Garîb Bir Mektup

23.01.26 / Cuma

(Atlantik Okyanusu)

Pek sevgili kardeşim Betülcüğüm,

Sana, bu yaşadıklarını anlatmaya söz verdiğim o fırtınalı günün üzerinden tam iki yıl geçti. Avucumun içine aldığım solgun, beyazlamış ellerinde bilmediğim bir âleme attığın adımlarını hissetmiştim. O günden beri, hikâyenin buruk tadı kalemimin ortasına yumru gibi oturdu. Ta ki, yatağının sağ ucunda çıt çıkarmadan hakikate açılan göz kapaklarınla kalbim yüzleşene dek.

Dünyevî zıtlıklar diyarı

Kızımın elinden tutup oğlumun anaokuluna götürdüğümde iki çocuklu bir anne oluşumun şaşkınlığı hâlâ üzerimdeydi. Pandemi sürecinde, anne ve babaları çalışabilsin diye yuvaya gelip giden Alman disiplinli kırk kadar çocuktan ikisi onlardı. Yaşım otuz bile değilken kendimi içinde bulduğum bu tatlı rutin, jenerasyonumun gereksiz ön kabullerini kedi gibi tırmalıyordu.

Kelebekler grubunda ilk haftalarda fark etmediğim bir öğretmen, kapıda büyük bir heyecanla karşıladı Merve’yi. Öyle coşkuluydu ki kadrolu eğitmen sandım. Yeni başlamış olmalıydı. Meğer, Almancasını geliştirmeye çalışan, ben yaşlarda bir stajyermiş. Birkaç hafta boyunca elinden geldiğince diğer öğretmenlere yardımcı olacak, ileride çocuklarla çalışabilir mi diye bir yandan gözlem yapacakmış.

Günler su gibi geçti. Yuvaya yeni başlayan çocuklar ortama giderek uyum sağladılar. Bu sevecen öğretmen de staj süresini yarıladı. Her ne hikmetse, onu gördükçe bakışlarında bir gölge nazarıma ilişti. Sabahları o gri bulutun dağılan izlerini sürdüm yüzünde. Kızım Merve de dahil olmak üzere tüm çocuklarla ilgilenirken duyduğu mutluluk derin bir sızıyı ele veriyor gibiydi.

Gençler bir araya geliyor

Bizim oralarda şehirler küçüktür. O küçük şehirlerde benzer dertleri olan gençler hiç birbirini bulmaz olur mu? Onları bu topraklara getiren Kudret Eli, kaderlerini kesiştiren kopmaz bir iple ilmek ilmek örer muhabbetlerini.

Zihnim beni yanıltmıyorsa ilk buluştuğumuzda 9-10 kişi kadardık, değil mi? Bu buluşmada -başka bir arkadaşın davetlisi olan- Merve’nin stajyer öğretmenini, yani seni göreceğimi tahmin etmezdim.

Musibet başa geldiğinde bütün çıldırtıcılığıyla yavaşlayan o iç içe zamanlar, çehrendeki ümidi karartmayı başaramamıştı. Güllerle bezeli bir kupanın içine tek tek yerleştirdiğin beyaz çikolatalı raffaelloları şeffaf bir kağıtla kaplamış, orta yerinden sıkıca büzüp şeker pembesi kıvrık bir fiyonkla tutturmuştun.

Bana sıkıca tuttuğun zarif hediyeni iki elinle uzatırken,

“Aa… Sen o musun?” şaşkınlığına gizlenmiş şükür kelimeleri havada uçuşuyordu.

Meğer sen beni biliyormuşsun.

İlk buluşmalarda herkes biraz kendinden bahseder malum. Mesleğinden, bulunduğu hicret diyarına hangi mucizevî hikâyeyle geldiğinden… Anlattığın hatıraların pes dedirten acıklı notalarında, nihayet ben de seninle tanıştım.  Senin hayat bestenle…

Ne Medrese-i Yusufiye’de geçen yılların ne çiçeği burnunda evlendiğin eşinle uğradığınız eziyetler ne hapishane yıllarında pençesine düştüğün ilerlemiş hastalığın ne yarım kalan tedavin ne maruz kaldığın çıplak aramalar ne vatan toprağından ayrılık ne de özlediğin susamlı simitlerin gevrek kokusu… Senden (ç)alınanların hiçbiri yeniden hayata başlama ümidini söküp atamamıştı.

İsmini bilmediğim bütün kardeşlerimize duyduğum saygı ve sevgi, o an sanki sende cisim buldu. Uhuvvet, kırılgan bedenini elbise olarak giyinip bana bakıyordu âdeta. Bırakmadan, dakikalarca kucaklamak istedim seni. Tüm bunları anlatırken gözlerin bile dolmuyordu oysa. Öyle inanmıştın ki kaderin cilvelerinin hikâyeni cilvelendirdiğine; yeni bir tecelli peşinde uçuşan yaralı bir kuş gibiydin.

Minik bir dilek

Anlatırken sustun. Bir aralık yere eğdin bakışlarını.

“Aslında en büyük hayalim, çocuğumun elinden tutup onu okula götürmek. Yalnızca sıradan, normal, bir hayat…” diye döküldü dudaklarından. Yuvada karşılaştığımızda fark ettiğim o gri bulut nefes nefese koşarak gözlerine yeniden yerleşiverdi. Hatta kirpiklerin ıslanacak oldu. Sesin kopacak bir tel gibi inceldikçe inceldi. Ama kendini salıvermeden devam ettin:

“Merve’yi, Umut’u, Anna’yı, Isabel’i… Allah’ım, gruptaki bütün çocukları ne çok seviyorum!”

“…”

“Hele geçen gün çocuk mutfağında oynarken eli dolaba sıkışan Henry var ya. Evet evet o. Christi’nin oğlu. Küçük yaşına bakmadan, Merve’nin onu teselli etme çabasını görmeliydiniz. Hiçbir öğretmen fark etmemişti de o hızır gibi koşup Yâ Şâfî diye diye ovdu Henry’nin parmaklarını. Biz gidene kadar Henry sakinleşmişti bile.”

Coşkun, gözlerindeki o gri buluttu.

Sen de bir bebek istiyordun.

Pek çok kişinin hayatın sıradanlığından bunalıp kuzey ışıklarını görmeye buzullara gittiği, en yüksek dağlardan atladığı bir çağda, sen sözüm ona sıradan (!) bir şey istiyordun.

Hazinesi geniş olan O’ndan başkasından istemiyordun.

Kaderin rahmet tecellisi

Aradan birkaç ay geçti. Doktor, hastalığından sonra gebeliğine müsaade ettiğinde ümidin daha da artmıştı. Gönlün ümitsizlik dergâhı değil, tıpkı hizmet baharıydı! Yapılacaklar ne çoktu; dil öğrenecektin, kermese kek götürecektin, çocuğunu rehberliğe getirip öğrencilerine gidecektin, Avusturya’nın yüksek dağlarına gidip tefekkür edecektin…

Bir gün, içinde taşıdığın hayata hayat kattı bir haber. Hamileydin. Ancak, çok geçmeden düşük yaptığını söylediler. Üzüldün. Yeni dualara yelken açtın sen de.

Derken, bir gün, içinde taşıdığın hayatın ortasına düştü bir haber. Öksürüyordun. Geçmeyen öksürükler grip değildi. Bronşların nefesini sıkıştırıyordu. Hekimler daha detaylı tetkiklerin vaktinin geldiğine kanaat etti.

Bir gece, sessizce ülkenden çıktığında radyoterapin yarım kalmıştı. Seni tekrar içeri koymasınlar istemiştin. Tedavine yurt dışında devam edecektin. Fakat yirmi bir gün boyunca arka arkaya her gün alman gereken bir tedaviydi bu. Ve şimdilik her şey yolunda görünüyordu. Almanya’daki doktorlar bekleyelim, gerekirse sonra alırsın demişti. Devam edilmesinin mânâsı yoktu. Bekledin.

Çok geçmeden olup biteni öğrendin. Metastaz başlamıştı. Kanserli hücreler vücudunda yayılıyordu. Öngörülen reçeteye razı olarak, ümitle yeni tedavine başladın.

O sene, ömrünün son senesiydi.

Seni anlayabildik mi bilmiyorum. Anlamadığımızı bilsen de hiç imâ etmedin. Yalnızca kadere rıza için dua istedin. Ve içinde kalan ukdeyle, gebe kalmadığına şükrettin.

Ebedî hayata yolculuk

Öykünün sonunda tanıdım seni. Belli ki öykünün en can alıcı yeri… Kendinden evvel ebediyete yolcu ettiğin o minicik ruh acaba seni karşılamış mıdır? Hangi zümrüt tepelerde geziyordur ümitlerin, lezzetini dimağında duyarak, ağır ağır?

Yaşadıklarına şahit kıldı Yaradan bizi. Sen rahmetin kucağında ebedî ağırlanırken, bu küçük şehrin hatıralarında tüm kardeşlerin yad edecek seni, katmerli gurbetini…

***

Yaşadıklarını yazmaya çalışırken, İlahî müfredat tıkır tıkır işliyordu. Geçen hafta, Kalbin Zümrüt Tepeleri dersimiz “İğtirab” tepesine tevafuk etti. Yaşadığın bu iç içe gurbetler, hayatındaki düzelmelerin bozulmaları takip etmesi, gece-gündüz gibi aydınlanan garîb gönlünü karanlığın bastırması apaçık bir hakikat tecellisi değil de neydi? Hikâyeni tasdik eden tevafuklar merceğinde seni büyük bir müjde bekliyordu.

Hocaefendi, iğtirabı cismanî, hâlî ve kalbî olarak üçe ayırıyor; hâlî ve kalbî her ikisi birden yaşanırsa da adına muzaaf yalnızlık diyordu.[1] Katmerli yalnızlık… İşte o yalnızlık, o tatlı belâ, seni dünyadan koruyan bir sur gibi kuşatmıştı. Bu hâl içinde ruhunun ufkuna yürüdün. Hocaefendi, bu gurbetleri göğüsleyip şöyle veya böyle vefat edenler için şehadet nimetini veriyordu nazarımıza:

“Bu kabil yalnızların vefatı şehâdettir.” fehvasınca, o bir nimettir.[2]

Üstelik, işaret ettiği bu lütf-i İlahînin yanında, tümden garipliğimizi hatırlatarak bir şairin sözlerini zikrediyordu:

“Benim bu hâlimi gören garipler, bir gün benim mezar toprağıma otursunlar; zira garipleri ancak garipler anlar. Garipler birbirlerine yâdigârdır. Ey Rabbim Sen çaresizlerin çaresisin; benim de başkasının da çaresini Sen bilirsin. Geceden, apaydın gündüzü çıkardığın gibi, bu kederden de benim neş’e ve sürûrumu çıkarabilirsin…”[3]

***

Güçlükle nefes alıp veriyordun o gün. Yanı başında yalnızca beş dakikam vardı. Çocukların okuldan alınma saati geçmek üzereydi. Odanın dört tarafından sessizce yükselen dualara dualarımı katarak, hareketsiz ellerini tuttum ve kulağına fısıldadım.

“Şahidiz dik duruşuna.”

Yuva kapanmadan yetişmek üzere veda ettim sana.

Binalara akşam çöküyordu. Yağmur çiseliyordu karanlık bulutlardan. Trafik sıkışmıştı. Çok geçmeden haber geldi. İşaret parmağının havada kaldığını söylediler.

Yaşadığın imtihanlar karşısında dimdik durdun. Dilerim, o duruşun ebedî sürûrun olsun. Bitimsiz muhabbetini, kadere razı gelişini, sıradan rutinlerin kıymetini anlatan hikâyene hediye edilen lâtif son her dem bir daha yazılıyordu da yaşadıklarını garîb bir mektup hakkıyla yazamıyordu işte.

Bu mektubu, sana ve ebedî âleme intikal etmiş tüm kardeşlerimize garîblerden toplu bir selâm olarak ulaştırmasını Rabb-i Rahîm’imden niyaz ederim.

Bâki muhabbetle,

F.

Dipnotlar

[1] M. Fethullah Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri 2, Süreyya Yayınları, Ocak 2023, s. 80.

[2] A.g.e.

[3] A.g.e.

Bu yazıyı paylaş