Üsküdar’da kuşların konmaktan çekindikleri hoş bir camiden, ezan-ı Muhammedî sesi yükseliyor. Düşüyor balık tutan adamların oltası. Balonlar kaçıyor minik parmaklarından çocukların. Vapurlar hiç şaşmadan tamamlıyor seferlerini. Garson yetiştirmeye çalışıyor “insan”a açlığını. Işıklar, rüzgâr, insanların gözleri… Sokaklarda kadınlar ve adamlar kaçışıyor. Çocuklar usul usul göğe bakıyor Meryem’in kucağından.

Nurettin Topçu’nun hareket tanımlamaları yer hizasından gözlere çarpa çarpa ilerliyor. Dinleyelim ne diyor; insanın, vücudun haricinde bir vücuda yükselişini ve sınırlarını aşan bir sonsuzluk şarkısına dönüşebileceğini söylüyor. Hareket… Çok yakından işitilmiyor sesi. Birkaç deli anlıyormuş gibi bakıyor. Şairin dediği gibi: “Bir radyo vardır görünmez/ İnsana geçmiş satırlardan haberler veren/ ve diğerlerinin deli dediği o kimsenin/ Hareket eden bakışları vardır penceresinde.”

Zerrelerin hareketinden gözün gördüğüne kadar harekete kün emrini veriyor Yaradan. Diziliyor yol kenarlarına ağaçlar. Dervişler sakal bırakıyor. Yollarda, güneşleniyor pembe sarı ve morlar. Bir rüzgâr, bir güneş, kim bilir, kimin saçlarında esiyor. İnsan düşünceli. Perdeler sisli. Güneş varlığıyla ısıtıyorken, tezgâhlarda donmuş yüzler, feri kaçmış gözler satılıyor. Alıcısı çok. Birisi uyku büyüsü yapmış olmalı bu şaşkın kadınlara. Kulaklarında, kalabalık yapan midye kabuklarından kalan uğultuyla esiyor rüzgâr. Başka tezgâhların satıcısını, duyamıyorlar. Güneş… Bizi aydınlatmayı bırakma, hatırlayacağız ve döneceğiz yeniden sana.

Yaz gelince ve kar yağınca kışın, kadınlarla çocuklar pencerelere koşuyor. İzlemek için. Görmek için. Dışarıda ya güneş var ya da kar. Kimilerinin penceresi bir apartman boşluğuna bakıyor, kimilerinin ise cennet misali bir bahçeye. Kimileri cennet misali bahçede, adeta bir matem izliyor, kimileri apartman boşluğundan seyrediyor semanın mektebini. Biliyorlar bu yüzden çocuklar, hayatta pencerenin önemini. Bu yüzden ayaklarının üzerine durur durmaz pencereden sarkmaya çalışıyorlar. Kızmayın onlara, kızmayın. Görecekleri şeylere, gözleri bozulmadan bakmak istiyorlar. Çocuklar usul usul göğe bakıyor Meryem’in kucağından.
Pencereler, İnci Küpeli Kızfilminden bir sahneyi hatırlatıyor. Film, bir ressamın hayatı çevresinde ilerliyor. Bir gün, ev hanımına yardım edecek ve ressamın odasının temizliğiyle de ilgilenecek yeni bir yardımcı geliyor köşke. Yardımcı genç, soluk benizli ve zeki bir kız olarak biliniyor. Öğle güneşinin duvarları delip taş evlerden içeriye sızdığı bir vakitte, sıra ressamın çalışma odasını temizlemeye geliyor. Önce oda incelemesi, sonra iş sıralaması yapılıyor. İlk önce üzeri iyice tozlanmış tuvalden başlayacak temizliğe, sonra masa ve sonrasında… pencere. Pencereleri silmeye başlamadan önce evin hanımına giderek bir soru yöneltiyor;
– Efendim, pencereleri de sileyim mi?
– Sil elbette, bunu sormana gerek yok!
– Şey, efendim… pencereleri sildiğimde içeri giren güneş ışığının açısı değişebilir de…
Film burada bitiyor. Bitmiyor, aslında devam ediyor. İzleyici kendi filmini çekmeye başlıyor koltuğunda. Kendi resimlerinin aldığı ışığın açısına ve pencerelerinin tozlarına dikkat çekiyor. Film, resimlerimizin gölge ve tonlamalarına inceden bir atıfta bulunuyor. Pencerelerimiz güneşi ne kadar yansıtıyor?
Dışarıda berrak bir cıvıltı parlıyor çocukların elmacık kemiklerinde. Zerreler, güneşle zikrine yol veriyor. Gözlerimizi kısmamızı sağlıyor, başımızı döndüren “sonlu dünya”ya bakarken. Güneşi sevelim dostlar! Sevelim onu üşütmeden. Pencerelerimizi sevdiğimizi daha iyi yansıtması için temizleyelim. Başkalaşsın tuvalimize düşen renk ve desenler. Ellerimizin rengi değişecekse ancak güneş yanığı olsun, ki çekilmesin darılıp da evlerimizin önünden. Şair Ferruhzad ne güzel söylüyor:

“Bir pencere, bakmaya
Bir pencere, duymaya
Bir pencere yeryüzünün yüreğine ulaşan tıpkı bir kuyu gibi
Tekrarlanan mavi şefkatin enginlerine açılan.

Belki de konuk etmek için güneşi şamdan çiçeklerinin gurbetine
Bir pencere, yeter bana”

Pencereler, pencereler…
Güneş kabrinden “Bismillah”la çıkıyor. Bediüzzaman Hazretlerinin tefekkür kalemiyle açılıyor otuz üç penceremiz. Bu ne güzel bir seyahat treni, tam otuz üç pencereli. Otuz üç pencereden tek bir güneş sızıyor. Camları temiz, güneşi kendine has parlaklığıyla nasıl da gösteriyor.
Hazreti Üstâd, pencerelerimizi güneşe doğru açıyor.

Kim binmez bu trene. Yollar uğultulu. Aradan bir ses yükseliyor: “Güneşe davet var!” Koşuyor, koşuyor… Kirpiklerinde çiğ damlası donanlar. Kalbi donduğundan, nefes alamayanlar.
Bir sesle başlıyor güneş ısıtmaya; bu ses miftah, bu ses hüsn-ü hatîme oluyor: “Şu kâinatın lambası olan güneş, kâinat Sâniinin vücuduna ve vahdaniyetine güneş gibi parlak ve nurani bir penceredir.”
Güneş… Bizi karanlıkta bırakma, hatırlayacağız ve döneceğiz yeniden sana.