Hikmetli Yürümeler

Hikmet, bilginin işlenerek insanın kalp ve ruh dünyasına faydalı hâle getirilmesi olarak tanımlanabilir. Bu sayede insan dünya hayatında huzurlu yaşarken yeniden dirilmede ahiret saadetine ulaşmayı da elde edebilir. Kur’ân’da bilgiye, bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağı (Zümer, 39/9) vurgusu ile ayrı bir değer biçilmiştir. Yine onun ilk emrinin “Oku” olması da bilgiye ulaşmanın önemli bir yolu olarak görülmelidir. Ancak Kur’ân bilgiyi hiçbir zaman tek başına ele almaz. Çünkü “Oku” emrinin arkasından “Yaratan Rabbinin adıyla” ifadesi gelir. Bilgiden maksat insanı Allah’a götüren esmadır, marifettir. Bu açıdan bilginin kıymeti, onun hikmete ulaşmanın bir basamağı olmasından kaynaklanır.

Hikmet bir yönüyle Kur’ân’ın inceliklerini anlama, onun şerh ettiği kâinat kitabının sırlarını çözme melekesidir. Onun gayesi ise Allah’a ve ruha giden yolları aydınlatmaktır (Gülen, Yoldaki Işıklar). Tabiatı bir laboratuvar kabul edip ondaki her bir varlığı inceleyerek önemli tespitler yapan son devrin bilim insanları, ona ikinci bir bakış açısı getirmekten uzak kalmışlardır. Bunun en önemli sebebi yaratma hakikatine bağlı inanç noktasındaki olumsuz yaklaşımdır. İlahî kanunları her alanda olduğu gibi burada da görmek mümkündür. Tabiat içinde elde edilen bilgilerin hikmete dönüşmesi farklı bir bakış açısını ve düşünce sistemini gerekli kılmaktadır. Bediüzzaman Hazretlerinin Tabiat Risalesi, tam da bu bakış açısını sunmaktadır ve bu risale kendi alanında tam bir hikmettir.

Hazreti Âdem’e (aleyhisselâm) esmanın talimi, ona bütün isimlerin veya bütün ilimlerin mücmel olarak öğretilmesi şeklinde düşünülmüştür (Nursi, Sözler). Onun (aleyhisselâm) ilmi, nübüvvet ile hikmet boyutuna taşınmıştır. Çünkü nebiler hikmetle iş gören görevli insanlardır. Bu yönüyle her peygamber eşyanın farklı bir hikmetini izah etmiş, onunla halkına rehberlik etmiştir.

Kur’ân, hakîm bir kitaptır. O, baştan sona hikmettir. “Bunlar hikmetli kitabın âyetleridir” (Lokman 31/2) beyanı hikmetin Kur’ân tarafından öncelendiğini göstermektedir. Hâlbuki onda pek çok ilim bazen işaretle bazen kelimelerle bazen de cümlelerle gösterilir. Makâsıd-ı İlahî bizzat ilme taalluk eden maddî âlem değildir, bu yüzden onlarla ilgili detay verilmez. Bu anlatım yöntemi ile her devrin insanına hitap ediliyor olması da Kur’ân’ın ayrı bir hikmetidir. O hâlde hikmet kitabı olan Kur’ân-ı Kerîm’e yönelmek, onun mesajlarını anlamaya çalışmak ve onun gölgesinde veya ışığında yeni hakikatlere yol bulmak insanlık için özellikle inananlar için aslî bir görev olmalıdır.

İnsanlık tarihinde ilmin çok ileri seviyede temsil edildiği dönemler olmuştur. Mısır piramitlerinin yapımı bunun en açık örneklerindendir. Mısır’da firavun ve Musa (aleyhisselâm) mücadelesinde bilimin bir zorbalık aracı olarak kullanıldığına şahit olunmaktadır. Hazreti Musa’nın (aleyhisselâm) elindeki asâ ona verilen ilmi temsil ediyordu. Elinin ışık saçması da öyleydi. O ilmi hikmetle kullanmak onun görevi idi. Sihirbazlar ile yapılacak olan müsabakada yer ve zaman seçimi onun bu özelliğini ortaya koymaktaydı. Devrin önemli ilim ehli olan sihirbazlar, Musa aleyhisselâm’ın hikmet boyutlu ilmini görünce teslim olmuşlardır. Bu açıdan bakılınca hikmetin, insanı Allah’a imana götüren bir vesile olduğu açıkça görülmektedir.

Efendimiz hayat-ı seniyyelerinde her işini hikmete tâbi olarak sürdürmüştür ki o hikmetin kaynağı vahy-i ilâhîdir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cahiliye toplumundaki bilginin insanı mutlu etmeyeceğini ispat etmişti ve bundan dolayı kavminden büyük tepki almıştı. Onların “atalar” takıntıları gerçekte ellerinde olan bilginin ötesine geçmeyi istemediklerinin de bir göstergesiydi. Kur’ân, âyet âyet geldikçe hikmetin hayata yansıması da artmaktaydı. Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve müminlere uygulanan tecrit günlerinde farklı hikmetler tecelli ediyordu. Yapılan akıl almaz zulümlere gösterilen olgun ve sabır yüklü direnişler yine hikmet boyutlu farklı güzelliklere kapılar aralanmasına vesile oluyordu. Bu ilahî nimet nihayet kendini hicret şeklinde gösterdi. Ondan nasibi olmayan toplumların yenilenme ihtiyacı duymadıkları da bu vesile ile anlaşılmış oldu. Yenilenmeyen Mekke toplumu Medine’ye hicretten on yıl sonra etraflarında yanan meşalelerle kendine geldi. Bu arada hem Mekkeli hem Medineli ve hem de başka beldelerden pek çok insan, içinde bulunduğu karanlıktan Allah Resulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ashabının hikmete tâbi olan davranışları sayesinde imanla şereflenmişti.

Kur’ân kıyamete kadar hükmünü, bereketini, hidayet vesileliğini ve hikmetini devam ettirecektir. “Ey müminler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önleyen bir topluluk bulunsun. İşte selamet ve felahı bulanlar bunlar olacaklardır” (Âl-i İmrân, 3/104) âyetinin gereği olarak Kur’ân hikmetine bağlı yaşayanlar da her zaman olacaktır. Kur’ân’daki her bir âyetin hikmet olmasından bu âyet dahi hikmete davettir. O hâlde Kur’ân hizmetinde bulunanlar kendilerini hikmet yolcusu olarak görmelidirler. Onların en bariz vasıfları, sahabe efendilerimizde görüldüğü gibi, her yönüyle sâlih amel olmalıdır. Çünkü salih amel -farklı bir tabirle- kısır döngünün aksine doğurgan bir döngüdür ve hayır kapılarına açıktır.

Müminlerin hem kendi geleceklerine hem de etraflarına olumlu tesirlerle yürümeleri onlardaki hikmet atmosferine bağlıdır. Bir yardım faaliyetine katılmayı, kültürel etkinlik düzenlemeyi, bir yemek ikramını insanlara farklı gösteren ondaki hikmettir. Ramazan’da her dinden, kültürden insanlara sofra açmak, birlikte programlar düzenlemek hikmet renkli faaliyetlerden olduğu için dikkat çekmekte ve kabul görmektedir. İnsanlara, “Siz farklısınız” dedirten de belki onların kalplerine, ruhlarına ve sonra da hâl ve hareketlerine yansımış Kur’ân’dan kaynaklanmış pırıltılardır.

Allah Resulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünnet-i seniyyeleri de Kur’ân’dan gelen hikmetlerle dolu olduğu için onlar da hikmettir. Hazreti Aişe validemizin ifadesiyle onun ahlakı Kur’ân idi. Bu durumda Kur’ân-ı Kerîm’in anlaşılması sünnetin hayattaki tezahürleri ile mümkündür denilebilir. İnsanlar en güzel davranışların kaynağının Kur’ân olduğunu anladıklarında onu candan talep edeceklerdir. İnsan ruhunun asıl ihtiyacının İlahî Kelâm’da olduğunu anlayacaklardır. Kur’ân’ın vadettiği mutluluk kalp ve ruhun sınırsız huzurudur. Cennet nimetleri bu huzuru görsel olarak şenlendiren ikram ve ihsanlardır.

Dünya hayatı bir bakıma bilginin hikmete dönüşme ya da dönüşmeme süreçlerini kapsamaktadır. Bilgisini Allah’a giden yolu göstermekte kullanan Epiktetos, bilginin hikmete dönüşmesini temsil ederken onu salt dünya zevkleri için tavsiye eden Epikür hikmete kapalı bir düşünceyi temsil etmektedir. Şeytanın Allah’ın secde emrine itaat etmemesindeki temel sebep çamur-ateş kıyası yaparak kendisinin Âdem’den hayırlı olduğunu iddia etmesidir (A’râf 6/158). Şeytan yaratmayı inkâr etmezken biçime, maddeye takılmak suretiyle kaybetmiştir. Ayrıca o, emre itaatteki inceliği de göz ardı etmiştir.

Bilgiden hikmete açılan yolu fark etmek iman sayesinde mümkündür. Bazen de bilgideki hikmetin fark edilmesi de imana vesile olmaktadır. Bakara sûresi 269. âyetinde geçen “… Kime hikmet verilmişse muhakkak ki ona pek çok hayır verilmiştir…” ifadesi bu açıdan üzerinde çokça düşünülmesi gereken mânâlar içermektedir. Hayır nasip edilmiş olanların iyilik yapmaları, kötülükleri izale ederek yol yürümeleri ve Allah’a iman etmiş olmaları (Âl-i İmran 3/110) Kur’ân’da övülen davranışlardandır. Âyette Ehl-i Kitab’ın iman etmesinin onlar için hayır olacağı ifade edilmiş ve içlerinde iman edenler varsa da çoğunun fasık olduğu vurgulanmıştır. Demek ki hikmet ehli olmak hayra ulaşmayı gerektirmektedir.

Bütün bunlar barış dolu bir toplum belki de topluluklar inşa etmenin en selametli ve sağlam yolunun hikmete bağlılıktan geçtiğini göstermektedir. Hazreti Lokman aleyhisselâm’ın oğluna yaptığı hikmetli öğütler bu inşanın küçük yaştan başlaması gerektiğini izah etmektedir. Bunun devamlılığı için başta bütün bir varlığa İlahî kudretin nimetler sergisi nazarı ile bakmak, sonra hayatı O’nun bildirdiği yöntemlerle yaşamanın, huzura ermenin gerçek sebebi olduğunu kabul etmek gerekir. Bugün olduğu gibi yarın da Kur’ân merkezli bir hayatı temsil etmeye gayret edenlerin hiç terk etmemeleri gereken bir değerdir hikmet. Bu değer unutulur ya da kaybedilirse yaşananların, yapılanların hayra vesile olması da düşünülemez. Havari gönüllülerin, sahabi yüzlülerin etraflarına ışık saçmaları ancak hikmete tâbi olan temsilleri ile devam edecektir.

Kaynaklar

  1. Fethullah Gülen, Ölçü veya Yoldaki Işıklar, Süreyya Yayınları, Ocak 2020.
  2. Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Süreyya Yayınları, Şubat 2019.

Bu yazıyı paylaş