Omurgamız Kusurlu mu?

Bu yazıyı kaleme alırken, belim ağrıyor ve koltukta oturmakta zorlanıyorum. İnsan, bedeninin en küçük sızısında bile yaratılışının ne kadar hassas dengeler üzerine kurulduğunu yeniden fark ediyor. Belki de bu yüzden, yıllar önce katıldığım bir televizyon programında omurga üzerine yapılan o tartışma bugün zihnimin karanlık raflarından çıkıp yeniden karşıma dikildi. Haber Türk TV’de bugün ölmüş olan bir sunucunun yönetiminde Evrim Teorisi üzerinde tartışıyoruz. Bir ara Boğaziçi Üniversitesinden evrime tapar derecede imân etmiş bir profesör hanımefendi şöyle bir ifadede bulundu: “İnsan ağaçlarda (tabiî maymun olarak!) yaşamak üzere evrimleşmişken, iklim şartları değişince gıda bulmak üzere yere inmiş, uzun otların arasında dört ayağı ile zemine yakın gezerken düşmanlarını ve avlarını rahat görebilmek için ayağa kalkmak zorunda kalmış, fakat omurgası bu duruma hazırlıklı olmadığı ve tam evrimleşemediği için iki ayak üzerinde gezmemizin faturası olarak kusurlu omurgamızdan kaynaklanan bel ağrıları, bel fıtıkları, siyatik ağrıları çekiyoruz, aynı şekilde diz eklemlerimiz de evrim süreçlerinde henüz iki ayak üzerine kalkmaya hazırlıklı olmadığından bugün çok diz arızaları ile karşı karşıyayız.” Aslında kısa birkaç cümle söylemişti, ama ben tıpçı veya ortopedici olmayan insanların çoğunluğu anlasın diye biraz izah ederek uzatmış oldum.

Şimdi öncelikle omurgamızı tanıyalım, bakalım gerçekten yukarıda iddia edildiği gibi omurgamız kusurlu mu? Eğer tıp bilimi bu konuda ittifak ederek deliller göstererek omurgamızın kusurlu olduğunu söylüyorsa, bu durumda ya Sonsuz İlim ve Kudret Sahibi olan Rabbimizin (celle celâluhu) ilminin ve kudretinin yetmediğini ve kusurlu (hâşâ) yarattığını düşünmek mecburiyetinde kalacağız veya bunları düşünen kişi evrime inanıyorsa dik yürüme konusunda omurgamızın henüz uygun tesadüflere denk gelmiş bir mutasyona rastlamadığını ve hâlen daha iyi bir omurga için uygun mutasyon bekleyen bir süreçte olduğumuzu kabul etmek zorunda kalacaktır. Aynı anlayışa göre binlerce sene sonra daha iyi bir omurga tesadüfen ortaya çıkabilir ümidiyle bel ağrıları çekmeye devam mı edilecek?

Evrimcilere göre dik duruşun bedeli olarak belimizin özellikle alt bölgesinin S harfinin tersi şeklindeki öne doğru kıvrılması omurgaya zarar vermektedir. Omurganın bel bölgesinin öne doğru bu kıvrılmasına lordoz denilmektedir. Problemin büyük kısmının bu lordoz’dan kaynaklandığını düşünen evrimcilere göre çözüm, bu lordoz eğriliğinin azaltılmasına dayanmalıdır.

Omurga Uzmanları Aynı Fikirde Değil?

Ancak vertebra (omur kemikleri) üzerinde uzun yıllar fizik tedavisi veya cerrahî konusunda çalışmış uzmanlar, evrimcilerin lordoz eğriliğini düzeltme tedavisi şeklindeki bu görüşlerine katılmamaktadırlar.1

Mesela; Edinburgh Kraliyet Cerrahlar Koleji Eğitim ve Öğretim direktörü olan Prof. Dr. Richard Porter (1935-2005), evrimcilerin bu görüşüne katılmamaktadır. Dr. Porter omurga rahatsızlıkları konusunda altmıştan fazla makale sahibi olması ve omurilik stenozu (daralması) üzerinde yaptığı çalışmalar sebebiyle 1979’da teşvik ödülü almış bir ilim adamıdır.2

Dr. Porter, evrimci hipotezden yola çıkarak lordoz eğriliğine kusur bulan evrimcilerin teşhislerinin kaynağının hatalı olduğunu, omurgamızın mükemmel bir ilim, zekâ ve mimarî tasarım örneği olması düşüncesinin, evrimci faraziyeden daha isabetli olduğunu savunmuştur.

“Allah mükemmel ve harika bir omurga yaratmıştır. Aklı olan insan peşin hükümle eksik-kusur aramak yerine hikmet, estetik, mekanik ve statik ince hesaplar arasa, yaratılıştaki mükemmellik çok açık olarak görülebilecektir. İnsan anatomisinin morfolojisi ile fizyolojisi, yani işleyişi büyük bir uyum içindedir. Bu açıdan bakıldığında omurganın her bir omurunun; boyun, göğüs, bel, kalça ve kuyruk bölgelerinin her noktasında yapılacak fonksiyonlara uygun bir biçimde yaratılmış olduğu görülür.”2 Bu ifadeleriyle Dr. Porter farkında olmadan Kur’ân-ı Kerim’deki “Biz insanı en mükemmel sûrette yarattık” (Tîn, 95/4) âyetine tercüman olmaktadır.

 

Lordoz: Dik Duruş İçin Gerekli Bir Eğrilik

Doktor Porter, dik bir duruş için lordoz’un en iyi mühendislik tasarımı olduğunu ifade etmektedir. Omurgamız, ön ve arkadan bakınca düz bir hatta görülürken, yandan bakınca uçlarından üst üste eklenmiş yumuşak eğimli iki S harfi gibidir. Boyun bölgesindeki 7 omur kafatasını taşırken belli bir açıda her yöne dönebilecek bir özellikte olup, kafatası ağırlığını taşıyabilmesi için öne doğru hafif bir kavis yapar. Göğüs veya sırt bölgemizdeki 12 omur ise akciğerler ve kalb gibi iki organı korumak için kafes şeklinde yaratılmış kaburgaların ağırlığını taşıyabilmek için öne açı yaparak arkaya doğru kamburluk şeklinde büyük bir kavis (kifoz) çizer. Bel bölgesi ise mide ve bağırsakların ağırlığını dengeleme yanında kadınların rahminde gelişen yavrularının da ağırlığını dengelemek üzere arkaya açı yaparak öne doğru lordoz dediğimiz eğriliği yapar. En son olarak sacral (kalça) ve kaudal (kuyruk sokumu) omurlar, karın alt bölgesi ve üreme organlarına destek olması için hassas statik denge hesaplarıyla, arkaya doğru hafif bir kavis çizer.

Omurga eğriliklerinin biyomekaniğini incelemeye başladığınızda, bu eğriliklerin faydalarını sorguladığımızda omurganın her bir omurunun tıpkı bir kemerli köprüdeki ölçüyle kesilmiş taşlar gibi yerleştirildiği görülür. Böylece Porter, bel ağrısının tedavisi için lordozun orijinal tasarımının geri kazandırılması gerektiğini öne sürmüştür.

Genellikle aşırı kilo almaktan, spor yapılmadığı için zayıflayan bel kaslarının gücünü kaybetmesinden ve kemik ara maddesinin kalsiyum gibi mineral eksikliğinden dolayı bozulmuş lordoz şekline, eski hâlini kazandırmak için yapılan fizik tedavi egzersizlerinin faydalı olduğu gösterilmiştir. Yeni Zelandalı fizyoterapist Robin McKenzie’nin 1956 yılında keşfettiği lordoz eğriliğinin uygun fizik tedavi egzersizleriyle önemli ölçüde düzeltilebildiği ortaya konmuştur.3 Bel bölgesinin lordozu eski hâlini aldıkça bel ağrıları da hafiflemektedir.4 Nitekim bu mekanizma bilindikten sonra oturulan koltukların bel bölgesi kısmına eğriliği (lordoz) destekleyici parçalar konulması giderek yaygınlaşmıştır.

Omurga’nın Mimarisi

Doktor Porter, İskoçya, Aberdeen Üniversitesinde Cerrahî Ortopedi kürsüsündeki ilk günlerini anlatırken açılış dersinin “Dik Duran İnsan” başlığını taşıdığını belirterek, “İnsan omurgasının muhteşem yapısının şekil ve fonksiyon bakımından mükemmel bir uyum içinde olduğunu anlattım. Omurgadaki problemler; onu formunda tutmadığımızda, aşırı yüklendiğimizde (mesela kilo aldığımızda), yanlış kullandığımızda, uygun olmayan bir oturmayla ve yanlış pozisyonda ağırlık kaldırmada veya kaza geçirdiğimizde ortaya çıkar.” diyerek, yaratılışta bir kusur olmadığını ifade etmektedir.

Bilhassa omur dediğimiz kemikler sağlamlık ve hafiflik açısından optimize edilmiştir. Bu demektir ki en az madde ile en kuvvetli ve yapılacak hareketlere en uygun yapı inşa edilmiştir. Omurların dış yüzeyleri sert, parlak ve dayanıklı olan kompakt kemikten, iç kısımları ise trabekül denilen desteklerle ağ gibi örülerek güçlendirilmiş, içi boşluklu, süngerimsi kemik denilen yapısıyla, hafifletilmiş kemikten yapılmıştır.

Porter bu durumu inşaat benzetmesiyle şöyle açıklıyor: “İnşaatların hem güçlü hem de hafif olması için iki plaka arasına yerleştirilmiş petek yapılı bir malzeme ile ‘köpük dolgu’ tekniğini kullanıyoruz. Vücudumuzun en çok ağırlığa maruz kalan ‘orta direği’ olan omurların da yaratıldıklarından itibaren dış kısımları sert ve yoğun kemikle, iç kısımları ise süngerimsi kemikle doldurulmuş, böylece hafiflik ile sağlamlık bir arada inşa edilmiştir. Ayrıca dört ayaklarıyla yürüyen canlıların aksine omurganın alt kısmı üst kısımdan daha fazla ağırlık taşımak mecburiyetinde olduğundan, omurga boyunca yukarıdan aşağıya doğru inildikçe omurların kesit alanı genişler, yani boyutları artar. Kemikler daha yoğun değildir ama sadece daha büyüktürler. Buna karşılık dört ayakları üzerinde yürüyen hayvanların omurgası yaklaşık olarak yatay pozisyondadır ve yük her yere yaklaşık olarak eşit dağılır. Bu yüzden omurga boyunca dizilmiş omurlar benzer kesit alanına sahiptir.” Şekil ile fonksiyon birbiriyle uyumludur. Bu, tipik bir fizik kanunu olan “yüzey genişledikçe basıncın azalması” prensibine uyum göstermektedir. Şayet evrimcilerin dediği gibi yakın bir zamanda ağaçlardan inip maymunluktan uzaklaşmış ve iki ayak üzerinde durmaya başlamışsak, omur gövdelerimizin dört ayaklı hayvanlardaki gibi olması beklenirdi, fakat gerçek durum böyle değildir.

Disklerdeki Kusursuz Tasarım

Omurgamız sadece omur kemiklerinden ibaret değildir. Önemli olan diğer bir husus, omurlar arasında olağanüstü bir şok emme özelliği gösteren disklerin dik yürüme pozisyonu için nasıl optimize edildiğidir. Omur aralarındaki yastıklar gibi, omurları yerinde tutmaya yardımcı ve üzerine binen yükün ağırlığını sönümlendirici kıkırdak ve lifli bağ dokusundan yapılmış diskler bulunur. Bu disklerin dış halkasını teşkil eden ve ağırlık bindiğinde çok fazla yayılıp patlamasını önleyen annulus fibrosus isimli kuvvetli bir bağ dokusu kılıfı vardır. Diski saran bu halka şeklindeki kılıfın iç kısmı nucleus pulposus isimli bir jel ile doldurulmuştur. Bu jel basıncı eşit şekilde dağıtmaya yardımcı olur. Bu sayede omurlara zarar verebilecek stres noktaları ortaya çıkmaz. Annulus fibrosus, memelilerde en bol bulunan protein olan kollagenden yapılı liflerin teşkil ettiği tabakalardan yapılmıştır.

Doktor Porter, diski koruyan bağ dokusu halkasının özelliklerini şöyle açıklamaktadır: “Otomobiller için radyal tabakalı lastikler tasarladık, sonra da Allah’ın omurlararası disklerin kenarlarını daha yaratılışın ilk başından itibaren radyal katmanlı liflerle inşa ettiğini anlayabildik. Bu yapı sağlıklı bir diski, kemiklerden daha güçlü bir konuma getirmektedir.”

Düşme ve Sırt Ağrısı

Yanlış bir duruşla ağırlık kaldırma veya dengemizi kaybedip düşmemiz durumunda omurlararası disklere yüklenen dengesiz basınç, diskin dış halkasının ezilerek deforme olmasına sebep olabilir. Diskin iç kısmındaki jel benzeri çekirdek yapı, kendi sınırlarının ötesine doğru çıkıntı yaparak bir fıtık oluşturur ve bu da omuriliğe baskı yaparak ağrıya yol açar. Halk arasında buna yanlış bir tabir olarak “disk kayması” denilir, fakat aslında disk kaymamış, aksine bir yöne doğru şişmiştir.

Fizyoterapist Robin McKenzie, lordoza eski şeklini kazandırma tedavisini 1981 yılında genişleterek “Mekanik Teşhis ve Tedavi” şeklinde işin içine diskin merkezî konumuna getirilmesini ve dengeli basıncı da geri kazanmayı dahil etmiştir. Ancak yaşlanmayla birlikte tabiî bir netice olarak disk çekirdeğinin su ve jel proteinlerini kaybetmesiyle ortaya çıkan durumda disklerin incelmesi, sertliğinin artıp gücünün azalması gibi fizyolojik yaşlanma hayatın kaçınılmaz bir sonucudur.

Canlı organizmalarda “kusur” aramaya odaklanmak yerine, hücre ve dokularda ortaya çıkan son derece kompleks biyolojik yapıları, anatomik uyumu ve fizyolojik iş birliğini anlamlandırmaya çalışmak hem tıp biliminin gelişmesine hem de insan bedenine dair daha bütüncül bir bakış açısının oluşmasına katkı sağlayabilir.

 

Kaynaklar

  1. Bergman, J. (2001): Back problems: how Darwinism misled researchers. J. Creation 15 (3): 79-84.
  2. Sarfati, J. (2002): Standing upright for creation. Jonathan Sarfati chats with human spine expert Richard Porter about his science and faith. J. Creation 25 (1): 25-27.
  3. Smail, R. (1990): Oh, my aching back! J. Creation 12 (4):20-21.
  4. Namnaqani, F.I. et al. (2019): The effectiveness of McKenzie method compared to manual therapy for treating chronic low back pain: a systematic review, J. Musculoskeletal and Neuronal Interactions 19 (4): 492-499.

 

Bu yazıyı paylaş