İnsanoğlu sınırlı aklı ve ilmi ile bazı şeyleri asla bilemez, mesela kıyametin ne zaman kopacağını, Kur’ân-ı Kerim’in de belirttiği diğer bilinemeyecek beş husus (mugayyebat-ı hamse) gibi, hiçbir zaman bilemeyecektir. Kimi hâdiseler ise mevcut ilmimizin sınırları içinde olup biraz düşünüp tefekkür edildiğinde bilinebilir. Bazı hâdiseleri ise hâlen sahip olduğumuz bilgi ve teknoloji seviyesiyle bilemesek bile, ileride bilmemiz mümkün olabilir. İklim ve çevre şartlarındaki değişikliklere tesir eden parametreleri tespit edilip kayıt altına alabildiğimiz nispette, tahminlerde bulunarak bazı şeyleri kısmen bilebiliriz. Ağaçların çiçek açması, uydu fotoğraflarından istifade ederek kasırgaların yaklaşık rotası gibi bazı hadiseler tahmin edilebilir. Büyük kıyamet gibi olmasa da küçük kıyametler diyebileceğimiz zelzele gibi hadiseler de şimdilik kesin olarak zamanı bilinemeyecek türden afetlerdendir.

Kayalardaki gerilimleri ve plastisiteleri ölçerek, fayların mikro hareketlerini takip ederek, ileride bir zelzele olacağı ihtimalini söylemek; hele Türkiye gibi aktif tektonik kıta levhalarının arasına sıkışmış bir ülkede çok zor değildir. Türkiye’de her zaman zelzele olabileceğini söylemek mümkündür. Ancak kesin zamanını ve yerini bilmek mümkün değildir. Sismograflar ve benzeri jeolojik araçlarla gerilme, sıkışma ve titreşimler ölçülebilse bile hangi plakanın ne zaman ve ne şiddette kırılacağı söylenemez. Jeoloji ilminin tespitleri çerçevesinde belirlediğimiz maddî sebepler, Allah’ın (celle celaluhu) icraatına sadece birer perdedir. Zelzelenin gerçek zaman ve yeri ancak bütün yer kabuğunu hareket ettirecek kudrete ve ilme sahip Allah’ın (celle celaluhu) bilgisinde ve takdirindedir. Bu durumda bize verilen sınırlı akıl ve ilimle, yeryüzünde halife kılınmamızın avantajını kullanarak, eşyadaki tasarruf hakkımızı kullanarak, binalarımızı sağlam zeminlere, az katlı ve sağlam inşaat teknikleriyle yapma dışında bir şansımız yoktur, denilebilir. Zaten bunu yaparsak, muhtemel bir zelzelenin vereceği hasarı, asgari seviyeye indirmiş oluruz.

Bununla beraber, son zamanlarda bazı hayvanların gerek kendilerine verilmiş hususi duyu organlarının özelliği, gerekse mahiyetini tam bilemediğimiz bazı hisleriyle zelzeleyi önceden bildikleri konusunda müşahedeler ve laboratuvar çalışmaları artmıştır. Aslında atalarımızın bu konuda uzun yıllara dayalı gözlem ve tespitleri mevcuttur, fakat bunların hiçbiri kesin bir delil olarak, ilmî ölçülerde ortaya konulamamıştır. Hadiseye objektif bir gözle baktığımızda, yapılan tespitler tamamen alâkasız ve asılsız olmamakla beraber zaman, mekan ve sarsıntının büyüklüğü konusunda hiçbir zaman, bir kesinlikten bahsedilemez.

Zelzele öncesi köpek, kedi, inek, tavuk, tavşan gibi birçok evcil hayvanın ve böcek, kuş ve çeşitli deniz hayvanlarının sıradışı davranışlara ait çok sayıda tespit, kaynaklara girmiştir. Ancak bunların sebebi her zaman zelzele olmayıp bazen hayvanın aç olması, rakipleriyle sürtüşmesi veya başka olumsuz şartlardan kaynaklanan durumlar olabilmektedir.

Karıncalar ve Yılanlar

Zelzele konusunda en çok dikkat çeken hayvanlar karıncalar ve yılanlardır. Anatomik ve fizyolojik yapılarındaki özellikler sebebiyle bunlar üzerinde biraz daha fazla durulabilir. Zira her iki türün de havadan gelen seslere karşı bir sağırlıkları olsa da yeryüzünün derinliklerinden gelen ses, elektromanyetik radyasyon veya gaz sızıntılarına karşı bazı hassasiyetlerinin olabileceğini düşündüren deliller vardır.

Kur’an-ı Kerim’de bizzat karıncanın adıyla (Neml)anılan surede, Hz. Süleyman aleyhisselamın ordularının gelişini karıncaların uzaktan tespit etmesi ve ezilmemeleri için hemcinslerini uyarması, atların ayak vuruşlarının zeminde hâsıl ettiği titreşimleri algılaması sebebini akla getirmektedir.

Zelzele öncesi karınca sayısında büyük bir artış oluşmuşsa, yuvalarını terk ederek, ateş üzerinde yürür gibi farklı bir yürüyüş sergiliyorlarsa, zincirler teşkil ediyor veya kümeler hâlinde toplanıyorlarsa, bu kümelerde zahiri bir sebep olmadan ölen karınca sayısında bir artış görülüyorsa, onların davranışlarını ciddi şekilde takip etmek faydalı olabilir.

Elektronik Haberleşme Merkezi Gibi Bir Vücut

Karınca minicik vücuduna rağmen sanki tam teşekküllü bir sinyal toplama ve değerlendirme merkezi gibi, çok çeşitli duyu organlarına sahiptir. Çok sayıda minikmercekli yan gözlerle beraber, başlarının üstünde de ışığın şiddetini ve polarizasyonu fark etmelerini sağlayan, üç küçük göz bulunur. Gözleriyle 180 derecelik bir çevreyi görürler.Ortamdaki her türlü kimyevî maddeyi fark etmelerini sağlayan; dirsek şeklinde, kıvrık bir çift antenleri, onların hayatında görmeden çok daha önemli bir rol oynayan; tatma, koklama ve nem algılamaya ait alıcı hücrelerle donatılmıştır. Bazı türlerin ise tamamen bu antenlere dayanan bir algı sistemi sebebiyle gözleri kör gibidir.

Bizim gözümüzde bir mercek varken çöl karıncalarında bin kadar mercek parçası vardır. Zürih Üniversitesinden Rüdiger Wehner ve arkadaşları; karıncanın her bir gözünde, gökyüzünün farklı noktalarından gelen morötesi spektrumdaki polarize ışığı algılayan, 80 merceğin bulunduğunu tespit ettiler. Bu mercekler dizilirken birisi 180, diğeri ise 270 dereceye ayarlı olarak arka arkaya yerleştirilmiştir. Güneşi göremeseler bile gözlerindeki hususi hücreler sayesinde yerini tespit edip pusula yönünü ve kat edilen uzaklığı bulurlar.

Hassas Duyu Kılları

Karıncanın vücudunu zırh gibi saran, kitinden yapılmış derisi üzerinde çeşitli bölgelerdeki özel duyu kıllarının hassasiyeti akılları durduracak derecededir. (1. Şekil). Bu duyu kıllarının özellikle antenler üzerinde ve bacakların alt kısımlarında yer alanları, en hassas olanlarıdır. Her bir kıl, deriye hassas bir eklemle bağlanır ve en küçük bir titreşimle yerinden oynar. Bu kılın altındaki duyu hücresi bir sinir lifi ile bağlantılıdır ve duyu kılının en küçük titreşimi bile bir kimyevî değişim sinyalinin ortaya çıkmasına sebep olur ve karınca bunu “hissetmiş” olur. Bu kılların bazıları ses dalgaları ile hareket ettirilebilir. Bu kıllar bazı bölgelerde gruplar halindedir (2. Şekil).Karıncaların başındaki kompleks duyu organlarıyla, milyonlarca, hatta daha fazla kimyevî ve ışık sinyalini yakalaması, ağzının altındaki ve bacaklarındaki hassas kılların ilettiği sinyaller, 500.000 sinir hücresi ihtiva eden beyinlerinde birlikte değerlendirildiğinde, muhtemelen zelzeleyi önceden tespit etmelerini mümkün kılmaktadır.

Duisburg-Essen Üniversitesinden Gabriela Berberich başkanlığındaki bir ekibin 2009–2012 arasında yürüttüğü çalışmada, Almanya’nın en büyük ve en aktif bazı deprem hatları boyunca, 15.000’den fazla kırmızı orman karıncası yuvasında araştırma yaptılar. Gece-gündüz karıncaların hareketleri video kameralarıyla takip edilip özel bir yazılıma işlenerek, normal davranış kalıplarından sapmaları takip edildi. Sonunda enteresan neticeler elde eden ekibe göre karıncalar günlük rutin işleri için aktif olarak dolaşmaktalar, gece ise yuvalarına girerek dinlenmektelerdi. Ancak zelzeleden hemen önce, yuvalarına girmemekte ve bütün geceyi dışarıda geçirmekteydiler. Zelzele bittikten sonra ise rahatlayarak tekrar normal hayatlarına geri dönmektelerdi. Daha enteresan olanı ise 2.0 büyüklüğünün altındaki küçük titreşimlerde hareketlerini değiştirmiyorlardı.

Berberich’e göre, Kırmızı Orman Karıncaları (Formica pratensis ve F. polyctena), antenlerindeki karbondioksit algılayıcı kemoreseptör hücreleriyle gaz emisyonlarındaki değişmeleri veya sahip oldukları duyu kıllarının bazılarındaki magnetoreceptörleriyle dünyanın manyetik alanındaki küçük değişiklikleri tespit edebilirler. Ayrıca, muhtemelen, kısa süreli termal değişikliklere veya radyoaktiviteye bile cevap verebilecek duyu organlarının olduğu düşünülmektedir.

Elsiz ve Ayaksız, ama Hassas

Hayvanların zelzeleye karşı tavırları Çin’de çok ilgi çeken bir konu olup bu konuda anketler ve araştırmalar yapılmaktadır. 1971’den beri gözlemciler tarafından bildirilen alışılmadık olayları ve anormal davranışları değerlendirmek için yüksek sismik aktivitelerin çeşitli bölgelerinde, deney istasyonları ağı oluşturulmuştur. Çin’deki nüfusun büyük bir yüzdesi tarım alanlarında yaşamaktadır. Çinliler hayvanlarla yakın bir münasebet hâlinde olup onları daha kolay gözlemleyebilirler. Özellikle zelzeleden önceki 24 saat içinde, bazı hayvan türlerinde, normaldışı davranışların çok fazla olduğu görülmüştür. Büyük depremlerde; sıçanlar, balıklar ve yılanlarda gözlenen davranışların, üç gün öncesinden başlayarak, birkaç saat, hatta birkaç dakika öncesine kadar devam ettiği tespit edilmiştir.

Burada enteresan olan husus, Aralık 1974 tarinden itibaren iki ay süresince, alışılmadık bir şekilde, yılanların intihar eder gibi, kış uykusundan çıkarak karların üzerinde biraz gezdikten sonra donmaları ve sıçanların da gruplar halinde aniden ortalıkta dolaşmaya başlamasıydı. Bu anormal olayı değerlendiren uzmanlar erken bir tarihte büyük bir zelzele olacağını söylediler ve gerçekten Şubat 1975’te, Haicheng depremi meydana geldi.

Önce bir dizi, nispeten küçük zelzele görüldü, daha sonraki ayda olağandışı binlerce hayvan davranışı rapor edildi. Yılanlar karların altından çıkmaya devam etti, inek, at, domuz ve köpek gibi daha büyük hayvanlar huzursuz davranışlar sergiledi. Nihayetinde 4 Şubat 1975’te Çin’in kuzey doğusundaki Liaoning Eyaleti’ne bağlı, Haicheng şehrinde, 7.3 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Yapılan geniş yayılımlı hayvan gözlemleri sebebiyle, insanlar önceden uyarıldığı için bu kadar büyük bir zelzeleden, beklenenden çok daha az yaralıyla kurtulmuş oldular. Sadece günler önce bir milyon kişiyle Haicheng kentinin tahliye edilmesini emreden yetkililere itaat edildi. Nüfusun yalnızca küçük bir kısmı yaralandı ve bin kadar insan öldü. Şehrin tahliye edilmemesi durumunda ise, ölümlerin ve yaralanmaların 150.000’i aşması beklenmekteydi. Haicheng zelzelesinin, tarihte başarıyla tahmin edilen tek büyük zelzele olduğu düşünülmektedir.

NASA’da çalışan jeofizikçi Friedmann Freund, tektonik kıta kabuğunun muazzam bir basınçla sıkıştırdığı kayaların, zelzele öncesinde çevrelerine elektrik yüklü parçacıklar saldığını ispatladıklarını söylemektedir. Yeryüzüne kadar çıkan bu parçacıklar, hava veya su ile karşılaşınca reaksiyona girerek yeni moleküllerin oluşumuna sebep olmakta, meselâ suya karışınca hidrojen peroksit meydana gelebilmektedir. Bu kimyevî değişimin, göl suyundaki organik çökeltiye tesir ederek suda yaşayan hayvanlara karşı zehirli maddeler meydana getirebileceği düşünülmektedir.

Özellikle su yılanlarının ve kurbağaların anormal hareketleri konusundaki destekleyici gözlemler olsa da henüz bu durum ispatlanmamıştır. Ancak kurbağaların ve yılanların zelzele öncesi hareketleri hususunda çok fazla kayıt vardır.

Yılanlar titreşimleri ve kızılötesi radyasyonu algılar, belki bu duyular, güçlü bir depremden önce, o bölgede elektromanyetik alanda çıkabilen zayıf şok dalgalarını veya değişiklikleri tespit etmelerine yardımcı olur. Fizikçi Friedemann T. Freund, 1993 yılında, gerginlik altındaki kayaların kızılötesi radyasyon yaymakta olduğunu gösterdi. Kızılötesi anormallikler, Hindistan’da (Bhuj) 21 Ocak 2001 tarihindeki 7.9 büyüklüğündeki zelzeleden önce NASA Terra uydusu tarafından kaydedilmiştir. Özellikle gece avlanan ve avlarını vücut sıcaklığından görüntüleyen bir termal kameraya sahip olan yılanların zelzele öncesi biriken kızılötesi stres radyasyonunu fark ettikleri düşünülmektedir. Bu kızılötesi termal kamera organı, yılanın burnu ile gözleri arasındaki bir çukurluk içinde bulunmaktadır.

Eskiden yüksek seslere tepki vermedikleri için yılanların hiç duyamadıkları düşünülürdü. Zaten yılanların dış kulakları olmadığı ve orta kulakta tek bir kemik (columella aurii)bulunduğu için havadan gelen sesleri toplayamadıkları düşünülürdü. Ancak iç kulakları olduğu için bir şekilde gelen titreşimleri değerlendirmesi gerekir. Nitekim Princeton’da yapılan bir araştırma, çok keskin bir duyma kabiliyetleri olduğunu gösterdi. Voltmetrelere bağlanarak sinirlerde yapılan ölçümlerde, havadan gelen titreşimlerin çene kemikleri yoluyla iç kulağa ulaştığı ve beyinlerinde bir tesir icra ettiği görüldü. Görünüşe göre, yılanların duyma kabiliyetleri, daha büyük hayvanların hareketlerinin çıkardığı seslere ve titreşimlere ayarlıydı.

Araştırmalar ilerledikçeyılanların ses basıncı veya ses kaynaklı mekanik titreşimler yoluyla ses tespit ettikleri kabul edilmeye başlandı.Kafa sinirleri ve beyin saplarının elektriksel cevaplarını ölçerek yapılan ses deneylerinde, yılanların çok yüksek frekansla gelen sesi duyabildiğini keşfetti. İnsanların duyduğu en hafif seslerden 10.000 kat daha hafif sesleri algıladıkları gösterildi. Ancak sesler yılanın titreşime duyarlı iç kulağına nasıl iletiliyordu? Düşük frekanslı sesler, katı malzemelerle etkin bir şekilde taşınırken ekip, ses titreşimlerinin yerden yılanın vücuduna iletilip iletilmediğini merak etti.

Çalışmalar devam ettiğinde, kafatası titreşimlerinin hayvanların algıladığı minimum mekanik titreşimlerin yoğunluğuyla aynı olduğunu ve yılanların ses basıncına tepki vermek yerine, doğrudan havadan iskelete gelen titreşimlere tepki verdiği anlaşıldı. Hiçbir şekilde bir yılanın havadan gelen sesleri duyabilmesi söz konusu değildir. Ancak sesi, bize yabancı bir şekilde algılayabilirler. Yılanlar, yalnızca bizim ses olarak algıladığımız şeyleri duymazlar, onların bütün vücudu titreşimleri almaya yönelik bir organ gibi davranır ve beyinleri bu titreşimleri, ses gibi algılayabilir. Büyük ihtimalle yere temas eden keratin pullarının bağlandığı kaburga kemikleri ve omurlarının bu iletimde rol aldığı düşünülebilir.

Araştırmalar ilerledikçe, başka hangi hayvanların, hangi hikmetlerle donatıldığını ve harikulade sanat eserleri olarak yaratıldığını görebileceğiz. Çok basit gördüğümüz böcek gibi canlıların, Allah’ın (celle celaluhu) binbir hikmetle yarattığı muhteşem yaratıklar oluşu, herhalde tefekkür dünyamızda bazı yeni açılımlara sebep olabilir.