermişti gönüllerinde. Onlar bütün bu kutlu teselli kaynakları karşısında, ellerini semaya kaldırıp şükür hislerini şöyle terennüm etmişlerdi:

“Hani Cennet bebeğimiz,
Hakk’ın ‘vildân’ dediği…
Hiç sararmadan, solmadan,
Tükenmeden, son bulmadan
Nihayetsiz seveceğiz.
Ne büyük bir lütuf bu, ya Hû!”

Dipnot

[1] Kûçe: Kökeni Farsça olup “sokak, dar sokak” anlamında kullanılan bir kelimedir.