İnsanın Farazî Değeri

Üstad Bediüzzaman, benliğin muammaların çözülmesine vesile olan bir muamma olduğuna dikkat çeker. “Ene” (ben), tılsımları çözen bir tılsım, müşkülleri hâlleden bir müşküldür. Dolayısıyla ilk iş olarak benlik muammasını çözmemiz gerekmektedir. O tılsım çözüldüğünde, kâinatın tılsımı da (Kimiz, nereden gelip nereye gidiyoruz?) çözülecek ve insan, ilahî isimlerin gizli hazinelerini açan bir anahtar elde etmiş olacaktır.[1]

Üstad Bediüzzaman’ın benlik bilmecesini çözmek için önerdiği çözümün matematiksel altyapısı, bir matematikçi olarak daima ilgimi çekmiştir. Kendisi “ene”yi bir “vâhid-i kıyâsî” yani “birim değer” olarak tanımlar. Bu, zihnin haricinde varlığı olmayan bir ölçü birimi, sanal bir değer ve farazî bir tanımdır.

 

Tanımlar

Tanımlar farazî olsa da bilimi inşa etmek için gereken yapı taşlarıdır. Bilim, farazî tanımlamalarla gelişir. Mesela onluk sayı sistemimizdeki basamak değerleri, insanların belirlediği kurallara göre tanımlanmış, yani ortak kabullere göre şekil almıştır. Biz 15 sayısını tanımlarken 1’in bulunduğu pozisyona göre, yani 5’in solunda olduğu için o basamakta onluk değerlerin sayısının olması gerektiği kuralını tanımlamış, bu sayıda 1 tane onluk, 5 tane birlik var demişizdir. Eğer bu basamak değerlerini tam zıt yönde tanımlasaydık 15 sayısına 5 tane onluk, bir tane birlik diyebilirdik.

Matematikteki ölçü birimleri ya da coğrafyadaki meridyen ve paraleller, farazî kabuller olmasına rağmen aynı dille konuşmamıza yardımcı oldukları, dolayısıyla birbirimizle anlaşmamızda bir kolaylık sağladıkları için hayatımızın olmazsa olmazlarıdırlar. Üstad’ın dediği gibi, hakikî varlıkları olmayan ölçü birimleridirler.

Bir Şeyi Zıddıyla Bilmek

“Eşya zıddı ile bilinir.”[2] Sınırlı olan insan duyuları, ancak kuşatabildiğini, sınır çekebildiğini algılayabilir. Karanlık, bizim için aydınlığa çekilmiş bir sınırdır ve biz sadece aydınlığın ne olduğunu değil, derecelerini de bu sınıra ihtiyaç duyarak kavrarız. Bu karanlık için de söz konusudur. O da aydınlığın varlığı ve dereceleri ile bilinir.

Peki aynı mantıkla sonsuza farazî sınırlar çekerek onları algı sahamıza dâhil edemez miyiz? Bizim sonlu olmamız, sonsuzu anlamamıza yardımcı olmaz mı?

Öyle ya, insan bazı farazî tanımların üzerine bilim inşa edip eşya ve hadiselerin zahirî yönlerini anlayabiliyorsa, sanal benliğini de bir ölçüm aletine dönüştüremez mi? Eneyi birim değer olarak kullanarak kendi hiçliğini ve Rabbinin sonsuzluğunu bilemez mi?

 

Her Sayı, Sonsuzu Anlamada Bir Ölçüdür

Matematikte sonsuzu anlamak için sonlu sayılar kullanılır. Her sayı, sayı doğrusunda bir yer teşkil eder ve bu yer onun sonsuza göre konumunu belli eder. Biz de kendi duyuşumuzu, görüşümüzü, ilmimizi ve diğer izafî sıfatlarımızı tanımlıyor, bir nevi sayı doğrusunda kendi yerimizi belli ediyoruz.

Mesela bize ihsan edilen işitme nimeti ile 20–20.000 Hz arasındaki sesleri duyabiliriz. Bu kapasiteyi bir birim olarak kabul edersek 10–40.000 Hz arasındaki sesleri duyan bir canlının duyma kapasitesi iki birim olur ve bizkendi duyuşumuza kıyas ederek o hayvanın duyma kapasitesini ölçmüş oluruz. Bütün canlıların duyuşlarını, kendi duyuşumuza kıyas ederek bu birimle tanımlayabiliriz. Ardından sonsuz bir işitmeyi kavramak için, kendi alt sınırımız olan 20’yi sonsuz sayıda sayma sayısına bölerek 0’a yaklaştığını, üst sınırımız olan 20.000’i sonsuz sayıda sayma sayısı ile çarpıp sonsuza yaklaştığını görür, “Allah her şeyi duyar.” diyebiliriz.

Bu tür kıyaslar yaptığımızda birim değerlerin hakikî bir varlığının olmadığını unutmamanız gerekir. Ölçümü yaptıktan, sonsuz karşısındaki konumumuzu tespit ettikten sonra, ene emanetini ciddi bir kullukla Rabbimize iade etmemiz elzemdir. Yoksa kendimize hakikî bir değer verdiğimizde ya bu ölçümü yapamaz ya da doğru bir sonuca ulaşamayız.

Emanet Kavramı

Bunu başarabilmek için Kur’ân’ın bize hediye ettiği bir kavram var: “Emanet”. Hazreti Üstad “emanet” kavramını, bir var oluş şuuru, yani varlığımızın farazî değeri olarak tanımlıyor. Öyle ya, ölçü birimlerinin hiç birisinin gerçek bir varlığı yoktur. Bir açıyı ölçmek için kullanılan “derece” ya da “radyan” nedir diye sorulduğunda, “Bilimin o şekilde tanımladığı, ama gerçekte olmayan bir olgudur.” diye cevap veririz. Bu durumda kendimiz için kabul ettiğimiz değer, aslında var olmayan, farazî bir değerdir. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin de ifade ettiği gibi, “Sonsuz bir tanedir. O’nun yanında izafî sonsuzlar yoktur. Mutlak Sonsuz’un karşısında birilerine ille de bir değer verecek, onlar için bir kıymet-i harbiye biçeceksek, onlara düşen hisse ‘sıfırdır.’ Allah ile insan arasındaki münasebet de sonsuz–sıfır münasebetidir.”[3]

Asıl Yanılgı

Peki insan, kendine ihsan edilen nimetlerin ve emanetlerin kendine ait olduğunu düşünse, yani emanete ihanet etse ne olur? Ölçüm yapamaz hâle geldiği için varlık ve Allah (celle celâluhu) karşısında kendi konumunu belirleyemez. Hayatını bir benlik yanılsaması içinde, küçük veya büyük bir firavun olarak sürdürür.

Dolayısıyla iki şeyden birini tercih ediyoruz:

  1. Yok olanı var zannederek var olanı yok kabul etmek.
  2. Yok olanın yokluğunun şuuruna ererek gerçek varlığa ulaşmak. (Yok yok olsa var olur).

Yine Hocaefendi’nin ifadesiyle, “İnsan kendini sıfırladığı nispette Allah’a yaklaşır. Aksine az da olsa kendine bir şey atfettiğinde de Allah’tan uzaklaşır. Sonsuz karşısında kendini sıfırlama çok önem arz etmektedir. Çünkü iki sonsuz yoktur. Sonsuz olmayan ortada da olamaz. Evet, Sonsuz karşısında sıfır olma, insan için en ideal ufuktur.”[4]

Matematik terimleriyle ifade edelim: f(x)=1/x rasyonel fonksiyonunda x değerlerini, nefsimiz ya da beşerî yönümüz olarak ve f(x) değerini de kalb ve ruh hayatımız veya Rabbimize ayna olma keyfiyetimiz olarak tanımlarsak, x değerleri 0’a sağdan yaklaşırken (payda küçüldükçe) fonksiyon sonsuza gider. Yani beşerî yönümüzü sıfıra yaklaştırdığımızda kalb ve ruh hayatımız sonsuza açılır. Beşerî yönümüze verdiğimiz değeri artırdığımızda ise [mesela f(10)=0,1; f(1000)=0,001] O’na (celle celâluhu) ayna olma yanımız küçülür ve sıfıra doğru yaklaşır (payda büyüdükçe sayı küçülür).

Kısacası “hiçlik”, kemâle ermiş bir var oluş şuurudur.

Dipnotlar

[1] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 584.

[2] “Her şey zıddıyla bilinir.” Et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 19/19. Ayrıca bkz. El-Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn,

4/321; İbni Kayyim, Medâricü’s-Sâlikîn, 3/188.

[3] M. Fethullah Gülen, “Zor Zamanlarda Hizmet”, Kırık Testi, 8 Aralık 2019, herkul.org/kirik-testi/kirik-testi-zor-zamanlarda-hizmet/

[4] M. Fethullah Gülen, Fikir Atlası (Fasıldan Fasıla-5), İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 161.

Bu yazıyı paylaş