Annemin elleriyle başladı yol,
avlunun taşlarına sinmiş
bir dua gibi sırtımı okşadı.
“Git!” dedi,
“Bu yangını söndürmeye değil,
aşkını yakmaya git!”
Hatta acele davran,
koş, seyirt.
Ben yürüdüm.
İncinmiş yüreklerin üstüne basmadan;
gölgesini bile ezmeden
yıldızların.
Bir ışık arıyordum
Silmek için binlerce ahı;
kalbimde közleşmiş bir gecenin,
tevhitle buluştuğu yerden doğan
bir sabahı.
Hizmetti bu,
bir aşk ocağıydı;
ateşi yakan iman,
çayı demleyen ihlâstı.
Ruhuma hastı.
Bir bardak nur uzatıldı elime;
içtim.
Boğazımda
üç harf dolaştı: Rab, aşk ve teslim.
Yol boyu nice gönül,
birer kuyu gibi sessiz.
İçlerine eğildim;
kiminin içi mehtap,
kimininki karanlık.
Ama hepsi de insan
İnsanlar kardeştir!
Ve ben
Künhüne aynı suyu uzattım:
“Al, bu bendeki ateştir;
senin geceni ısıtsın,
Hüznüne aşklar katsın!”
Nefsim bir zindandı,
duvarları kibirle örülmüş.
Bir duvar yıktım her secdede,
bir taş söktüm her gözyaşında.
Sonunda “ben” düştü,
Binbir tohum ekişiyle;
“Hüve” yükseldi
göğsümün ortasında,
bir neyin iç çekişiyle.
Annemin sesi hâlâ kulağımda:
“Gözyaşı damlası bile hizmettir,
yeter ki seccadeye düşsün.”
Ben o gözyaşı oldum,
toprağa karıştım.
Soluklarımın her hecesinde,
Bir vuslat gecesinde,
Çiçek olmadım belki ama
bir tohum kadar anlamlıydım
Rabbimin bahçesinde.
Şimdi
gönül şehsüvarımın izindeyim.
Sesi yok ama her adımımda
bir nida yankılanıyor içimde:
“Git.
Git ama
değil zalam zalam gururla
Git,
aydınlat dünyayı;
tevazuyla,
göğsünde nurla.”
Ve ben,
bir kıvılcım gibi doğuyorum her sabaha.
Fânîyi bırakıp
bâkîde soluyorum aşkı.
Bazen meçhul bir rüya,
Bazen hüzünlü nehar,
Bazen nurlu gecedir!
Ve biliyorum artık:
Hizmet,
bir annenin duasıyla başlayan
en uzun secdedir…