Sevgi Mürekkebi

Bir zamanlar mektup yazma alışkanlığım vardı. Aslında bu alışkanlık 90’lı yıllara kadar; birbirinden uzak aile fertleri, aşıklar, askerler, gurbete çıkanlar hatta mahkumlar arasında bir hayli yaygındı. Mektup yazma işinin estetik alaşımlı bir usulü vardı elbet. Zarf ve parşömen özenle temin edilirdi. Çizgisiz bembeyaz sayfanın üzerinde duygular paragraflar hâlinde izah edilmeye çalışılırken, eğri büğrü yazımdan Allah’a sığınmak için önceden hazır, parşömen altına konulan, satırları kalın kalın çizgilerle çizilmiş bir başka A4 kâğıdı da bu gelenek kokan işe yardımcı oluyordu.

Klişeler bu mektupların olmazsa olmazıydı. Hangi meram ve dert paylaşılacak olursa olsun, bu naif klişeler mektuba okunası ve saklanası ayrı bir sıcaklık verirdi.

“Canımdan değerli ‘fülanca’, nasılsın, iyi misin? Umarım iyisindir. Beni soracak olursan, Allah’a şükür iyiyim.”

“Bahar gelmiştir, yapraklar kıvıl kıvıl, güneş apaydınlıktır şimdi oralarda.”

“Ben bildiğin gibiyim işte, hasretinle günleri sayıyorum.”

“Mektubuma burada son verirken…”

“Kestane kebap acele cevap.”

            Zarf’a koku sürülürdü, bir tutam saç bırakılır veya kâğıda şimdinin şifreleme (encrypt) teknolojisini hatırlatan, sadece okuyanın anlayabileceği işaretler bırakılırdı. Gönderen ve gönderilen bilgileri zarfın önüne yazılırdı. Sonra bir isyan hareketi gibi, gönderen kendini zarfın arkasına atıverdi.

            Yazanlar her zaman cevap verenlerden fazla olurdu. On yazılsa bir cevap gelirdi. Çünkü yazmak, okumanın bir adım önünde entelektüel bir eylemdi. İnsanlar biraz kolay yolu tercih ediyordu. Yazan mı merak ediyordu ve seviyordu daha çok, yoksa okuyan mı bu pek tartışmalı bir konu.

ARO

            Artık öyle posta kutularına bakakalacak veya postacıya “Var mı haber?” diye soracak ne sabrımız ne de vaktimiz kaldı. İletişim teknolojisinin hız algısı üstte ifade edilen kurumuş mürekkepler arasındaki naifliğe de dur dedi. Telefonu elinize aldığınızda sohbet ve mesaj platformlarında tanıdık kişilerin selamlama, kutlama veya sohbeti bitirmeyle ilgili bir hayli mesajıyla karşılaşır olundu artık. Birçokları gibi ben de bîzârım bundan. Popüler mesajlaşma platformu olan WhatsApp’ta dünya çapında sadece bir saniyede atılan mesaj sayısı 1,5 milyonu aşmış durumda. Ayrıca inceleme konusu bu.

            Bu mesajlaşmalar arasında artık yadsır hâlde olunan birçok anlamsız, tuhaf kelimelerle kurulmuş derme çatma cümleler gereksiz bir şekilde göz irislerimize ve dolayısıyla zihin korteksimize boca ediliyor: “Mrb nslsn?”, “İi sen?”, “Naptın!”, “Nrd?”, “İnş, grşrz.”…

            Bir de kısaltmalarla canına okunanlar var: “SA – VAS, ECO”“KİB, AEO, ARO”  “MRB, İİ, SLM” gibi sözle ifade edildiğinde anlamsız seslere tekabül eden; fakat karşılığında sizden mantıklı cevaplar vermeniz beklenen bir yığın söz dizimi… Hele yani “OK”u görünce, sanki bedenime bir ok yemiş gibi oluyorum. Bir milletin kültür mirası, mefâhiri ne kadar zengin olursa olsun onu üzerine bina edeceği dili gelişkin değilse bu zenginlik yeterince yaşatılamaz, gelecek nesillere sağlıklı aktarılamaz.

            Kimin aklına gelirdi; “selamün aleyküm” gibi mübarek, tonlamasında dahi derin mânâlar barındıran bir hitabın “SA” şeklinde iki yalın harfe indirgenip öyle ifade edileceği…

            Bediüzzaman’ın Mektuplaşma Tekniğinde Kullandığı Enfes Üslup

            Bediüzzaman Hazretlerini (1877-1960) duymayanınız yoktur. Bir irade ve İslam kahramanı. Henüz çocuk denilecek yaşta evinden dönemin ilim ve irfan tahsil edilen beldelerine, şehirlerine göç etmiş, bir daha da evine dönmek nasip olmamış; entelektüel kelimesinin anlamını taşırmış son iki yüzyılın en önemli şahsiyetlerinden.

            Ciltler dolusu eserlerinin sayısız dünya diline çevrildiği büyük iman ve aksiyon insanı. Risalelerin tamamı, sayfa sayfa, satır satır ya bizzat veya dolaylı olarak Allah’ı anlatır. O, mecazî aşkın topuklarını dahi ıslatamadığı tam bir ilâhî aşk meftunu.

            Bediüzzaman’ın eserlerinin -özellikle üslup ve dil noktasında- tahlil ve analizleri yetkin insanların binler çalışmalarında zaten işlenmiştir, işleniyordur. İddiasız bu yazının sebebi ise Bediüzzaman’ın beni çok etkileyen, öğrencileri ve sevenleriyle yaptığı yazışmalardaki o son derece naif üslup ve kelime tercihlerinden bahsetmektir. Obje-süje ilişkisi içerisinde baktığınızda, onu takdir etmenin dışında hakkıyla anladığını iddia etmek boş bir hülya olsa gerek…

 

Aziz, Sıddık Talebeler…

1930’lu yılların başından itibaren 1960’a kadar Bediüzzaman’ın özellikle talebeleriyle olan mektuplaşmalarında kullandığı üslupta nasıl kuşatıcı, nasıl aşk dolu ve nasıl da şefkatle donanımlı olduğunu dost düşman takdir eder.

            Hadi gelin, lâfügüzâftan ziyade hakikat tomurcuklarına göz atalım. Hayâl edin, posta kutunuzda bir mektup var. Açıyorsunuz… Size şöyle hitap edilmiş:

            “Aziz, sıddık, sarsılmaz, sebatkâr, fedakâr, vefalı kardeşim!”

Tabiî yazan çok önemli. Bu ifadeler size bırakın hilâf-ı hakikat beyanı, mübalağayı bile zımnî yalan saymış bir dostunuzdan gelmişse, en yalın mânâda onore olursunuz. Ardından, bu türlü sıfatlarla size seslenen kişiye medyûniyet hisseder, öyle olduğunuz ve fark edildiğiniz için sevinç duyar, değilseniz bu sıfatları kendinize hedef ittihaz edersiniz.

            Bediüzzaman Hazretleri sürgünler, tecritler, hapisler, işkenceler, vefasızlıklar ve psikolojik baskılar altında yaşadığı zamanlarda dahi talebeleriyle bazen açık bazen gizli mektuplaşmalarında onları takdir edici dilden fâriğ olmamıştır.

            Gelin onun şiir edalı giriş cümlelerine bir bakalım;

            “Aziz, sıddık kardeşlerim!” hitabı sadece dört eserde 300’den fazla geçiyor.

            “Aziz, sıddık, fedakâr, hâlis, muhlis kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniye’de hakikî, ciddî, metanetli arkadaşlarım!”

            “Aziz, sıddık, sarsılmaz kardeşlerim ve vârislerim!”

            “Aziz, sıddık kardeşim ve hizmet-i Kur’âniye’de muvaffakiyetli arkadaşım!” veya gelin şöyle yapalım, Bediüzzaman Hazretlerinin mektuplarındaki karşılama dilini bir cümlede göstermeye çalışalım:

            “Aziz, sıddık, fedakâr, hâlis, muhlis, hakikî, ciddî, metanetli, muvaffakiyetli, sarsılmaz, vefadâr, sebatkâr, çok mübarek, çok faal, çok hâlis, çok kıymettar, kahraman, bahtiyar, azimkâr, sadık, emin, âlîcenap, usanmaz, çekinmez, çekilmez, hamiyetli, dikkatli, masum, Nur nâşirleri, mütefekkir, ihlaslı, kuvvetli, şanlı, dirayetli, vefakâr, muktedir, çalışkan, tam sıddık, metin, yılmaz, şefkatkâr, müstakim, müteyakkız, müttehid, mücâhid, gayûr, mütefekkir, müştak, meraklı, müteharri, müstefsir… kardeşlerim, mübarek varislerim, emin vekillerim, hakikat yolunda arkadaşlarım, akrabalarım, hakikatli arkadaşlarım, hemşirelerim, tesellilerim, ruhum canım kardeşlerim… dünyada teselli sebeplerim, berzah yolunda nûrâni arkadaşlarım, mahşerde inşallah şefaatçilerim, nuranî yoldaşlarım, arkadaşlarım.

Talebeleri ise cevabî mektuplarına;

“Çok aziz, çok mübarek, çok müşfik, çok sevgili, muhterem, mükerrem, muazzez, faziletli, âlem-i İslâm’ın halâskârı, ehl-i imanın sertâcı, şefkatli, Üstadımız Efendimiz Hazretleri…” diye başlarlardı.

Aşk derecesinde bir bağlılık ve sevginin tiryak olup gönüllere aktığı beyan çiçekleri adeta. Hani bilirsiniz; Peygamberimize (aleyhissalâtü ve’s-selam) nasip olan sahabe tavrı ve duruşu, başkaca hiçbir peygambere nasip olmamıştır, diye bir tespit vardır. İşte onlar arasında yaşanan şefkat ve muhabbet kahramanlıklarının bir çeşit izdüşümünü, ehl-i beyt hanesinde atılmış tohumun geçen asırda açmış gülü olan Üstad Bediüzzaman ile talebeleri arasında da müşahede edebilirsiniz.

Her talebe veya talebe grubuna hitabında, kişiye/ kişilere özel çok müstesna, seçilmiş sıfatlar kullanıyor. Her birisinin fıtratını, karakterini ve özellikle yaptığı hizmetleri gösteren sıfatlar bunlar. Üstadlarından aldıkları bu iltifat ve ikramlarla talebeleri de daha bir aşka ve gayrete geliyor ve âdeta nur ufuklarına pervaz eden kuşlar misali kanatlanıyorlar.

Bu asra açmış Ehl-i Beyt’in yadigârı “Hitap Çiçekleri”nin müellifi de bir keresinde; “Keşke arkadaşlar birbirlerine şiir yazsalar…”, dediğini çok iyi hatırlıyorum. Ne kadar da isabetli, nasıl da asrını aşan bir kamet! Zira asrın da derdi bu; yalnızlık ve enaniyet.

Ümit edilir ki kardeşler arasındaki saffet ve samimiyet hiçbir şeye feda edilmez. Ulvî kardeşlik bağları geçici, fani ve köpükten ibaret bir kısım dünya menfaatlerine satılmaz, sattırılmaz.

Bu yazıyı paylaş