Toprağın Hafızası Uyanırken…
Kış mevsimi dünyamıza veda ederken ardında mânâlı bir sessizlik bırakır. Toprak, aylarca içine kapanmış canlı bir varlık gibi, derin düşüncesinden yavaşça doğrulur. İlkbahar, bir sabah uyandığımızda ansızın gelmez; önce kokusunu gönderir, sonra da ışığını.
Güneş, daha alçakgönüllü bir sıcaklıkla dokunur yeryüzüne. Soğuk, yerini yumuşak bir serinliğe bırakır. Tedricilik kanunu devreye girer ve alıştırır yeryüzü sakinlerini. Zira her ani değişim beraberinde birçok probleme sebep olur. Ve beklenen an gelir; toprakta canlılık başlar.
Çiçek tohumları, toprak zemininde ve filizlenen yapraklarda yeniden ve hasretle kendini gösterir. Dallar, üç mevsimin susturduğu melodiyi yeniden mırıldanır. Önce kardelenler, ardından çiğdemler, renkleriyle göz alıcı güzellikler sergilerler. Kısa sürede diğer bütün çiçekli (tohumlu) bitkiler rengârenk elbiselerini giyinir. Sarı, mor, pembe, beyaz, kırmızı fistanlarıyla bayramlıklarını giyinen çocuklar gibi ışıl ışıldırlar. Renkler, yalnızca görülmez; hissedilir. Sarı çiçekli karahindibanın kanatlı tohumları bahar esintisiyle etrafa dağılır. Mormenekşeler, hanımeli ve iğde çiçeklerinin kokusu sarar etrafı. Her renk, her güzel koku bir mesajdır; akıl sahibi olan insanoğlunu durup düşünmeye davet eder. Göz alıcı renk ve desende kanatlarıyla kelebekler, çiçeklerin üzerinde raks ederler. Kuşlar cıvıldaşarak ötüşmeleriyle, gökyüzüne insanı mest eden melodilerin notalarını bırakır. Uzak bir düzlükte kuzucuklar, dünyaya yeni gelmiş olmanın saf sevinciyle sekerek yürür. Mis kokulu taze çimenlere kekik kokuları siner. Koyunların, ineklerin sütü bile daha lezzetli bir hâl alır.
Bahar, yalnızca tabiatın değil, olgunlaşmış hatta bir kısmı itibarıyla ölgünleşmiş insanın da hafızasını uyandırır; “Bir zamanlar sen de böyle tazeydin.” der gibi bakar yüzüne!
Bahar ve İnsanın İç Dünyası
İlkbahar geldiğinde insan, kendisini fark etmeden dinlemeye başlar. İçinde uzun süredir ağır gelen düşünceler hafifler. Umutsuzluk, yerini belirsiz ama sıcak bir umutlu beklentiye bırakır. İnsan, sebebini tam olarak açıklayamadığı bir iyilik hissiyle uyanır sabahları.
Bu mevsim, insana sadece dış dünyayı değil, kendi içini de açar. Pencereler kadar kalbler de aralanır. Ruhu nefeslenir insanın. İnsan, tabiata baktıkça kendisine sorular sormaya başlar: “Bu düzen nasıl oluyor da her yıl yeniden kuruluyor?”, “Bu uyum, bu ölçü, bu tekrar nasıl oluyor da hiç şaşmıyor?”, “Bu akıl almaz devridaimin kaynağı ne?”
İlkbahar, cevap vermez, cevap veremez çünkü o sadece fiildir, eylemdir. Sanattır, sanatkârı bilemez. Sebeplerin ötesini göremez. Ama soruları derinleştirir. Bazen de bir sorunun kendisi, cevaptan daha keskin bir dönüştürücüdür. Düşünmeyenleri, düşünmekten kaçınanları düşünmeye sevk eder.
Canlılık: Dilsiz Bir Hikmet!
Tabiat, baharda konuşur. Ama kelimelerle değil; nizâmla, dengeyle ve ölçüyle. Aynı yağmur daneleri düşer her yere, ama her tohum kendi payına düşeni alır. Aynı güneş fotonları ısıtır koca âlemi. Ama her canlı kendi mahiyetine kodlanmış mükemmel donanımıyla o ışıktan farklı hayat kareleri çıkarır.
Bu canlılık, bu varoluş asla rastgele değildir. Ne bir renk fazla ne bir hareket eksik. Her şey sistemli, planlı ve ölçülüdür. Çiçeklerin açma vakti, kuşların göçten dönüşü, hayvanların yavrulama zamanı… Hepsi kusursuz bir zamanlamaya bağlıdır. Bu uyum, insanı ister istemez durdurur ve düşündürür. Çünkü insanlığını koruyan insanlar bilir ve bulur: “Bu kadar ince ayarlanmış bir düzen, ilgisizliğin, tesadüfün, kaosun, başıboşluğun ürünü olamaz!”
Hayvanlar âleminde bahar, âdeta yeni bir sayfanın açılmasıdır. Uzun bekleyişler sona erer. Yuvalar inşa edilir yeni doğacak yavrulara beşik olarak. Her canlı sürüsü hareketlenir. Birlikte güçlenirler. Misk öküzlerinde olduğu gibi birlikte zayıflarını korumaya başlarlar. Canlılar sevk-i İlâhînin tecellisi olarak biyolojik prensiplere uygun şekilde sebeplerle perdelenmiş olarak kendilerine verilen rolü oynarlar.
Açlık-denge, korunma-cesaret arasında şaşmaz bir çizgi vardır. Karıncadan arılara, kurtlardan gergedanlara kadar sosyalleşme izine rastlanır. İşçi de kraliçe de sürü başı da. Yeni doğmuş bir canlının ilk nefesi, hayatın değerini bilen insana büyük bir sorumluluğu hatırlatır: “Hayat, korunması gereken bir emanettir. Bahar, bu emaneti her yıl yeniden gözlerimizin önüne koyar. Görmek isteyen için bu, gürültüsüz ama güçlü bir davettir.”
İlkbahar, emr-i İlahî ile tabiatın her seviyesinde biyolojik yapıların tamir mucizesinin sergilendiği bir zaman dilimidir. Toprak, o emre inkıyâden, kış boyunca bağrında sakladığı her ne varsa birikimini cömertçe yeryüzüne sunar. Yeşil yapraklara çarpan ışık fotonları havadaki zararlı ve boğucu gazların tehlikeli miktarlara yükselmemesi için, fotosentez gibi bir mucize ile parçalanan sudan oksijen çıkmasına vesile olur.
Ekolojik denge karbondan azota, oksijenden fosfora ve birçok minerallere kadar bütün muhteşem dönüşüm ve devridaimleriyle yeniden kurulur. Biyosfer denen hayat tabakasında, her bir canlı türünün barınmasına, beslenmesine ve üremesine uygun habitatlar hazırlanmış olur.
Bu sistemin kusursuzluğu, aklı normal çalışan her insana şunu düşündürür:
“Eğer bu düzen kendi dışında bir el tarafından korunuyorsa insana düşen tek şey, kendini tabiatın bir çarkı bilip onu korumasıdır!”
Bu düşünce ile mevcut sistemin mükemmelliğine rağmen, icat ettiği teknolojilerin getirisi ve götürüsünü inceleyip, yaptıklarının Kur’ân-ı Kerim’deki ikaz edilme üslubuyla ifadesini bulan “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırmaktadır.” (Rûm, 30/41) âyetindeki hakikate uygun olarak tabiatın dengesinin bozulmasına müsaade etmemesi gerekir.
Bahar, insanlığını koruyana âdeta şunu düşündürür: “Bu güzellikler bana verilmişse, ben de bir karşılıkta bulunmalıyım!” İşte şükür bu karşılığın adıdır. Kime yöneltildiği ise kalbde yerini bulur.
Bahar, her yıl gelir-gider ve her gelişinde bizlere ne esintiler getirir… Kimi zaman sadece bir çiçekte, kimi zaman bir kuş sesinde, kimi zaman içimize düşen huzurda saklı kalır mânâ dolu sözleri… Ama kim bilir belki de bahar, kendini Homo sapiens olarak isimlendirilmiş bir hayvan türü olmaktan kurtaran insana en çok şunu hatırlatır:
“Ömrümüzün her baharı, Rabb-i Rahîmimiz tarafından bize sunulmuş, bağrında nice hikmetler barındıran birer armağandır; armağanlar ise teşekkür ister.”
Hoş geldin bahar!