Kalbin Zümrüt Tepeleri – Farklı Bir Açılımıyla Marifet-2 –

Aslında, marifet makamı, bir hayret, bir dehşet ve bir mehâbet makamıdır. Tasavvuf erbabının, marifetle alâkalı mütâlaalarının hemen hepsinde bu anlayışa rastlamak mümkündür. Bunlardan bazıları marifeti, heybet duygusunun feverânıyla mebsûten mütenasip (doğru orantılı) görmüş ve marifetin artması ölçüsünde heybetin de derinleşebileceğine hükmetmişlerdir. Bazıları marifeti, sekine ve itminanın ayakları şeklinde değerlendirmiş; marifet nispetinde de iç sükûn ve temkinin artacağını vurgulamışlardır. Bazıları, kalbin “üns billâh”a ermesi ve sâlikin kurb süreci yaşaması şeklinde yorumlamışlardır. Şiblî’nin yaklaşımı ise daha farklı menfezler aralar mahiyettedir. Ona göre marifet; ârifin, Allah’tan başka hiçbir şeyle zatî alâkasının kalmaması, O’nun aşkında şikâyete kapalı olması ve yerli yerine oturmuş kulluk mülâhazaları sayesinde, dava ve iddialardan kaçınarak Hak mehâfetiyle oturup kalkması, akıbeti hakkında da dolu dolu endişeler duymasından ibarettir.

Evet, kendisini besleyen sağlam kaynaklarla çok iyi irtibatlanmış, peygamberlik ruh ve mânâsının vesayetine sığınmış, beşerî ufuk ötesi hakâikle şöyle veya böyle münasebete geçmiş, evet, bu ölçüde münasebet içinde bulunan böyle birinin fâniyât u zâilâtla bizzat alâkadar bulunması ve Rabbinden başkasına tenezzülü söz konusu olamaz. Kur’ân, bu zirveyi [1]إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰۤؤُا gibi câmi beyanla vurgular ve işte bu önemli marifet-haşyet münasebetini hatırlatır. Hazreti Ârif-i Mutlak da: [2] أَنَا أَعْرَفُكُمْ بِاللهِ وَأَشَدُّكُمْ لَهُ خَشْيَةً sözleriyle bu zirveye daha farklı derinlik menfezleri açar.

Kalbi bu ölçüde Rabbiyle irtibatlı gerçek ârifin “libas-ı takva”sıyla alâkalı daha dünya kadar cevher-i hikmet meşcereliği ve akl-ı meâdın güzergâhı sayılan tasavvufî eserlerin, hakikat meşhergâhı olan sahifelerinde daha dünya kadar güzel söz serdedilmiştir ki işte onlardan birkaçı:

  • Hak marifetine eren birinin nazarında, dünya, dünya cihetiyle daralır, büzüşür, bir fincana döner.
  • İlâhî marifette derinleşen ruhların her zaman nâmütenâhî genişlemeleri söz konusudur.
  • Gönül dünyasının ballar balı sayılan Hak marifetini tadanlar, servetlerini yele verir, Hak kurbetine koşarlar.
  • Gönülde marifet peteğinin zenginliği, aşk u şevk ve muhabbetin en esaslı kaynaklarındandır ki bu kaynakların feverânı ölçüsünde, sâlik, vuslat iştiyakıyla yanar-tutuşur ve bu ölçüde yanıp tutuşmayı da mazhariyetinin hakikî bedeli sayar.

Ârifi başkalarından ayıran şu hususlar da fevkalâde calib-i dikkattir: Ârif, yaptığı işlerde kat’iyen beklentiye girmez, maddî pâyeler bir yana, mânevî mansıplar uğrunda bile rekabet düşünmez, gıpta yaşamaz ve yaşatmaz; o, elindekine göz dikenlerle cedelleşmez, kendini en küçük kimselerden dahi üstün görmez, kaçırdığı fırsatlardan ötürü “âh u vâh” edip şikâyette bulunmaz, elde ettiği maddî muvaffakiyetlerden dolayı da gafilâne sevinç ve küstahlıklara girmez, hatta Hz. Süleyman mülkü dahi kendisine bahşedilse Hak maiyyetini arar ve başka şeylere teveccühü israf sayar, bütün varlığa karşı onların nefislerinden ötürü kat’î tavır alır ve “üns billâh”ın bir saniye ve bir salisesini cihanpaha bilir; halkın içinde Hak’la beraber olma ikiliğini, iradesinin en büyük zaferi ve Hakk’ın ona en engin ihsanı kabul ederek azminin çehresinde ilâhî meşîeti, sa’yinin neticesinde rabbanî inayeti ve her kademede daha nice ayrı ayrı hikmeti, ayrı ayrı kerameti temaşa edip kesrette vahdetin cilvelerini görür, çoğu Bir’e irca ederek damlanın deryaya dönüştüğünü anlar; bir tek zerrenin güneşleri ifade ettiğini kavrar, hiçliğin nasıl bir vücud meşcereliği olduğunu vicdanen müşahede eder ve çok kere mest ü müstağrak yaşar.

Temkin, sebat, ciddiyet, ledünnîlik ve kararlılık böyle mütekâmil bir marifetin en önemli tezahürleri sayılırlar. Evet, gerçek marifet odur ki sâlik, gün boyu “üns billâh” ve maiyyet tecellilerinin sağanağı altında yaşadığı hâlde, onun, iç ve dış dünyasında asla boşluk emaresi hissedilmez, davranışlarında kat’iyen laubalilik görülmez, en coşkun nimet ve vâridât fevvareleri karşısında bile nefsanî israf ve küstahlığa düşmez; aksine bilgisinin vüs’ati ölçüsünde temkine koşar, teyakkuzla oturur-kalkar ve yaşayışını kalbî ve ruhî hayat eksenli sürdürmeye çalışır.

Elbette ki herkesin aynı ölçüde bir marifet ufku üveyki olması mümkün değildir. Kimileri, Cenâb-ı Hakk’ın lâzım-ı mukaddesi sayılan sıfatları ve O’nun ef’âl-i sübhaniyesi arkasındaki nimetleri idrak ufkunda dolaşır; dolaşır, enfüsî ve âfâkî delilleri temaşa ve değerlendirmekle sürekli, gönlündeki hakikat aşkının, Hakikatler Hakikati’ne olan münasebetlerinin destanlarını mırıldanır; fiillerden isimlere, isimlerden na’t ve sıfatlara gider-gelir ve gidip gelirken de imanın, marifetin, muhabbetin, aşkın, cezb u incizabın farklı telden mûsıkîleriyle ürperir; tekvînî emirlerde görüp duyduğu her disiplinin, vicdanında bir aksini duyar ve “Daha var mı?” diyerek bir başka temaşa ve bir başka zevk-i ruhanîye koşar ki işte bu yol, enbiyâ-i izâmdan tevarüs edilen, herkese açık objektif hakikat yoludur ve bu yolun yolcusu her an ayrı bir marifetin zafer kahramanı gibi, Hakk’ın iltifat tâkları altında hep O’na yürür…

Kimileri, zât, sıfât ve nuût-u ilâhiyenin ziya ve tecellilerinin beşer ufku itibarıyla bir iltisak ve iltika noktasına ulaşmış gibi pek çok buudun tek buud hâline gelmiş olma his ve şuuruyla “cem” mülâhazasına girer; girer de nefsi ve zatı itibarıyla fenâ bulup gider, sonra da Hazreti İlim ve Vücud’un kayyûmiyetiyle yepyeni bir varlığa erer.

Evvelkilerin, sıfât ve nuût âleminde dolaşıyor olmalarına karşılık ikinciler, o sıfat ve na’tların kaynağına müteveccihtirler; -sıfatların ayniyet ve gayriyet mülâhazalarını nazarî ilimler mecmuaları sayılan kelâm kitaplarına havale ediyorum- dolayısıyla da onların bu temaşa, bu duyuş ve bu değerlendirişleri, ne Zât mülâhazasına zihnî bir hicab sayılan mücerred sıfât hedefli ne de sıfatların nefyini işmam eden mücerred Zât hedeflidir. Bu itibarla da böyle bir yol, hasların yolu sayılmış ve kurb yolcularının şehrahı kabul edilmiştir.

Bu yolda, Kitap, Sünnet, akıl ve fıtratın şehadetleri, Allah’ın sanat eserleriyle âdeta pırıl pırıl çok dallı bir yol gibi belirir her yerde. Sâlik, ayaklarını bu teminatlı şehraha sağlam basabilmişse, artık o, her yerde Hakk’ın kendi nefsine şehadetini duyar ve شَهِدَ اللهُ[3] der; melekler ve ilim erbabının ikrarlarını, bu beliğ ilanın bir aks-i sadâsı gibi vicdanında işitir; [4]وَالْمَلٰۤئِكَةُ وَأُولُوا الْعِلْمِ sözlerini soluklar; derken, O’nun Zât’ının lâzımı olmayan bütün vasıta ve vesilelerin eriyip gittiğini görür ve tam bir huzur-u zevkîye erer.

Kimileri de insanın idrak ufkunu aşkın öyle bir marifet çağlayanı içindedirler ki onların dünyasında delillerin ağzında birer fermuar; bütün şahidler, Şahid-i Hakikî’nin huzurunda bulunmanın verdiği hicapla iki büklüm; bütün vasıtalar, yakını uzak etme hacaletiyle tir tir; dellallar da suskun ve o ana kadar ortaya attıkları beyanların tashihiyle meşgul. Her şeyin “bî kem u keyf” bir vicdan müşahedesiyle Kutup Yıldızı gibi kendi etrafında dönüp durduğu işte bu nokta, sık sık “sübühât-ı vech” ile gözlerin kamaştığı, melekler gibi sâlikin de bakışlarının bulandığı, “sen”in, “ben”in “Hû”ya teslim‑i silah ettiği bir zirvedir. Bu zirveye ulaşan insan yer yer, ilmin de vücudun da hakikî kaynağının çepeçevre her şeyi kuşattığını görür; tarif ve yorumu, herkesin kendi seviyesinin maşrıklarından bir sürü tulûu birden duyar, birden yaşar, birden zevk eder ve her zaman “cem” mırıldanır durur. Bu cem, sâlikin, isimlerin, zât, sıfât ve ilâhî ef’âl ile tecelli iltisakının duyulup hissedilmesi ve vicdanın da vesile ve vasıtalara açık yanları itibarıyla dağınıklıktan kurtulup …وَإِنَّاۤ إِلَيْهِ رَاجِعُونَ[5] ufkuna ulaşmasıdır; yoksa o, bazılarının vehmettiği gibi “fenâ-i mutlak” ve “ittihad” demek değildir.

 

رَبَّنَۤا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا

وَصَلَّى اللهُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذِي انْشَقَّتْ بِهِ الْأَسْرَارُ وَانْفَلَقَتْ بِهِ الْأَنْوَارُ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ الْأَطْهَارِ

 

*Yazının birinci bölümü bir önceki sayımızda neşredilmiştir.

 

 

Sızıntı, Eylül 1997

 

Dipnotlar

[1] “Kulları içinde ancak âlimler, Allah’ı lâzım geldiği tarzda tazim ederler.” (Fâtır, 35/28)

[2] “Allah hakkında marifeti en fazla olanınız benim. Allah’a en fazla haşyet duyanınız da benim.” (ed-Deylemî, el-Müsned 1/56. Yakın ifadeler için bkz.: Buhârî, edeb 72; Müslim, fedâil 127.)

[3] “(Allah’tan başka ilâh bulunmadığına) şahit bizzat Allah’tır.” (Âl-i İmrân, 3/18)

[4] “Bütün melekler, hak ve adaletten ayrılmayan ilim adamları da bu gerçeğe, (Aziz ve Hakîm Allah’tan başka ilâh olmadığına) şahittirler.” (Âl-i İmrân, 3/18)

[5] “… Biz Allah’a aidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz.” (Bakara, 2/156)

Bu yazıyı paylaş