Kırk senedir  demirini dövdüğü ateşin başındaydı. Sağ arka omzundan fırlayan kamburu, onun, sanki demir dövmek için yaratılmış garip bir âdem olduğu hissini veriyordu. Çekiç sağ elinin, maşaysa sol elinin âdeta bir parçası gibiydi. İhtiyarın ritmik vuruşlara eşlik eden göğsündeki bir çift ciğer, körük gibi açılıp kapanıyor, demire vuruldukça yankısıyla küçük atölyeyi dolduran “tak…tak…”lara, dudaklarının kıpırtılarında kendini ele veren “Allah…Allah…”lar eşlik ediyordu.

Dünyanın en mühim işini yapıyorcasına çekicini örsteki demirin başına kuvvetle indiren ihtiyar, arkasındaki tahta iskemlede oturan misafirini unutuvermişti. Birkaç dakikadır dikkatle demirciyi izleyen misafir, ihtiyarın işine ara vermeyeceğine kanaat getirince ufak bir boğaz akordu yapıp “Ağabey, bizi unuttun, çayını bari unutma!” deyiverdi.

Demirci, sese hürmeten yarı döner gibi olduysa da, işine ara vermeden cevapladı genç adamı:

“Demir tavına geldi mi beklemeye gelmez Hocam. Baksana, akkor olmuş, yüreğini açmış sana. Vur, diyor, vur! Şimdi tam zamanı.”

Ne de güzel söylüyordu. Demir tavında dövülmeliydi. Çay beklerdi, hamur gibi kıvama gelmiş demirse beklemezdi. İhtiyar demircinin bir ay önce söyledikleri geldi hatırına. Yine demirden tavdan konuşmuşlardı. Örs, çekiç, Nevruz, anayurt, atayurt derken lafı döndürüp dolaştırıp Orta Asya’daki hizmetlere getirivermişti. “Tam zamanında gittiler,” dedi, “yiğit oğlu yiğitler. Bekleseler olmazdı. Vakti geçerdi işin. Namaz ibadettir, vakti var. Hicret de ibadet. E, o halde onun da vakti var. Her şey zamanında yapılmalı. 

Demirci Ağabey, ne hoş söylersin bu güzel cümleleri. 

Bahtı kara kıtayı Demirci’nin diline doladığı  şu cümleyle gezmişti: “Her şey zamanında yapılmalı. 

O ana kadar, televizyondaki belgesellerle filmlerden biliyordu Afrika’yı: Elmas ve altın arayan defineciler; leopar kürkü, yılan derisi ve fildişi tacirleri; köle ticareti yapanlar, organ mafyası… Açlığın, sefaletin, hastalığın, sömürünün kıtasıydı Afrika onun için. Aslanlarla timsahların tok, çocukların aç olduğu yerdi Afrika. Ne zaman Afrika’dan bahsedilse gözünün önüne hep aynı resim geliyordu: Önde kafasına sinekler üşüşmüş ve karnı sıtmadan davul gibi şişmiş küçük, zenci bir çocuk, arkadaysa çocuğun ölümünü bekleyen bir akbaba. 

Demirci’yi tanıdıktan sonra  bambaşka duygularla dolaşmıştı kara kıtanın topraklarında. İki hafta boyunca Darfur’un gözü perdeli, gönlü açık mağdur müslümanlarına katarakt ameliyatı yaparak ışık olacak, hem de örnekleri kendinden hareketin eğitim gönüllülerine moral verecekti. 

Uzun ve sıkıntılı uçak yolculuğu boyunca kafasında iki haftalık programı kurup durmuştu. Aklı bir yandan gezeceği şehirlerde, köylerde göreceği okullardayken, diğer yandan da Demirci’nin bahsettiği İnci Dede’yle meşguldü. Güzel insan! Ne de hoş anlatmıştı ihtiyarı. 

Kurban bayramının birinci günü bir grup gönüllüyle içinde ikişer kilo et bulunan poşetleri ellerine alıp çatısı sazlarla örülü kulübeciğinin önünde oturmuş bekleyen ihtiyarın karşısına dikiliyorlar. Tercüman vasıtasıyla bayramlaşıyorlar. Daha gidilecek çok yer, alınacak çok gönül var deyip müsaade istemeden önce ellerindeki poşeti uzatıyorlar. Yaşlı adam poşette kurban eti olduğunu anlayınca kafasını iki yana sallayıp yardımı reddediyor. Gönüllü grubun şaşkın bakışları arasında kulübenin tavanında bir yeri işaret ediyor. Sonra tercümana bir şeyler söylüyor. Tercüman, adamın yardıma teşekkür ettiğini ancak geçen sene Osman’ın çocuklarının getirdiği eti bitirmediğini, bu yüzden poşetteki eti ihtiyacı olan başka birilerine verebileceklerini söylüyor. Hayret, her geçen dakika artmaktadır gönüllülerde. Osman’ın çocukları kim, diyorlar. Osmanlı’nın çocukları, Türkler cevabını alıyorlar. Peki et nasıl olmuş da bitmemiş, diyorlar. Yaşlının az önce tavanda işaret ettiği yeri gösteren tercüman, adamın eti asarak kuruttuğunu ve ihtiyaç oldukça küçük parçalar keserek tükettiğini söylüyor. Gönüllü grup, adama başka hediyeler verip gözlerinden akan yaşları gizleme ihtiyacı duymadan ayrılıyorlar kulübeciğin önünden. Demirci, yaşlı adamın adını “İnci Dede” koyuyor.   

Darfur’da gezebildiği köylerde İnci Dede’nin izini sürmüş ama inci mercanın çok olduğu bu mazlum ve mağdur coğrafyada onu bulamamıştı. 

Zihnini hâlâ meşgul eden Afrika hayalinden Demirci’nin ocağa körüklediği havanın coşturduğu kıvılcımların ışığıyla ayrıldı.

Demirci demirini dövedursun, o, iki haftalık gezisinden, karşılaştıkları insanlardan, yapılan hizmetlerden bahsediyordu. Bir grup doktorla gittikleri Darfur’da yüzlerce ameliyat yapmışlardı. Milyonlara değişilmez göz nimetini kaybeden Darfurlu kardeşlerine yüz dolarlık maliyetle yardımcı olan hayırseverlerin desteğiyle yapılmıştı bütün ameliyatlar. 

Kendi kafasına yaşlı bir demircinin çekici inmeseydi, daha düne kadar onun da gözünde kat kat perdeler yok muydu?

Muhterem demirci ağabey! Kaldırıp indirdiği çekiciyle demiri şekilden şekile sokuyor, arada körüklediği ocağın kıvılcımlarıyla yüzünde alev gölgeleri geziniyordu. Bu mübarek simayla tanışalı bir ay kadar olmuştu. 

İlk görüşmeleri geldi hatırına. “Daha daha nasılsınız? Neler yapıyorsunuz?” deyivermişti toylukla. “Ne olsun?” demişti Demirci, “Bizim buralı esnaflara da Afrika’da bir okul düştü; Allah’ın izni inayetiyle ona bakmaya çalışıyoruz.”

Ne demişti, ne demişti? “Afrika’da bir okula bakıyorum.” Hey mübarek! Sen ne güzel insansın böyle? Ateşin karşısında ateş söndürüyorsun. Rabbim seni ateşlerden muhafaza etsin.

Demir tavında dövülüyor: “tak, tak,tak…” Demirci’nin dudakları hâlâ kıpır kıpır: “Allah, Allah, Allah…”

“Demirci Ağabey, geçen geldiğimde anlattığın “İnci Dede”yi aradım orada, lakin bulamadım.” 

“Tak, tak, tak, Allah, Allah, Allah …”

“Ama biliyor musun, sana Darfurlu genç bir kızın selamını getirdim.”

“Tak, tak, tak, Allah, Allah, Allah …”

 “Adı Fatıma… On beş yaşında…”

“Tak, tak, tak, Allah, Allah, Allah …”

 “Gözündeki bağ açılırken yanındaydım. Bağından kurtulunca gözlerini ağır ağır açtı. Ameliyatını yapan doktor arkadaş, elini uzatarak bu kaç diye, sordu.”

“Tak, tak, tak, Allah, Allah, Allah …”

 “Hamse (beş), dedi kız, hamse.”

“Tak, tak, tak, Allah, Allah, Allah …”

 “Ağabey, biliyor musun çok sevindi gözlerinin açıldığına. Çünkü düne kadar göremiyordu ama Allah’tan deyip sabrediyordu. Şimdi görebiliyor ve Rabbine şükrediyordu.”

“Tak, tak, tak, Allah, Allah, Allah …”

 “Ağabey, biliyor musun, şu ateşin karşısında ne ateşler söndürüyorsun? Biliyor musun, sen böyle işledikçe Afrika’nın gözü aydın olacak. Hepimizin de gözü aydın olacak.”

“Tak, tak, tak, Allah, Allah, Allah …”

“Tak, tak, tak, Allah, Allah, Allah …”