Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alparslan liderliğinde 1071 yılından itibaren Anadolu’ya yerleşmeye başlayan atalarımız, 1081’e kadar Ege ve Marmara kıyılarına ulaştılar. Geniş bozkırlarla kaplı Orta Asya’dan gelip Anadolu’yu vatan edindiklerinde, başlangıçta ufukta güneş ve gökyüzü ile birleşen coşkun ve hırçındenizi biraz ürkütücü ve şaşkınlık verici bulmuşlarsa da kısa sürede ona dostluk elini uzatarak, mavi sularda kendilerine yer edinmeye başladılar.

Anadolu’nun tam manasıyla Türk yurdu olmasıyla başlayan Türk denizcilik geleneği, zamanla gelişerek 16. asırda zirve noktasına ulaşmıştır. Milletimizin tarihte güçlü bir imparatorluk kurması ve uzun ömürlü oluşunda denizlerdeki üstünlüğü en önemli amillerden biri olmuştur.

  1. asrın başlarından itibaren denizlerde elde edilen bu üstünlük, sadece silah gücüyle değil, denizcilik ilmi (Piri Reis, Seydi Ali Reis bugün dahi ilim dünyasını hayrete düşüren eserler ortaya koymuşlardır) ve deniz ticaretinin de öne çıkmasıyla oluşmuştur. Ulaşılan bu güç, Osmanlı Devleti’ni gerek siyasî ve gerekse ekonomik alanlarda döneminin diğer devletlerinden çok daha üstün bir seviyeye taşıyarak, topraklarının üç kıtaya yayılıp Akdeniz, Karadeniz, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu gibi denizlerle birbirine bağlanmasını gerçekleştirmiştir.1

Osmanlı Donanması’nın merkezi üssü İstanbul’daki Tersane-i Âmire’ydi. Fatih Sultan Mehmet’in Kaptan-ı Deryâ Hamza Paşa’yı görevlendirmesi üzerine 1455’te kurulan tersanede, gemi inşasıyla birlikte, tersaneden denize gemi indirme, donanmanın sefere uğurlanışı ve karşılanışında, bütün devlet erkânı hazır olmuştur. Bu törenlerde bizzat padişahın da bulunması, cömertçe dağıtılan hil’at ve atiyyeler, tersane içindeki “Divanhâne” binasının yerli ve yabancı devlet adamlarına tahsis edilmesi gibi merasimler, devletin denizciliğin gelişmesine ne kadar ehemmiyet verdiğinin göstergesi olmuştur. Devletin iflasa sürüklendiği dönemlerde bile (bilhassa Sultan Abdülaziz zamanı) devam ettirilen bazı merasimlerin taviz verilmeden uygulanması, hatta yenilerin ihdas edilmesindeki gayenin; fertlerin müşterek hissiyatlar etrafında kenetlenmesini sağlayarak millet olma duygusunun aşılanması olduğu söylenebilir.

Yukarıda konu edilen merasimler arasında ayrıca Allah’tan yardım ve zafer dileyen dualar ve ziyaretlerin oluşturduğu dinî merasimler de, asırlarca devam ettirilen köklü bir anane olarak donanma tarihinin sayfalarında mühim bir yer tutar.

Tersane-i Âmire’de yapımı tamamlanan gemilerin, padişahların da hazır bulunduğu “tenzil” adı verilen denize indirme merasimlerinde, dualar, Fatihalar okunur, kurbanlar kesilirdi. II. Mahmut zamanında Nusretiye kalyonunun 26 Mayıs’ta yapılan tenzil merasiminde, kurbanlar kesilmiş, Fatihalarla birlikte dualar okunmuştur. Merasimin sonunda ise, gemiye isim verilirdi. Merasimden önce padişaha beş-on isim sunulur, o da içlerinden birini seçerek o ismi koyardı. İsimler gemilerin “Mevcud ve Na-Mevcud Esâmî Defteri”nden seçilirdi. Bazen de defterdeki isimlerden başkası konulabiliyordu.

İlk dönemlerde kadırga ve kalyonlar, reislerinin isimleriyle anılır ve kayıt tutulurdu.18. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı tersanelerinde yapılan kalyonlara “en güçlü” sıfatına uygun isimler konulurken, bu yüzyılın ortalarına doğru ise hamasi manalar ifade eden (Berid-i Zafer, Feth-i Zafer, Serheng-i Nusret, Rehber-i Nusret, Melike-i Bahr, Seyyâd-ı Bahrîgibi) terkipli isimler kullanılmaya başlanmışdı. Yine bu dönemde Allah’tan yardım ve zafer dileme mahiyetindeki Feyz-i Hüdâ, Fethu’l-Fettah, Nusret-i Yezdân, Avnullâhgibi isimlerin verilmesi yaygın hale gelmiştir.2

Tersanede çalışan personelin ibadetlerini yerine getirmelerine son derece dikkat edilirdi. Cuma namazı ile birlikte diğer vakit namazları, 1707 yılında hizmete sokulan, tersanenin en büyük camisi, Çorlulu Ali Paşa Camii’nde kılınırdı. Cuma günü Müslümanlar, pazar günü ise Hristiyanlar için tatil olup mecburi bir durum ortaya çıkmadıkça, hepsinin dinî görevlerini rahatlıkla yerine getirmeleri temin edilirdi.

Sefere Çıkarken Yapılan Hazırlıklar

Osmanlı Donanması’nda seferlere hazırlık, kış aylarında başlardı. Donanma sefer zamanı yaklaştığında, tersaneden hareket etmesiyle Beşiktaş’a gelir ve orada bir veya birkaç gün kalıp bazen aynı gün, Karadeniz ve Akdeniz’den hangi tarafa gidecekse oraya doğru hareket ederdi.3

Osmanlı Donanması seferlere çıkmadan önce donanmanın selameti için Eyüp Sultan Hazretleri’nin türbesi ziyaret edilir, Buhârî-i Şerif ve Neccâri-i Şerif okunurdu. Meşhur altı hadis kitabının birincisi Buhârî-i Şerif, hangi niyetle okunup bitirilirse o niyetin gerçekleşeceği yönünde bir inanç vardı. Ayrıca geminin batmaması ve zaferle geri dönmesi maksadı da vardı.

Donanmanın sefere çıktıktan sonraki ilk uğrak yeri Gelibolu’ydu. Su, peksimet ve diğer gıda maddeleri ikmali yapıldıktan sonra Akdeniz’e ilerleyen gemilerin seyir jurnallerinin* başında, önünden geçerken bir adet top atışı yapılarak selamlanması gereken kabirlerin ismi yazılıdır. Akdeniz’e açıldıktan sonra da, bu âdet devam etmiştir. Akdeniz’e kıyısı bulunan önemli kabirler de mutlaka selâmlanırdı. Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna ve gelişmesine hizmeti geçen şahısların kabirleri önünden geçen gemilerden her biri için, ayrı ayrı top atışı yapıldıktan sonra mürettebat toplanıp dua ederlerdi. Mir’at-i Zafer gemisinin jurnalindeki bilgilere bakıldığında sırasıyla; Gelibolu’da metfun Yazıcızâde Mehmet Efendi, kardeşi Yazıcızâde Ahmet Bîcan Efendi’nin kabirleri daha sonraları ise Akbaş Baba, Nâra burnundaki Nâra Baba ve Çanakkale Havuzlar önünde Saka Baba selamlanır ve dualar edilirdi. Cezayir’e gelindiğinde Veli Baba hazretleri için de aynı selamlama yapılırdı.

Pirî Reis zamanında başlatılan bir gelenek de, seferde her türlü belânın def’i için gemi adedince Mushaf-ı Şerif bir sargı içine konarak kenarları dikilirdi. Balmumuna batırıldıktan sonra kılınan iki rekat namaz sonrası Fatiha suresi okunarak gemilerin en yüksek yeri olan grandi direğinin tepesine çekilirdi. Bununla birlikte gemilerde bulunan saltanat sancaklarının alemlerindeki özel yere, sefer öncesi gümüş muhafaza içinde birer küçük Mushaf-ı Şerif takılması âdetti. Bu minik Mushaflar, “Sancak Mushafı” veya “Sancak Kur’an’ı” olarak adlandırılmıştır. Gerileme döneminde padişahların seferlere katılmaması sebebiyle, sancak kullanmadaki azalmadan dolayı sancak Kur’an’ı da, daha az yazılır olmuştur. Günümüzde mevcut olanların çoğu, 16. ve 17. yüzyıllara aittir.4

Padişahın sefer izniyle birlikte Beşiktaş’ta duran donanma, Mızıka-yı Humâyûn’un çaldığı “Ey gaziler yol göründü…”veya “Sivastopol önünde yatan gemiler…”gibi veda havaları eşliğinde, Boğaziçi’nden geçer, bu sırada sahil kenarlarına toplanan ahali, ellerini açarak dualar eder, evlerinin damlarından, köşklerden bayraklar, mendiller sallardı. 21 pare top atışıyla padişah-ı rûy-i zemin ve İstanbul halkı son defa selamlanarak, Ahırkapı önlerinde mürettebat yerlerini alır, “Yelken Alesta Arma!”(Yelkenleri açmaya hazır olun!) nidasıyla, yeni bir sefere yelken açardı.

Seyahat esnasında gemilerde vazifeli tabip, eczacı, mühendis, tercüman, zâbitân ve memur neferler yanında imamlar da bulunurdu. İlk defa III. Selim döneminde çıkarılan bir kanunname ile görevlendirilen imamlar, vakit namazlarını kıldırmaları yanında askere dua ettirir, dinî, ahlâkî bilgiler vererek maneviyatlarının yüksek tutulmasına gayret gösterirdi. II. Abdülhamit’in kendi döneminde “Her hal ve mehalde farz ibadetlerin hüsn-i îfâsına dikkat ve riayet lâzime-i İslâmiye ve insaniye olduğundan, umum gemi mürettebatının beş vakitte farz namazlarını cemaatle îfâ eylemelerine dikkat olunacaktır”şeklinde bir tebligat gönderilmiştir. Buna göre, bütün mürettebatın namazlarını toplu olarak kılmaları ve ardından Zafer Duası’nı okumaları hususundaki hassasiyet vurgulanmış, bunun için de bahriyede imamların sayısı artırılmıştır.5

Gemi imamları, her sabah ezanından bir saat evvel uyanarak abdest alıp hazırlıklarını yaparken gür sesli bir er, pruva çanaklığına çıkarak ezan okurdu. Hava müsait ise namaz güvertede, değilse top ambarında kılınırdı. Kıble istikametinin bozulmaması için seyir subayları namaz sonuna kadar rotayı değiştirmezlerdi.

Osmanlı Bahriyesi’nde vazife yapan Müslüman mürettebatın yanı sıra Hristiyanların da dinî vecibelerini yerine getirmeleri maksadıyla (zaman zaman geri dönmeseler bile) gemiden ayrılarak kiliseye gitmelerine izin verilmiştir. Hristiyan teb’adan bahriyeye asker alma işlemi ilk defa Tanzimat Fermanı sonrası, 1845 senesinde yapılmıştır. Daha sonraları gemilere devamlı bir papaz tayini gündeme getirilmiş ise de, o dönemde artan milliyetçi hareketler ve siyasî baskılar sebebiyle, Meşihât tarafından şer’an uygun olmadığı gerekçesiyle buna izin verilmemiştir.

Gemilerde günlük hayat, sabahın ilk ışıklarıyla başlardı. Temizlik, yapılan ilk işti. Güneşin batışına kadarki zamanda, sırasıyla top ve tüfekle atış, kılıç, rampa gibi talimler yapılırdı. Askerler talim sonrası vakitlerini, okuyup yazmaya ve akâid-i diniyeyi öğrenmeye ayırırlardı. Özellikle gemilerde vazifelendirilen imamlar, personelin eğitiminde ve dinî bilgilerinin artırılmasında mühim bir rol oynardı. Personel, Nuh tufanında müminlerin kurtuluşuna vesile olduğu için gemilerde abdestsiz dolaşmazlardı. Farkında olmadan dahi çer-çöp atmak günah sayılırdı. Gurup vaktinden sonra, sancakların aşağı indirilip personelin yoklama için toplanması ve “Padişahım çok yaşa!”duasının yapılması âdettendi.6

Bayram ve Kandil Kutlamaları

Tersane-i Âmire’de tenzil, donanmanın seferden gidiş ve dönüşü gibi önemli, geniş katılımlı merasimlerin yanında, sık sık yapılan ve diğerlerine göre daha sade olan merasimler de vardı. Bunlar senede bir defa kutlanan Ramazan, Kurban bayramları, Regaip, Berat, Miraç ve Mevlit kandilleriydi. Kutlamalar, Divanhane’nin önünde, arife günü ikindi vaktinde top atışlarıyla başlayıp bayram süresince devam ederdi. Top atışları adeta bayramlarla bütünleşmişti. Her beş vakitte 21 pare atış yapılır, eğer donanma yabancı bir ülkede ise, bayramın ilk günü sabah alay sancakları çekilir, top atışları sadece ikindi vakti yapılırdı.

Kadir gecesinde bütün gemilerin arma, seren ve bordoları, fenerler ile donatılırdı. Padişahın bir kayıkla camiye gitmesi durumunda, Donanma-yı Hümâyûn’un seren ve küpeştesinden havaî fişekler atılarak “Padişahım çok yaşa!”duasıyla 21 pare top atışı yapılırdı.

Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) dünyaya geldiği Rebi’ül-evvel ayının on ikinci günü Mevlit Kandilinde, seher vakti Sultanahmet Camii’nde mevlit okutulması âdeti asırlar boyunca devam etmiştir. Mevlit okutulacağı gün yapılacak merasim, önceden devlet erkânına bildirilir, onların da katılımıyla gerçekleştirilirdi. Padişah, Şeyh’ül İslâm ve devlet ricâlinin katıldığı bu dinî merasim, aynı akşam Bahriye Mektebi ve Tersane-i Âmire’de de yapılırdı. Bütün gemilerin armaları, sancak ve iskeleleri birer sıra fenerle süslenir, o gün akşamdan ertesi gün ikindiye kadar beş vakit top atışı yapılırdı. O akşam Mevlid-i şerif okunmasının ardından Tersane-i Âmire kışlasındaki neferlere pilav ve zerde ikram edilirdi. Mevlidin en sonunda padişahın gönderdiği on binlerce külah mevlit şekeri bahriye erlerine dağıtılırdı.

Bahriye personeline bayramdan birkaç gün evvel, genellikle bir maaş ikramiye verilmesi âdettendi. Bu ikramiyeye, sadece İstanbul’da veya karada vazife yapan bahriye personeli değil, devletin muhtelif sahillerinde bulunan tersane veya gemilerin personeli de dâhildi. II. Abdülhamit döneminde ise ilk defa Kurban Bayramında birer kurbanlık hayvan dağıtılmaya başlanmıştır. Muharrem ayının girmesiyle birlikte Bahriye Mektebi’nde de aşure dağıtılırdı.7

Osmanlı toplumu, her sahada olduğu gibi denizcilikte de kendi ananelerini korumakla beraber, manevi değerlerine sahip çıkmayı da asla ihmal etmemiştir. Donanmamızın neredeyse unutulmaya yüz tutan anane ve dinî merasimlerinin hatırlanması, köklü bir geleneğe ve muhteşem bir mâziye sahip olan ordumuzun, milletimizin öz değerleriyle buluşmasına ve bu güzel değerleri tekrar yaşatmasına vesile olabilir.

*Gemilerde olayların kaydedildiği resmi defterlerdir.  Osmanlı donanmasında seyir defteri tutma usulüne ilk defa 1796 yılında geçilmiştir.

Kaynaklar

1.Ali İhsan Gencer,Türk Denizcilik Tarihi Araştırmaları,Türk Denizciler Sendikası Eğitim Dizisi-2, İstanbul, 1986, s. 11.

2.Şakir Batmaz,Bilinmeyen Yönleriyle Osmanlı Bahriyesi,Yitik Hazine Yayınları, İstanbul, 2010, ss. 21–23, 24.

  1. İ. Hakkı Uzunçarşılı,Merkez ve Bahriye Teşkilatı,s. 440.
  2. Müge Kılıçkaya,İstanbul Deniz Müzesi Osmanlı Dönemi Sancakları, İ.T.Ü Sosyal Bilimler Enstitüsü YLS Tezi, İstanbul, 2007, s. 5.
  3. Mustafa Birol Ülker, Osmanlıdan Cumhuriyete Askeri İmamlar, Tarih ve Medeniyet, Nisan 1999, s. 61.
  4. Kadir Özköse,Anadolu’nun Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında Tasavvufi Zümre ve Akımların Rolü, C. Üniv. İlahiyat Fk. Dergisi, C.7/1, s. 268.
  5. Şakir Batmaz,Bilinmeyen Yönleriyle Osmanlı Bahriyesi,Yitik Hazine Yayınları, İstanbul, 2010, s. 51–55.

 

Paylaş
Önceki İçerikGüneş
Sonraki İçerikHacamat-1