Asimilasyonun Sessiz Anatomisi: Aleyküm Enfüseküm* ve İçsel Diriliş

“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez. (…)” (Mâide, 5/105)

 

Asimilasyon, çoğu zaman yabancı etkilerle, kültürel dalgalarla ya da modern dünyanın çekim gücüyle açıklanır. Oysa bir kimlik, bir kültür ya da bir inanç sistemi dışarıdan değil, içeriden çözülür. Çöküş, önce görünmez bir yerden; insanın iç dünyasındaki bağlardan, aidiyet duygusundan, mânâ köklerinden başlar. Dışarının cazibesi, içerideki boşluk kadar güçlüdür.

İnsanın dünyayla ilk bağı, sevildiği bir bakışla başlar. Kimliğin temeli de burada atılır. Çocuk, kim olduğunu ve dünyada nasıl yer tuttuğunu, kendisine sevgiyle yönelen bir figürün aynasında öğrenir. Bir çocuk için bu çoğu zaman anne ya da babadır. Sevildiğini, korunduğunu, duyulduğunu hisseden çocuk dünyaya güvenle açılır. Bu güven duygusu, onun “ben kimim” sorusuna sessiz bir cevaptır. Fakat bu bağ zayıfladığında, çocuk yalnızca sevgiden değil, kimliğinden de mahrum kalır; uzun vadede, sağlıklı kendilik algısı geliştiremez.

“Bir ağacın, nesil ve nev’ini devam ettirmesinde çekirdek ve tohum ne ise insan nesil ve nev’inin devamında da çocuk aynı şeydir. Çocuklarını ihmal eden milletler inkıraza, onları yabancı ellere ve yabancı kültürlere terk edenler de özlerini kaybetmeye mahkûmdurlar.”1

Bu ihmal, yalnızca fizikî bir uzaklık değildir; çocuğun ruhuna dokunmayan, onu görülmemiş ve hissedilmemiş bırakan bir yoksunluktur. İşte asimilasyonun ilk tohumu burada atılır: Çocuk, köklerinin sıcaklığını hissedemediğinde başka toprakların rengine özenir. Güvenli bağın yokluğunda kimlik bir sığınak olmaktan çıkar; bir yük hâline gelir. İnsan, ait olduğu yere değil, kendini geçici olarak huzurlu hissettiren yere yönelir.

 

İç Çöküşün Psikodinamiği

John Bowlby’nin geliştirdiği bağlanma kuramı, yalnızca bebek-ebeveyn ilişkisini değil, bütün bir kimlik inşasını anlamamıza yardım eder.2 Güvenli bağ, insanın hem kendine hem de başkalarına karşı temel bir güven geliştirmesi mânâsına gelir. Bu güven eksik olduğunda fert, dış dünyanın onayına muhtaç hâle gelir. Kendisini başkalarının bakışıyla kurar; nereye ait olacağına da başkalarının beğenisine göre karar verir. İşte bu psikolojik zemindeki kırılma, çocuğun kendi kültüründen uzaklaşıp dış dünyanın sunduğu alternatif kimlikleri bir “sığınak” gibi görmesine zemin hazırlar.

Asimilasyon tam da bu zeminde gelişir. Çocuk, ait olduğu kültürün koruyucu iklimini değil, dış dünyanın beğenisini merkeze almaya başlar. Çünkü içeride şefkat, onay ve aidiyet duygusu yeterince beslenmemiştir. Sevildiğini hissetmeyen bir çocuk, sevgiyi dışarıda arar; ait olamadığı yere yönelir. Bu yönelim, tıpkı sevgisiz bir çocuğun ilk ilgi gösteren yabancıya bağlanması gibidir.

İnsan da kendi özünden çoğu kez işte bu noktada uzaklaşır: Kendisi olarak sevilemeyeceğine, ancak değiştiğinde kabul göreceğine inandığında.

Eğer ebeveynler, zihinlerindeki “ideal çocuk” kalıplarını dayatarak çocuğun kendi yönelimlerini bastırmasına yol açarsa, o çocuk ileride başkalarının beklentileriyle şekillenen sahte benliklerle yaşar.

“Bir ağaç tımar edildiği zaman, bir canlı da bakımı görüldüğü sürece hem semere verir hem de neslini devam ettirir. Bakılmadığı zaman ise ağaç güdükleşir, canlı da amel-mânde** olur. Ya binbir istidat ve kabiliyetle dünyaya gönderilen insan? Acaba, onun bir ağaç kadar olsun tımar edilmesi gerekmez mi?”3

Nasıl ki bir ağaç, tabiatına uygun biçimde bakıldığında meyve verir; fazla budandığında kurur, ilgisiz bırakıldığında yabanileşir.

İnsan da böyledir: Onun ruhu, baskıyla değil, şefkatle; kalıpla değil, anlayışla yeşerir.

Bir çocuğun benliğini korumanın yolu, onu biçimlendirmekten değil, özündeki fıtratı beslemekten geçer. Bu da en başta onu koşulsuz kabul etmekle mümkündür. Çünkü kimlik, müdahale ile değil, sevgiyle otantik hâle gelen bir varoluştur.

 

İç Erozyon: Kardeşlik Bağlarının Çözülmesi

Asimilasyonun kökü ailede atılır; gövdesi ise kardeşlik bağlarının çözülüşünde görünür hâle gelir. İnsan, kendi cemiyetine güven duymadığında dışarıda adalet arar. Kendi dilinde sevilmediğinde, yabancı bir dilin melodisinde teselli bulur. Oysa kültürler dışarıdan gelen fırtınayla değil, içeriden doğan ilgisizlikle yıkılır; çünkü bir toplumu ayakta tutan daima o aileden başlayıp topluma yayılan empati, duyarlılık ve sahiplenme duygusudur.

Kardeşlik, yalnızca kan bağı değil, ortak bir anlam bağının varlığıdır. Aynı değerlere, aynı ideallere, aynı sorumluluk duygusuna inanmaktır. Bu bağlar zayıfladığında toplum, bir aile olmaktan çıkar; yan yana duran ama birbirine dokunmayan bireyler kalabalığına dönüşür. Psikolojik olarak da bu tablo tanıdıktır: Güvenli bağ yıkıldığında kişi, aynı evin içinde bile kendini “dışarıda” hisseder.

Bediüzzaman Hazretleri bu hususta uhuvvetin sırrının ihlâs olduğunu ifade sadedinde, nefsini kardeşine üstün tutmak yerine belki kardeşini kendi nefsine üstün tutmayı ihtar eder.4 Uhuvvet, insanın kendini değerli ve emniyette hissetmesini sağlayan en derin bağlardan biridir. Kişi sevildiğini ve kabul edildiğini gördükçe iç dünyasında bir dayanma gücü oluşur; ilişkilerdeki güveni de buradan beslenir. Bu kardeşlik bağının olmadığı yerde insan hem benliğinde hem ilişkilerinde bir boşluk hisseder; olduğu yerde ise ruh genişler, güven ve şefkat daha da hissedilir hâle gelir.

Psikolojide “bağ” kavramının ne kadar merkezi olduğunu biliyoruz; insanın manevî dünyasında da aynı ihtiyaç kendini gösterir. İnsan, varoluşunun en başından itibaren bir yere ait olmayı, güven içinde tutulmayı ister. Anne babanın sunduğu o ilk sıcaklık, yalnızca bir koruma hissi değildir; aynı zamanda bebeğin henüz kelimelere dökemediği bir “Yerim var.” duygusudur. Şefkatle kucaklanan bir çocuk, dünyanın rastlantılardan ibaret olmadığını, bir düzenin ve merhametin içinde yaşadığını sezerek büyür. Bu sezgi ileride güçlenecek olan kimlik bağının ilk nüvesidir.

İç bağın nasıl şekillendiğini anlamak için kimliğin manevi katmanlarına bakmak gerekir. Bu yapıyı üç katmanda düşünebiliriz: kalbin aidiyet duygusu (iman), bu aidiyetin davranışlara yansıması (İslam) ve insanın hayatını o bağın huzuruyla taşıması (ihsan). Bu kavramlar, kimliğin içeriden güçlenip güçlenmeyeceğini belirleyen bir bütünlüğün parçaları gibidir.

İman, bir intisaptır,5 başka bir deyişle, insan ruhunun en derin düzeyde aidiyetini yeniden bulmasıdır. Psikolojik açıdan bakıldığında, varoluşsal yalnızlığı gideren ontolojik bir bağlanmadır; insanın sahipsiz olmadığını sezmesi, kendini bir Kudret’in şefkatine emanet edebilmesidir. Böylece iman, yalnız bir inanç beyanı değil; savrulan benliğin sükûna erdiği metafizik bir aidiyet hâlidir, güvenin, teslimiyetin ve huzurun aynı kaynaktan doğduğu bir iç bağlanmadır. Bu bağ, insanın iç dünyasında yalnız huzur değil, güç de doğurur. Çünkü “İman hem nurdur hem kuvvettir. Evet, hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hâdisatın tazyikatından kurtulabilir.”6

İnsan bu iç bağı davranışlarına taşıdığında İslam ortaya çıkar. Kişinin inandığı değerleri yaşama biçimi, kimliğin kök saldığı yerdir. Bir annenin merhameti, söylenen bir sözü değil, davranışın dilini örnek alarak aktarması gibi; insan da aidiyetini hayata geçirerek güçlendirir.

Bu bağın en incelikli hâli ihsandır. Kişinin yalnızca doğru davranması değil, o doğrunun ruhunu da taşımasıdır bir nevi. Bu içtenlik kaybolduğunda davranışlar şekle dönüşür; inanç bilgiye indirgenir, kimlik ise bir görüntüye sıkışır. Böyle bir kopuklukta insan yönünü içsel pusulası yerine dışarıda arar. Buna bağlı olarak da dağılmalar başlar; zira iç bağlar çözülmüştür.

Âyet-i kerimedeki “aleyküm enfüseküm” ifadesi bu yüzden dışarıyı değil içeriyi işaret eder:

“Kendine dön! Bağını tazele. İçini dirilt.”

 

Kimliğin Korunması: Dışarıya Direnmek Değil, İçeriye Dönmek

Kimliği korumak, dışarıya karşı savaşmak değil; içerideki bağı kuvvetlendirmektir. Bir çocuğa “tehlikeyi” anlatmaktansa kendi kültürünün sıcak ve şefkatli dilini hissettirmek gerekir. Çünkü kimliğin en sağlam zemini korkuyla değil, sevgiyle kurulur. Çocuk sevgiyle beslendiği yerde kalır; güven bulduğu yerde kök salar. Eğer ailede, toplumda ya da inanç çevresinde bu sıcaklık eksikse, yabancı bir yakınlığa yönelmesi doğaldır. Bu yönelim bir ihanet değil, görülmeye ve ait olmaya duyulan bir özlemdir.

Bir kültürü yaşatmanın en etkili yolu, o kültürün içinde adalet ve merhamet iklimini canlı tutmaktır. Sözgelimi, evinde huzur bulan bir çocuk, dış dünyanın davetine kolayca kapılmaz. Zira hiçbir dış ses, içi dolu bir kalbe nüfuz edemez.

Bununla birlikte toplumların da bir ruhu vardır. Bağ kurma biçimleri, kolektif yaraları, güven alanları… Hepsi bir canlı organizma gibi işler. Ve bu organizmanın iyileşmesi, her bireyin kendi iç dünyasında kurduğu bağların onarılmasına bağlıdır. İman nuru yeniden yandığında, insanın içindeki pusula da yönünü bulur.

Ailede başlayan güven, topluma yayıldığında bir medeniyet yeniden nefes alır. Bu yüzden çözülüşün çaresi, yeniden bağ kurmaktır: hem birbirimizle hem de Rabbimizle. Çünkü insanın en derin ihtiyacı, sahip olmak değil, ait olmaktır.

Daha önce de bahsettiğimiz gibi, asimilasyonun kaynağı dış baskılar değil, iç çöküştür. İman zayıfladığında kimlik silikleşir; bağlar koptuğunda kültür çözülür.

Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, içsel bir diriliştir: Kendimizle, köklerimizle ve Rabbimizle rabıtamızı yeniden kurmak. Çünkü kimliğin temeli ne coğrafyadır ne dil; kalpteki nispettir. Ve o münasebet yeniden kurulduğunda, insanı hiçbir rüzgâr savuramaz.

 

___

* “Aleyküm enfüseküm”:Siz kendinizi düzeltmeye bakın!” (Mâide, 5/105)

** Amel-mânde: İş göremez hâlde olan, hareketsiz, tembel, âtıl.

 

 

 

Kaynaklar

  1. Gülen, F. (2000). İrşad Ekseni. Nil Yayınları.
  2. Bowlby, J. (1988). A Secure Base: Parent-Child Attachment and Healthy Human Development. Basic Books.
  3. Gülen, F. (2000). Ölçü veya Yoldaki Işıklar. Nil Yayınları.
  4. Nursî, B. S. (2019). Lem’alar. (21. Lem’a). Süreyya Yayınları.
  5. Nursî, B. S. (2019). Sözler. (23. Söz, Birinci Mebhas, Birinci Nokta s. 405). Süreyya Yayınları.
  6. Nursî, B. S. (2019). Sözler. (23. Söz, Birinci Mebhas, Üçüncü Nokta, s. 409). Süreyya Yay.

Bu yazıyı paylaş