Neş’e ve sevinç mânâlarına gelen sürûr; insanın içini ve dışını saran bir tür hoşnutluktur ki her vicdanda farklı farklı hissedilse de hemen hepsi Hazreti Enîs’ten gelen değişik dalga boyundaki “üns” esintilerinin latîfe-i rabbâniyeyi sarmasından ibaret görülmüştür.
Âşıklar, sürûru vuslat kokusuyla, sadıklar gönüllerinde vefa duygusuyla, kurb kahramanları ise tasavvurlar üstü yakîn televvünleriyle duyar ve her sınıf, derecesinin kendisine ifâza ettiği ölçüde
قُلْ بِفَضْلِ اللهِ وَبِرَحْمَتِه فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
“Söyle, onlar, Allah’ın fazlı ve rahmetiyle sevinip neşelensinler; (evet) ancak bununla sevinin ki, bu (ötekilerin) toplayıp durduklarından hayırlıdır.”[1] der ve kaynağını mülâhazaya alarak ilâhî vâridlerin sevinciyle oturur-kalkar ve inşirah soluklar.
İman ve imanın vadettiği bütün neticeler; İslâm ve İslâm’ın gösterdiği yüksek hedefler; Kur’ân ve O’nun dünyevî-uhrevî meyveleri; ihsan ve onun işaret ettiği rü’yet hakikati, seviyesine göre hemen herkese Allah’ın birer fazlı ve rahmeti, bunların gönüllerde hâsıl ettiği neş’e ve sevinç de kalbin zümrüt tepelerinin sürûr çiçekleridir.
Evet, iman, İslâm, Kur’ân ve ihsana mazhariyet en büyük birer ilâhî mevhibe ve bu mevhibeden kaynaklanan; kaynaklanırken de zımnî birer şükür ve senâ mânâsını tazammun eden sürûr, bütün dünyevî hazları, zevkleri, lezzetleri aşkın öyle lütuflar üstü bir lütuftur ki topyekûn dünya ve içindekilerle peylense değer. Onun o aşkın kıymetinden ötürü değil midir ki Kur’ân: “Bu onların toplayadurduklarından kat kat daha hayırlıdır.”[2] ferman eder.
Kur’ân’ın pek çok yerinde, hedefsiz ve akıbeti meçhul sevinçlerin yerilmesine karşılık, Allah ve ulûhiyete ait maarif; Peygamber ve nübüvvetin vaad ettiği şeyler; İslâm ve O’nun insanlığa armağanları yukarıdaki âyet gibi pek çok ilâhî beyanla:
يَسْتَبْشِرُونَ، يَفْرَحُونَ، لَهُمُ الْبُشْرٰى، وَيَنْقَلِبُ إِلٰۤى أَهْلِه مَسْرُورًا، وَلَقّٰيهُمْ نَضْرَةً وَسُرُورًا
“Onlar neşelenirler.”[3] “Sevinç duyarlar.”[4] “Müjdeler olsun onlara!”[5] “Ve sevinçle döner yuvasına.” [6]“Allah onların yüzlerine behçet ve güzellik, gönüllerine de sevinç verir.”[7] vurgulanır ve ötekilerin suiakıbetlerine karşılık bunlara neş’enin, sevincin, inşirahın zevki, lezzeti ve şiiri içirilir.
Sürûr, vicdandaki duyuş ve hissedilişi itibarıyla üç ana bölümde mütâlaa edilmiştir:
1. Zevk sürûru ki; sâlikin, envâr-ı Hak’tan uzak kalma ve O’ndan kopup gitme endişesine, marifetsizlik zulmetlerine yenik düşme korkusuna ve yalnızlık vahşetine maruz kalma telaşına karşı bir teselli soluğu ve şifâ-bahş bir ilâhî iksirdir.
Avamın envâr-ı Hak’tan uzak kalma ve Hak’tan kopup gitme endişesi daha çok, Cennet’i çepeçevre sarmış bulunan mekârihi aşamaması, Cehennem’i ihata eden şehevâta takılıp kalması; havâssın yalnızlığa maruz kalma korkusu, mehasine ve mâruf olan şeylere iştiha duymaması, mesâvî ve suiahvâli de kerih görmemesi; haslar üstü hasların yalnızlık ve gurbet telaşı ise dünya ve ukbâ, bura ve öteler arasındaki tercihte duraklama, âhesterevlik etme şeklinde kendini gösterir. Bütün bu hususlar derecesine göre herkes için birer tasaya sebeptir. Ve sebeplerinin rüçhaniyetiyle gönül ufkunda doğan sürûr da bu tasaya karşı ilâhî bir inşirah vesilesidir. Evet, ister bilgi ve marifetin zıddı olan cehalet, ister yanlış davranış ve taşkınlıkların esası olan bilgisizlik olsun, bunlar birer birer veya hepsi birden ruhlarda keder ve tasa kaynağıdırlar. Yer yer sinelerde sürûr tecellisiyle Hazreti Enîs-i Mutlak, zaman zaman insan ruhunu saran ilhad, inkâr ve dalâlet zulmetlerini giderir ve dostlarının gönüllerini kendi nuraniyetiyle aydınlatarak, onları Nur âyetinin mazharı birer ışık kaynağı hâline getirir. Buna, Cenâb ı Hakk’ın sevdiklerini karanlıklardan ışığa çıkarması; çıkarıp bu kimselerin gönüllerini marifet nurlarıyla ihya etmesi ve nefha-i sübhaniyesiyle onları ebediyete namzet kılması da diyebiliriz ki, اَللهُ وَلِيُّ الَّذينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ “Allah iman edenlerin dostudur; onları (inkâr, ilhad ve dalâlet) karanlıklarından kurtarıp (imanın, islâmın, ihsanın) nuruna kavuşturur.”[8] âyet-i pürenvârı.. أَوَ مَنْ كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشي بِه فِي النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا “Ölü iken iman ile diriltip kendisini nurlandırdığımız, o ışıkla yürüyen, hiç (inkâr) karanlıkları içinde kalıp ondan çıkamayan kimse gibi olur mu?”[9] beyan-ı sübhanîsi gibi pek çok Kur’ân âyeti bu ilâhî teveccühün belli buudlarına işaret eder.
İnsan ruhunun, hakikî menba-ı feyzi olan lâhut âleminden cüdâ düşerek dağınıklıklara dûçâr olmasına, vahşet duymasına, tatminsizliklere maruz kalmasına, başka arayış ve başka beklentilere sürüklenmesine karşılıkأَلَا بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Biliniz ki kalbler ancak Allah’ı anmakla huzur ve itminana kavuşur.”[10] ufkunun şualarıyla beslenen kalb, sürûr-u ilâhî mevhibesini zevk ederek her türlü olumsuzluğun hakkından gelebilecek bir aşkınlığa ulaşır.
2. Şuhûdun sürûrudur ki; ilimden marifete yükselen sâlikin, ibadet ü taati, kalbî muamelesi, ruhî irtibatı sayesinde bedenî hayatını, ihtiyar ve iradesini, ilâhî meşîet bahr-i muhiti içinde bütün bütün mütelâşî ve yok sayarak, Rabb’in irade ve ihtiyarıyla yeni bir varlığa ermesi ufkunda tecelli eden bir sürûrdur ve insanın uhrevî buudunun öne çıkması, itikat dairesinin sebepler âlemine galebe çalması ve hâdiselerin öteler dalga boyu hususiyetleriyle duyulup hissedilmesinden ibaret sayılmıştır. Siz isterseniz buna “fenâ fillâh” da diyebilirsiniz.
Minhâc sahibi bu engin sürûru şöyle resmeder:
حَـالَتِي كَـز غَيب آيَــد پدِيد جُز بَذَوق آن عِلم رَا نَتوَان شَـنيِد
جَـهدِ مِي كُن تَا زِ خُود يَايِي رَهَا وَاجِبِ اِين عِلم اَست اَگَر دَارِي بَهَا
عِلمِ صُورَت پِيشَهءِ آبُ و گِل اَست عِلمِ مَعنَى رَهبَر جَـانُ ودِل اَست
گَنجِ پُنهَانِيسـت عِلــمِ مَعنَـوِي دَرْ تُو آيَدْ گَر زِخُود بِيرُون شَـوِي
“Bir hâl ki gayb ilminden meydana gelir; o ilmi zevkten başka bir yolla duyup hissetmek mümkün değildir. Hep çalış ki kendinden kurtulasın; (zira bu ilme ulaşmanın yolu kendinden kurtulmadan geçer) ve bu ilim sana vaciptir eğer pahasını tedarik edebilirsen… Surî ilim, su ve çamur tabiatlı, (ilâhî vâridlerle beslenen) mânevî ilim ise gönül ve can rehberidir. (Evet) mânevî ilim bir gizli hazinedir; kendinden sıyrılabildiğin ölçüde sana gelir.”
3. İcabet-i semâ sürûrudur ki; tam mazhar olunabildiği ölçüde, ruh mekanizmasının her yanından vahşeti izale eder; hak yolcusunda Hazreti Müsemmâ-i Akdes’i müşahede arzusunu kamçılar.. ve onda, temaşa kapısının tokmağına dokunabilme ümidini coşturur; dahası ruhu uhrevî neş’e ve sevinçlere gark eder.
Bu seviyedeki sürûr ufkunda bir yandan kalb, ruh ve bütün latîfelerin en samimî bir istekle Hazreti Mütekellim-i Ezelî’ye yönelmeleri, diğer yandan da: اَگَر نَه خَواهي دَاد، نَه دَادي خَواه “Eğer vermeseydi, istek ve teveccühü de vermezdi.” fehvâsınca, Hazreti Mennân u Mücîb’in duyup bildiği şeyleri kabul ve icabetle şereflendirmesi ki bu seviyeye eren hak yolcusu, her zaman ruhundaki sürûr çağıltılarıyla kendinden geçer, dört bir yanında “Hazîratü’l-Kuds”ten gelen buğu buğu üns esintilerini duymaya başlar, kendini âdeta, ceberût ve rahamût âlemlerinin eşiğinin dibinde hisseder ve duygularını kuşatan köpük köpük gizli bir arzu ile müşahede kapısının tokmağına dokunma heyecanıyla gerilir; tıpkı saf bir ruh gibi “bî kem u keyf” duyup hissettikleriyle mest olur ve döner kendi tali’ine tebessümler yağdırır.
اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الَّذينَ وُجُوهُهُمْ نَاضِرَةٌ إِلٰى جَمَالِكَ الْمُقَدَّسِ نَاظِرَةٌ
وَصَلَّى اللهُ عَلٰى مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ أَكْمَلُ التَّحَايَا وَعَلٰى إِخْوَانِه مِنَ النَّبِيّينَ وَالْمُرْسَلينَ وَعَلٰى اٰلِه أَجْمَعينَ
[1] Yûnus sûresi, 10/58.
[2] Yûnus sûresi, 10/58.
[3] Âl-i İmrân sûresi, 3/170.
[4] Ra’d sûresi, 13/36.
[5] Yûnus sûresi, 10/64.
[6] İnşikak sûresi, 84/9.
[7] Dehr sûresi, 76/11.
[8] Bakara sûresi, 2/257.
[9] En’âm sûresi, 6/122.
[10] Ra’d sûresi, 13/28.
Sızıntı, Ekim 1996