“Yüzleşme” kelimesinden insanın amel, söz, niyet hatta derecesine göre hayallerinde bile hata, kusur ve günah olarak gördüğü veya bulunduğu konum ile bağdaştıramadığı bir kısım hususlardan dolayı kendini hesaba çekmesini anlıyoruz. “Yüzleşme Yazıları” derken de M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bir yıl boyunca seri hâlinde Çağlayan dergisinde yayımlanan başyazılarını kastediyoruz.*
“Kendiyle Yüzleşmede Peygamber Ufku”
Birbirini takip eden bu yazı serisinin ilki olan “Kendiyle Yüzleşmede Peygamber Ufku”nun şu ilk satırları Muhterem Hocaefendi’nin “yüzleşme” ile neyi kastettiği ve bu yazıları yazmadaki maksadı hakkında bize derli toplu bir fikir vermektedir: “Ufkumuzu aşar onların Hak’la münasebetleri, kendileriyle yüzleşmeleri ve masumiyetlerine rağmen Hak kapısındaki temkin üstü temkin edalı iç çekişleri. Sığmaz mücelletlere onların o ledünnî derinlikleri; hiss-i mehâfet ve mehâbetleri; verâlar verâsına müteveccih yana-yakıla niyazları ve bu konudaki sûzişî nağmeleri. Bizim deryadan bir damla, mehtaptan bir zerre kırık-dökük ifadelerimizle, tâ baştan yed-i rahmetle o arındırılmışların hangi mülahazaya binaen arınma kurnasından arınma kurnasına -istiğfar, inâbe, evbeye- koştuklarını değerlendirip dillendirmek muhal ölçüsünde zordur. Ama yine de onlara bakıp kendimize gelme adına, bir cüret de olsa bir şeyler söylemenin lüzumuna inanıyorum. Zannediyorum bu paragrafı, “Cenab-ı Hak onların bu yüce hissiyatlarının bir damlasını da bize lütfeylesin!” dileğiyle noktalama uygun olacaktır.[1]
Makale başlığından da anlaşılacağı üzere Muhterem Hocaefendi bu yazılarında başta Sultan-ı Enbiya Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa olmak üzere peygamberân-ı izâmdan bazılarının (alâ nebiyyina ve aleyhimüsselam) kendileriyle yüzleşmelerini değerlendirmekte ve bu konudaki yorumlarını dikkatli nazarlara sunmaktadır. Bu silsile içinde örnek olarak üzerlerinde durulan diğer peygamberler Hazreti Âdem ve Hazreti Nûh, Hazreti İbrahim ve Hazreti Yakub, Hazreti Yusuf ve Hazreti Şuayb, Hazreti Musa, Hazreti Yunus ve Hazreti Eyyub (aleyhimüsselam)’dır. Bu makalelerinde Muhterem Hocaefendi, nâm-ı celilleri zikredilen peygamberlerin kendileriyle -nefisleriyle değil- yüzleşmelerini, özellikle onların Kur’ân-ı Kerîm’deki yalvarış ve yakarışlarını referans alarak yorumlamaktadır.
“Nefisle Yüzleşmede Hâlede İlk Halka”
Yüzleşme yazıları silsilesinin ikinci grubunun başlığı “Nefisle Yüzleşmede Hâlede İlk Halka”dır. Hâle bilindiği üzere Kamer’in yani Ay’ın çevresindeki ışık halkasına denmektedir. Muhterem Hocaefendi, Resûl-i Ekrem Efendimiz’i etrafına nur saçan bir “Kamer-i Münîr”e, sahabe-i kiramı da o Kamer-i Münîr’in, çevresinde oluşturduğu hâleye benzetmektedir. “İlk Halka” ile kastedilen de sahabe-i kiramın en mümtaz simaları olan Hulefâ-i Râşidîn efendilerimizdir. Nitekim Hocaefendi, bu gruptaki dört yazının ilkinde Hazreti Ebû Bekir, ikincisinde Hazreti Ömer, üçüncüsünde Hazreti Osman, sonuncusunda da Hazreti Ali’nin (radıyallahü anhüm ecmaîn) kendilerini ne kadar içten ve derince bir muhasebe, murakabe ve sorgulamaya tabi tuttuklarını mevzu edinmektedir. Hocaefendi onların kendileriyle olan bu yüzleşmelerini –el-Kulûbü’d-Dâria’da da yer alan– niyaz, iç döküş, arz-ı hâl ve dualarından yola çıkarak değerlendirmiş ve içimizdeki hüşyar gönüllerin istifadesine sunmuştur.
“Kendileriyle Yüzleşmede Hâle ile Hâllenenler”
Hocaefendi’nin, kişinin kendisiyle yüzleşmesi konusunda ele aldığı üçüncü gruptaki örnek şahsiyetler ise “nübüvvet şecere-i mübarekesinin nurefşan meyvelerinden âbide bir şahsiyet” olarak nitelendirdiği İmam Zeynelâbidîn hazretleri ve “Hak’la irtibatı ve İslamî hassasiyetiyle müşârun bi’l-benan bir akrabü’l-mukarrabîn” ifadeleriyle medh ü sena ettiği Üveys el-Karanî hazretleridir. Sahabeden sonraki tâbiîn tabakasından iki seçkin simanın ele alındığı bu yazıların üst başlığı ise “Kendileriyle Yüzleşmede Hâle ile Hâllenenler” olmuştur ki bununla da o tabakanın, kendilerini sahabe boyası ile boyadıklarına işaret vardır. Özetle, “Kamer-i Münîr” olan Peygamber Efendimiz, ziyasını “Güneşler Güneşi” Cenab-ı Allah’tan; “hâle” sayılan ashab-ı kiram, Efendimiz’den; tabiîn hazerâtı da sahabe-i güzînden almışlardır.
Aslında hakları tam bir konsantrasyonla tekrar tekrar derin ve müzakereli bakış olan yüzleşme yazılarına böylece mahrutî bir göz attıktan sonra okuyup anlayabildiğimiz kadarıyla bu yazıların bize neler ifade ettiğini birkaç başlık altında özetlemek istiyoruz.
Semamızın Yıldızları
Öncelikle Muhterem Hocaefendi yıllarca cami kürsülerinde hayat-ı seniyyelerini anlattığı örnek şahsiyetleri başta Efendimiz ve râşid halifeleri olmak üzere bu yazılarla bir kez daha dikkatlerimize sunmuş ve bize zamanımızın saptırıcı (hadis-i şerifin ifadesiyle “mudill”) hadiseleri karşısında kendileriyle yolumuzu yönümüzü doğru tayin edebileceğimiz, semamızın yıldızlarını işaretlemiştir. Bir başka ifade ile büyük zatların üstün hâllerini nazarlara vermek suretiyle bize kendi durumumuzu tayin ve tespit etme imkanı sunmuştur.
İşaret edilen bu üstün hâller içerisinde özellikle üzerinde durulan husus ise o zatların kendileriyle, kendi nefisleriyle yüzleşmeleridir. Şüphesiz bu yüzleşme, herhangi bir insanın aşikâr kusur ve günahlarından dolayı kendini hesaba çekmesi anlamında olmayıp o zatların Allah (celle celâluhu) nezdindeki konumlarına, kendilerini konumlandırdıkları yere göre, kendilerine yakışmadığını düşündükleri hususları yorumlamaları ve ona göre bir tavra bürünmeleri manasındadır. Bunun içindir ki Hocaefendi yüzleşme yazılarında o büyüklerin kendilerini sorgulamalarını naklederken pek çok istidradlarda bulunmuş ve okuyucunun zihninde onlar hakkında yanlış bir mülahaza oluşmaması için antrparantez cümlelerle onların mualla konumlarını ve derecelerine göre masumiyetlerini hatırlatmıştır.
Tevbe ve İstiğfar Tavsiyesi
Özellikle bela ve musibetlerin baskısı altında kaldığı zor zaman dilimlerinde insanın başına gelenleri kendinden, kendi hata ve günahlarından bilip kendini sorgulaması, aynaya bakıp Kur’ân-ı Hakîm’in ta’limiyle[2], “Başıma gelen her iyilik Hazreti Allah’tan, her kötülük ise benim kendi nefsimdendir.” diyebilmesi mü’mince bir davranıştır ve böyle bir yaklaşım o insana kaybetme kuşağında pek çok kazanç kapıları açar.
Kendini sorgulayıp itham oklarını nefsine yönlendiren böyle bahtiyar bir insan kusurunu görür. Görünce de tevbe ve istiğfarlarla Rabbine yönelir. Daha sonra da istiaze ile Cenab-ı Allah’a sığınarak şeytanın şerri olan o kusurundan kurtulmuş olur. Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur.”[3] Hazreti Ebû Bekir Efendimiz ve Hasen el-Basrî Hazretleri gibi büyüklerin, bir sıkıntı ya da problemle huzurlarına gelen insanlara öncelikle tevbe ve istiğfar tavsiyesinde bulunmaları da bu açıdan üzerinde durulmaya değer bir husustur.
Ayrıca; suçu kendinde gören ve “Bunlar benim günahlarım yüzünden oldu.” diyebilen insan, başkalarını suçlama ve atf-ı cürümlerde bulunma yani suç ve sorumluluğu kendi üzerinden atıp başkasına yükleme gibi hatalara da düşmemiş olur. Özellikle bela ve musibetlerin umumi olduğu süreçlerde böyle bir hataya düşmek, insanların birbirine olan güvenlerini zedeleyeceğinden dolayı o bela ve musibetleri içinden çıkılması çok güç hâle getirecektir ki düşünülecek olursa bu meselenin önemi de kendiliğinden ortaya çıkmış olur.
Sabır İçinde Şükür
Daha önemli bir mesele ise -hafizanallah- kaderi tenkit etmektir. Kaderin âdil, sabrın da dinî hayatın yarısı olduğu hakikati yeterince özümsenemediğinde, “Ne yaptım da bunlar benim/bizim başım(ız)a geldi?” denilerek karşı karşıya kalınan bir kısım sıkıntılardan dolayı düşünüp taşınmadan hüküm verilip kadere taş atmaya başlanabilir. Bu da ilahî rahmete itiraz ve Cenab-ı Hakk’ın icraatına karşı hoşnutsuzluk demektir. Maddî bir musibete maruz kalan insan kaderi tenkit ettiğinde başına bir de manevî musibet almış ve böylece musibetleri ikileştirmiş olur. Hâlbuki, “Olanda, Hazreti Allah’ın seçip ihtiyar buyurduğunda hayır vardır.”[4] Biz kullara düşen vazife de Resûlullah (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz’in talim buyurduğu gibi, “Rab olarak Allah’tan razı oldum/olduk.”[5] demek ve küfür ile dalâlet müstesna, her hâlimiz için Yüce Yaratıcı’ya hamd ü senada bulunmaktır. Bu konuda da Bedîüzzaman Hazretlerinin yazmış olduğu şu reçete ne kadar güzeldir: “Dünyanın meşakkatleri madem sevap verir geçerler; o musibetlere karşı sabır içinde şükür ile, metanetle mukabele edilmek gerektir.”[6]
Meşru Yollarla Hak Arayışı
Sıkıntı ve musibetler bazen de insanlar eliyle gelir. Bu takdirde böyle bir şeye maruz kalan kimse veya kimseler mazlum, sebep olan kişi yahut kişiler de zalim olmuş olurlar. Mazluma düşen, insanca ve mü’mince üsluptan taviz vermeden meşru çizgide haklarını araması, ne pahasına olursa olsun zarar ve haksızlığa aynıyla karşılık vermemesidir. Vermemesi bir yana kendisine o zulmü reva görenler hakkında “sebb ü şetm”de bulunması, zulüm gibi en büyük bir günahla kirlenmiş o kimselerden bahsedip durması ve onlar hakkında “sövüp sayma” türünden kendine yakışmayacak sözler sarfetmesi dinimizce uygun görülmemiştir. O hâlde mazlum ve mağdur durumdaki kimse ne yapacaktır sorusunun cevabı şudur: Bir taraftan meşru yollarla hakkını ararken diğer taraftan da zulmü bertaraf ve hakkı ikâme etmesi için Kudreti Sonsuz’a dua edecektir. Bu ince ve mühim hususu çok dikkat çekici bir kudsî hadis ile delillendirebiliriz. Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: Ben Allah’ım ve benden başka hiçbir ilah yoktur. Her şeyi sevk ve idare eden Melikler Meliki ve her şeyin sahibi Mâlikler Mâliki Ben’im. Yeryüzündeki bütün -izafî- meliklerin (kral, sultan, padişah, başkan ve sair idarecilerin) kalpleri hep Ben’im (kudret) elimdedir. Şayet kullarım Bana itaat ederlerse, Ben onların başlarındaki idarecilerin kalblerini o kullarım hakkında re’fet ve rahmet ile doldururum. Yok eğer kullarım Bana isyan edecek olurlarsa, o zaman da o yöneticilerin kalplerini onlara karşı azap ve gazapla doldururum. Onlar da, o kullarıma görülmedik, bilinmedik bir azapla azap ederler. Öyleyse ey kullarım, bu hakikati böyle bilin de, kendinizi başınızdakilere sövüp saymakla, onlar hakkında atıp tutmakla meşgul etmeyin. Bilakis Ben’i çokça anıp Bana dua dua yalvarıp yakarın ki onlara karşı size kâfi geleyim.[7]
Dua Kuşağı, Kazanma Mevsimi
Bütün bu önemli hususların yanında Muhterem Hocaefendi’nin, yüzleşme yazılarıyla bir kez daha dolaylı da olsa dikkatlerimizi ellerimizdeki pek kıymetli dua ve evrâd ü ezkâr mecmuası olan el-Kulûbü’d-Dâria’ya çektiğini söylemek de mümkündür. Hocaefendi, o duaları tam dikkat ve im’an-ı nazarla okumuş, duaların satırlarında ve satır aralarında dua sahibi büyüklerin hissiyatlarını ve özellikle de kendileriyle yüzleşmelerini çok iyi görmüş ve görüp okuduklarını mükemmel üslubuyla bize, bizim dilimizde sunmuştur.
En ağır görünen “süreç”ler dahi fertler ve topluluklar için bir derlenip toparlanma ve kazanma mevsimi olabilir. Elverir ki herkes kendiyle yüzleşebilsin; kendi yakasından tutup kendini sarsabilsin; nefsiyle cedelleşip yaka paça olabilsin; hatalarını görebilsin; başkalarını suçlamanın faydasız bir kolaycılık olduğunu görebilsin; kaderi tenkide yaklaşmasın; kendi vazifesine odaklansın, mevcudiyet ve sorumluluğunu sadece başkalarının aleyhinde olmaya bağlamasın ve tevbelerini kabul edecek, dualarına cevap verecek, tasalarını giderecek olan Rabbine dua dua yalvarıp yakarsın. İşte, M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kaleme almış olduğu yüzleşme yazıları bizlere bu yapılması gerekenleri nasıl gerçekleştirebileceğimize dair güçlü fikirler vermektedir. Şüphesiz cehd ü gayret bizden, inayet ve tevfîk Rabbimizdendir.
___
* Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kaleme aldığı söz konusu başyazılar (Yüzleşme Yazıları), Çağlayan dergisinde Şubat 2018 – Mart 2019 tarihleri arasında seri olarak yayımlanmıştır.
Kaynaklar
[1] M. Fethullah Gülen, “Kendiyle Yüzleşmede Peygamber Ufku-1”, Çağlayan, Şubat 2018, s. 3.
[2] Bkz. Nisâ, 4/79; Şûrâ, 42/30.
[3] Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, “13. Lem’a, 13. İşaret, 2. Nokta”, Süreyya Yay., İst. 2016, s. 132.
[4] Aliyyülkârî, el-Esrâru’l-merfûa, s. 196; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 1/478-479; ayrıca bkz. M. Fethullah Gülen, “Neylerse Güzel Eyler”, Diriliş Çağrısı (Kırık Testi-6), Nil Yay., İst. 2010, s. 243.
[5] Ebû Dâvud, Vitr 26; Nesâî, Cihad 18; ayrıca bkz. Müslim, İmâre 116.
[6] Bediüzzaman Said Nursî, Kastamonu Lâhikası, “27. Mektup’tan”, 6. Mektup, Süreyya Yay., İst. 2016, s. 18.
[7] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, 2/388.