Henüz ilkokul çağlarındayken ders kitaplarında karşımıza çıkan sorulardan biri “Boş zamanlarınızda ne yapmayı seversiniz?” sorusu idi. Seçenekler arasında müzik dinleme, spor yapma vb. aktivitelerin yanı sıra “kitap okuma” da olurdu. Zihnî gelişimimiz adına oldukça önem arz eden bu yıllarda, kitap okuma meselesi ne yazık ki bir “boş zaman aktivitesi” olarak zihinlerimize kodlanıyordu. Yıllar geçtikçe daha iyi anlıyoruz ki kitap okuma, boş vakit olursa yapılacak bir şey değil. Nefsimiz ve hayat meşgalesi buna vakit bırakmıyor. Kitap okuma, insanın temel ihtiyaçları arasında yer alan ve bizzat vakit ayırılması gereken bir konu. İnsanın gelişiminde, şuuraltı müktesebatının kazanıldığı okul öncesi dönemlerden itibaren, zihinlerde temel bir ihtiyaç ve öncelik olarak konumlandırılması gerekiyor.
Hayata gözlerini açtığından itibaren insanın öncelikli temel ihtiyaçları beslenme ve barınmadır. Yiyip içerek karnını doyuracak, böylece bedeni canlı kalacak ve gelişecek, korunaklı bir yerde yaşayarak da kendini güvende hissedecektir. Ancak insan, diğer canlılardan farklı olarak sadece bu ihtiyaçlarını karşılayarak tatmin olmaz; kendisini ve çevresini tanımak ve anlamak ister. Bu noktada insanın tatmin edilmesi gereken çok önemli bir güdüsü karşımıza çıkar: Merak. İnsan, öncelikle eşya ve hadiseleri tanımak ister; bu, onun “Ne?” sorusuna cevap arayışıdır. Bunun hemen ardından ise “Nasıl?” sorusu gelir. Eşya ve hadiselerin nasıl oluştuğunu anlama ve açıklama ihtiyacı hisseder.* Ne var ki bu arayış “Ne?” ve “Nasıl?” sorularına bulduğu cevaplar ile bitmez. Burada insanın kendini alamadığı çok önemli bir soru da “Niçin?” olarak karşımıza çıkar.
“Niçin?” sorusu, tanıma, anlama ve açıklamanın ötesinde anlamlandırma arayışının bir yansımasıdır. İnsanoğlunun aklıyla, gözlem ve deney gibi metotlarla yüzyıllar boyunca elde ettiği bilimsel bilgi, “Ne?” ve “Nasıl?” sorularına cevaplar sunmaktadır. Mesela anatomi alanında yapılan, yüzyılların birikimi çok kıymetli bilimsel çalışmalar, insan bedenini ve bedendeki uzuvları tanımlar, her bir uzvun nasıl çalıştığını ve aralarındaki ilişkiyi açıklar. Bu sahada ortaya konan bilgiler insan vücuduna dair pek çok soruya cevap olmuştur; daha fazla ve yeni soruların yol açtığı yeni çalışmalarla arayışlar devam etmektedir. Ancak “İnsan niçin var oldu?”, “Var oluşun arkasındaki hikmetler nelerdir?” gibi sorular bilimsel çalışmaların kapsamının dışında kalır. Bu bağlamda bilim, var olanın açıklanması ile ilgilenir; varlığın öncesine ve sonrasına dair sorularla ilgilenmez, insanın zihnindeki ve gönlündeki olanın perde arkasına dair arayışına cevap veremez. Bu arayışa cevap olabilecek iki ana kaynak karşımıza çıkar: Felsefe ve din.
Felsefe, insan düşüncesinin gelişimi açısından çok kritik bir rolü haizdir ve pek çok bilimsel alanın doğuşuna kaynaklık etmiştir. Felsefenin bir dalı olarak varlık felsefesi, var oluşa dair sorulara cevap arar. Ne var ki felsefe, mahiyeti itibarıyla sınırlı olan insan aklının ürünüdür ve bu yönüyle felsefenin, insan zihnindeki sınırsıza dair sorulara cevap bulabilmesi mümkün değildir. İnsanın sınırsıza dair merakı, ancak sınırsız bir kaynaktan gelen bilgi ile doyurulabilir. İşte bu ihtiyacı vahiy kaynaklı din karşılar. Nitekim, İmam Maturîdî’ye göre insan, akıl ile Allah’ın varlığına, iyilik ve kötülüğü ayırt etme gibi hakikatlere ulaşabilir.[1] Ancak insanın yanlışa düşmekten sakınması, varlıktaki hikmetleri anlaması, Allah’ın isim ve sıfatlarını tam olarak bilmesi ve emir ve yasakları öğrenmesi için vahyin rehberliğine ihtiyacı vardır.
Allah (celle celâluhu) insanı dünyaya gönderdikten sonra rehbersiz bırakmamıştır. O, insanoğluna aklının ve hislerinin ulaşabildiğinin ötesinde ihtiyaç duyduğu hakikatleri, vahiy yoluyla indirilen kitaplarla ve bu kitaplardaki hakikatleri açıklayan, hayatında uygulayarak numune olan peygamberlerle bildirmiştir. İnsanın “Niçin?”e dair merakı, kendini ve var oluş gayesini anlaması ve eşya ve hadiseleri anlamlandırma arayışı, vahiy kaynaklı kitaplar ve o kitaplar üzerine yazılmış şerh ve izahlarla cevap bulabilir. Dolayısıyla insan, bu temel ihtiyaçlarının saikiyle ve bu ihtiyacını karşılayacak eserlere öncelik vererek okumalıdır. Nitekim, Fethullah Gülen Hocaefendi, okumanın önemi ve gayesini şöyle tarif eder: “Kitap okumak çok önemlidir; hususiyle de insanı Rabbine ulaştıracak, onu gâye-i hayâl saydığı neticeye bağlayacak, kâinatın gerçek mânâda fethine vesile olacak, kendisi için kapalı meseleleri açacak; dahası kara delikleri cennetin birer koridoru hâline çevirecek ve en zulmetli noktalarda dahi sürçmeden yürüyebilmesini temin edecek kitapları okumak çok önemlidir.”[2]
Okumayı bir temel ihtiyaç olarak görüp şuur altında onu böyle bir yere konumlandıran insan, hayatında en az beslenme ve barınma ihtiyaçları kadar ona da önem ve öncelik verecek; onlara ayırdığı enerji ve vakit ölçüsünde okumaya da zaman ayıracaktır. Bediüzzaman Hazretleri, 19. Söz’de Rabbimizi bize tanıtan üç büyük kaynak olarak kâinat kitabını, Kur’ân-ı Kerim’i ve Peygamber Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) gösterir.[3] İnsan, okuma faaliyetini bu üç büyük kaynak arasında interaktif bir ilişki kurarak gerçekleştirdiğinde temel ihtiyaçlarının hakikî cevabını bulma yoluna girer. Yeryüzünde olup bitenleri, çevresinde bulunan varlıkları ve cereyan eden hadiseleri gözlemleyip aklını, düşünme yeteneğini ve kalbindeki his ve latifeleri işleterek bunların arkasındaki hikmetleri tefekkür ettikçe kalbinde ve dimağında Allah hakikatine dair kapılar aralanır. İnsan aklının, bilim yoluyla “Ne?” ve “Nasıl?” sorularına bulduğu cevaplar, kâinat kitabını okumada destekleyici unsurlar olurken asıl mânâsı ise vahiy kaynaklı bilgiyle, yani Kur’ân ile anlaşılır. Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) söz, hâl ve davranışlarıyla da kapalı kalan yanlar açılacak ve öz olan yerler detaylanacaktır. Bu üç kaynağın birlikte okunması, birbirini destekleyen salih bir döngü oluşturacaktır. Bazen kâinat kitabını okumak insanın Kur’ân’ı veya Peygamber Efendimiz’in sözlerini daha iyi kavramasını sağlayacak; bazen de Kur’ân ve Efendimiz’in sünneti, kâinat kitabını daha iyi anlaması adına pencereler açacaktır.
Sonuç olarak, okumaya temel bir ihtiyaç ve öncelik zaviyesinden bakan insan, okumanın ana gayesini ve hedefini kavramış ve okuma yolculuğunda doğru bir yörüngeye girmiş olur. Bu yolculukta insan, bu hedefi ve neleri öncelikli olarak okuyacağını aklından çıkarmamalıdır. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin şu sözleri okuma önceliklerimize dair bize yol gösterici olacaktır: “Okunacak kitaplar konusunda olabildiğince seçici olmakta fayda var. Bizler, iman ve İslam’la ilgili meseleleri ele alan, ruh ve mânâ köklerimizle irtibatlı olan eserlere öncelik vermeliyiz. En lüzumlu eserlerden başlayarak okuma faaliyetlerimizi devam ettirmeliyiz.”[4]
____
* Sözünü ettiğimiz bu anlama ve anlamlandırma sürecini, Endülüslü düşünür İbn Tufeyl’in (1105–1185) çizgi film olarak da uyarlanan Hay Bin Yekzan adlı romanındaki Hay isimli çocuğun ıssız adadaki serüveniyle zihnimizde canlandırabiliriz.
Kaynaklar
[1] Osman Oral, “Mâtürîdî’de Akıl ve Yaratılış Hikmeti”, Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 40, 2015, s. 139-158.
[2] Fethullah Gülen, “Kitap Okuma”, https://fgulen.com/tr/eserleri/prizma/kitap-okuma, Erişim tarihi: 24 Nisan 2026.
[3] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2016, s. 306.
[4] Fethullah Gülen, “Sistemli Kitap Okuma”, https://herkul.org/kirik-testi/sistemli-kitap-okuma/, Erişim tarihi: 24 Nisan 2026.