Nefsen Bilmek!

Bil ey nefsim,

“Nefsini bilen Rabbini bilir.”*

 

Kurân-ı Hâkim’in ilk emri, “Oku!” olduğu gibi onun nurânî tefsiri olan Sözler’deki ilk tenbihin de “Bil ey nefsim!” olması dikkat çekicidir. Zaten okumak, bilmeye yönelik bir faaliyetin adıdır. Bu mânâda Risale-i Nur’un ilk hitabının Kur’ân’ın ilk emriyle irtibatlı olduğu söylenebilir.

“Oku” Emrinden Murad

İlahî emirleri en iyi anlayan ve en mükemmel şekilde uygulayan Allah Resûlü (aleyhissalâtü ve’s-selam) olduğu gibi ilk ilahî emir olan “Oku” emrini de en kâmil mânâda anlayıp yerine getiren de yine o Zat (aleyhissalâtü ve’s-selam) olmuştur. “Ben okuma bilmem.” diyen Allah Resûlü’ne, “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (Alak, 96/1) denilmek suretiyle, yalnızca Kur’ân’ı okuyup insanları uyarması değil; aynı zamanda yaratılışı da okuması tâlim edilmiştir. Rab ismiyle hitap edilmesi gerek yaratılışın gerekse de yaratılışı okuma faaliyetinin, tekâmüle yönelik şefkatli bir terbiye süreci olduğunu ihsas etmektedir. Ayrıca eşyanın yaratılmış olduğu ve bir Yaratıcısı bulunduğu kabulüyle okunması gerektiği de bu ilk emirden anlaşılan diğer bir husustur.

Bu anlamda, “Oku” emrinden murad (inzar manası mahfuz); başta insanın kendi nefsi olmak üzere, her türden varlığın Allah’ı anlatan birer âyet olarak değerlendirilmesidir. Kur’ân-ı Hakîm’de yer alan tefekküre yönelik âyetlerin emr-i istihbabî** kalıbında gelmesi de bu yaklaşımı destekler niteliktedir. Zira dinî emirlerin tamamı, güzel olanı hayata geçirme yönünde bir davettir.

“Bil!” Emrinden Maksat

Birinci Söz’ün hemen başında karşılaştığımız “Bil!” ifadesinden mâksat da tıpkı “Oku!” emrinde olduğu gibi, başta nefis olmak üzere kâinat âyetlerinin Hakk’ın marifetine ulaşmak istikametinde tefekkürle okunmasıdır. Bu emrin neticesinde bilinecek olan ise “bütün varlığın hâl lisanıyla Allah’ı tesbih etmesi”, yani “hakikat-i eşya”dır.

Bu çerçevede, “Bil!” lafzıyla muhatap alınan nefse hem “ne ile bileceği” hem “neyi bilmesi gerektiği” hem de “nasıl bileceği” tâlim edilmektedir. Ancak, “Bir şeyin vücûdunu bilmek, o şeyin keyfiyet ve mahiyetini bilmekten ayrıdır.” (Muhâkemât) hükmünce, bir şeyin varlığından haberdar olmak başka, onun hakikatine nüfuz etmek başkadır.

Eşyanın hakikatine nüfuz ise ancak “nefsen bilmek” ile mümkündür. Bu cihetle nefsen bilmekten maksat, varlığı, “hakikat-i eşya” tabir edilen, nefs-ül emirde*** neyse o şekilde algılamaktır. Hakkı bilmeye yönelik varlığı okuma faaliyeti neticesinde, dış dünyada okunan delillerin nefse tasdik ettirilmesiyle ulaşılması hedeflenen de hakikat-i insaniyettir.

Aradığımız Hakikî Tevhid

Modern öğrenme kuramları -davranışsal, bilişsel, kavrayışsal, sosyal ya da bağlamsal yaklaşımlar- belirli ölçüde isabetli yönler taşısa da insanı kuşatıcı bir bütünlük içinde ele alıp açıklamaktan uzaktır. Nefsen bilme tabiri bu anlamda da dikkat çekicidir.

Nefs kavramı, etik açıdan, dünyevî arzuların baskısı altında iyi ile kötü arasında tercih yapma durumunda bulunan irâde sahibi şahsiyet olarak ele alındığı gibi; ontolojik açıdan, bilinç sahibi varlığın kendilik bilinci anlamında kullanılmaktadır. Her iki anlamı itibariyle nefs; ruhla beden arasındaki berzahî konumu ve bütün latiflerle alâkalı yapısıyla, insanın şahsiyetini temsil eden küllî bir kavramdır. Bu sebeple “nefsen bilmek” salt aklî ya da mantıkî bir kavrayıştan öte küllî bir idrakin adıdır. Bu anlamdaki idrak ise nefs için bir fiildir.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “Aradığımız hakikî tevhid, yalnız tasavvurdan ibaret bir mârifet değildir. Belki mantık ilminde tasavvura karşılık ve tasavvurî bilgiden çok kıymettar ve burhanın neticesi olan ve ilim denilen tasdiktir. Ve hakikî tevhid öyle bir hüküm ve tasdik ve iz’ân ve kabuldür ki; her bir şeyle Rabbini bulabilir. Ve her şeyde Hâlıkına giden bir yolu görür. Ve hiçbir şey huzuruna mâni olmaz.” (Şuâlar) ifadeleriyle tahsili hedeflenen bu ilmi işaretlemiştir.

Tasavvur Değil, Tasdik

Bu bilgi, doğruluğunun kesinliği, şaşmazlığı, yanıltmazlığı bakımından ancak risaletin hakkaniyetine itimad ile tasdik neticesinde tahsil edilebilecek bir haberdir. Nebi’nin getirdiği haber hem gaybî bilgi hem de gaybî bir kaynağa dayanan hüküm içermesi itibariyle “tasdik” ve “ilim” olarak adlandırılmıştır.

Yüksek ehl-i hakikat da bu yolu takip etmiş; mârifet ve tasavvur değil, belki ondan çok âlî ve kıymetli olan iman ve tasdikte, iki cadde ile hareket etmişlerdir.” (Emirdağ Lâhikası 1)

Tasavvur, bir kavramın zihindeki temsili iken; tasdik, bir önermenin doğru ya da yanlış olduğuna dair verilen hükümdür. Mutlağın tasavvurunun, tasavvurun mutlaklığıyla karıştırılması çok vuku bulmuştur. Oysa mutlağın tasdikinin gereği olan tasavvur-u hâs, sâfiyeti itibariyle bu tür arızalardan müstağnidir.

Risale-i Nur’la hedeflenen; kavranması ancak vahiyle mümkün olan metafizik ilkelerin yani esma-i ilahiyenin saf tasavvurunun, varlıktaki yansımaları vasıtasıyla tefekkür edilip idrak edilmesi ve bu idrakin cerh edilmez bir tasdikle imanı netice vermesi veya kuvvetlendirmesidir.

Bu sebeple; “Yazılan Sözler tasavvur değil, tasdiktir. Teslim değil, imandır. Marifet değil, şehadettir, şuhuddur. Taklit değil, tahkiktir. İltizam değil, iz’andır. Tasavvuf değil, hakikattir. Dâvâ değil, dâvâ içinde burhandır.” (Mektubat) denmiştir.

Tasdikten ibaret olan bu ilmin, marifetten üstün olmasının en mühim alâmeti ise Cenâb-ı Zülkemâl Hazretleri’nin İlim sıfatı ve Âlim isminin bulunması; ancak ârif isminin bulunmayışıdır. Zira, Cenâb-ı Zülkemâl öğrenen değil, bilendir.

Risale-i Nur’la Hedeflenen…

Bu ilim, araştırma ve düşünmeye müesses bir bilgi olmayıp Resûl’ün getirdiği habere itimat neticesinde, tasdikin yani imandaki kuvvetin artmasıyla gerçekleşip sağlamlaşmaktadır. Araştırma ve tefekkür yoluyla elde edilen irfan, ancak tasdiki müteakip bu ilme vukufiyetin artmasından ibarettir. Bu anlamda hakikat ilmi aslı ve özü itibariyle kesb edilen değil bildirilenin tasdikiyle tahsil edilendir; ilmin bizzat artması değil ancak kişinin bu ilimden nasibinin artması söz konusudur.

Nitekim, akıl erbabı, kendisiyle tasdike ulaşılan bilgiye hüccet adını vermişlerdir. Hüccet ise olayların zürriyetlerini, yani asıllarıyla olan bağlarını ortaya çıkarandır. “Akıl ile kalb arasında yeni açılan berzahî bir yol takip eden” (Katre) Risale-i Nur ile hedeflenen de “İman-ı bilgayb cihetinde, sırr-ı vahyin feyziyle, burhanî ve Kur’ânî bir tarzda, akıl ve kalbin imtizacıyla, hakkalyakîn derecesinde bir kuvvetle zaruret ve bedâhet derecesine gelen bir ilmelyakînle hakaik-i imaniyeyi tasdik etmektir.” (Kastamonu Lahikası)

Nefsini Bilen…

“Nefsen bilme” ameliyesinde en önemli noktalardan biri, hiç şüphesiz, nefsin kendisini bilmesidir. Sokrates’e atfedilen “Nefsini bil!” düsturunun İslâm düşüncesinde “Nefsini bilen Rabbini bilir.” şeklindeki ifadesi; nefsi bilmenin yalnızca ferdî bir farkındalık değil, aynı zamanda hakikat ilmini elde etmenin bir yolu olduğunu göstermektedir. Rubûbiyetin niteliklerini, Ulûhiyetin özelliklerini bilmede nefsin bir ölçü birimi olarak istihdam edilmesi ve bu istikamette tanınması ve terbiye edilmesinin gaye çapında bir vesile olduğu anlaşılmaktadır.

Fethullah Gülen Hocaefendi, “Kalbin Zümrüt Tepeleri” adlı eserinde tasavvuf kitaplarında kudsî hadis olarak rivayet edilen şu mübarek sözleri nakleder: “Ey insanoğlu, nefsini bilen Ben’i bilir; Beni bilen Beni arar, Ben’i arayan Ben’i mutlaka bulur ve Ben’i bulan bütün arzularına ve dahasına nail olur; nail olur ve Ben’den başkasını Bana tercih etmez. Ey insanoğlu, mütevâzı ol ki Beni bilesin, açlığa alış ki Beni göresin, ibadetinde hâlis ol ki Bana eresin. Ey insanoğlu Ben Rabbim; nefsini bilen Beni de bilir. Nefsini terk eden Beni bulur… Beni bilmek için nefsini terk et. Benim mârifetimle mamur olmayan bir kalb kördür.” (Kalbin Zümrüt Tepeleri, 2)

Dinî açıdan bilginin mahiyeti ve fonksiyonu farklılık arz ettiği gibi öğrenimi sürecindeki elde edilme metodu ve vasıtaları da farklılık arz eder. Birinci Söz Risalesinin girişinde yer alan “Bil ey nefsim!” hitabı; eşyanın ve nefsin hakikatini tanıyarak Cenab-ı Hakk’ı bilmeyi hedefleyen öğrenim sürecinin usulünü ifade açısından önemlidir.

 

___________

* “Nefsini bilen Rabbini bilir.” (Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 10/208 (Sehl İbn-i Abdullah’ın sözü); el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 1/225, 4/399, 5/50.

** Emr-i istihbabî: Müstehab veya sünnet olan vazife. Sevdirmek için verilen emir. Muhabbetin gereği olarak yapılması gereken iş. (Bkz: Müstehab)

*** Nefsü’l-emir: İşin aslı, hakikati. Hakikatin kendisi.

 

 

Bu yazıyı paylaş